| Günün Öne Çıkan Tefekkür Yazısı |
|---|
|
İhlâsı besleyen dinamikler; Tefekkür, Rabıta-i mevt, Cemaat
İnsanın yaptığı hizmetler karşısında maddi-manevi, şöyle ya da böyle hiçbir beklentiye girmediğinin ölçüsü nedir, bu nasıl sağlanabilir? Bu bir esastır. Geriden başlayayım, hatta sizin sözünüzde gaye sayılabilecek noktadan başlayalım. Bu bir esastır. İnsan halis olmalı; maddi herhangi bir beklentiye girmeden... Yani şahısları adına, ruhları adına, bedenleri adına, aile fertleri adına, çolukları çocukları adına, hatta mensup oldukları grup adına herhangi bir beklentiye girmeden hizmet etme meselesi... Bu halisanedir . Bir de o tabiri kullanmamışlar ama ben dil kaidelerine muhalefet ederek kullanacağım; bir de ahlasane bir tavır vardır. Daha engince bir ihlas anlayışı içinde o insanın manevi füyuzat hislerini dahi ihtiva eder, içerir. Yani aynı zamanda insan öyle beklentiye girmemesi lazım ki, beklentilerinin arasında cennet de olmamalı. Ben Allah'ın rıdvanına bir şey demeyeceğim; çünkü o gaye-i hayaldir . Allah hoşnut olsun meselesi... O esastır. Her şey o istikamette planlanmalı. Allah rızası atkı yapılmalı ve işlenilecek veya bir kaneviçe yapılmalı, işlenilecek her şey o rızaya göre bir dantela gibi işlenmeli. Bunun dışında cennete girmek, orada kasırlarda ferah feza dolaşmak, köşkleri olmak... Bence iyi bir mümin için, daha halis bir mümin için bu beklentiler bile olmamalı ki Üstat bu kutbun temsilcisi olarak; " Maddi manevi füyuzat hislerinden fedakarlıkta bulunmak suretiyle... " diyor. Yani ve daha o ilk yıllarda: " Gözümde ne cennet sevdası ne cehennem korkusu... Milletimin imanını selamette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. " Hasbilik içinde gerçek hilleti sergileme... Yani madem Hazreti İbrahim'in yoluna girmişsin, O'na intisap etmişsin... Allah yolunda oğlunun çenesine bıçak çaldı mı, çalmadı mı? Mancınığa yükledikleri zaman gözünü kırpmadan ateşe atılırken meleğin o mevzudaki tavsiyelerine dair kulağını tıkadı mı, tıkamadı mı? "Hasbünallah, bu bana yeter" dedi mi, demedi mi? Madem böyle bir insanın mesleğine iktida etmişsin ve bunca insana da "Mesleğimiz hillettir" demişsin... Allah'a dost olma mesleği... Ve o bir yerde mahbubiyetin en önemli bir fakültesi ise veya mahbubiyet ancak o hilletin bağrında gelişiyorsa... Burada bu iki yaklaşım Muhyiddin İbn Arabi, İmam-ı Rabbani Hazretlerine göre "Hillet mi büyük, yoksa mahbubiyet mi büyük?" meselesi açısından ben öyle karmaşık, herkesin anlayamayacağı bir şeye girdim. Fakat öyle de olsa, öyle de olsa yani biri biriyle çok alakalı hususlar. O zaman çok rahat olmak lazım bu mevzuda; diyeceksin yani, gerçekten "Gözümde ne cennet sevdası ne cehennem korkusu" diyebileceksin. "Maddi manevi füyuzat hislerinden..." diyeceksin. Sadece "Allah'ın rızası" diyeceksin. Emrolunduğu için yapacaksın, o rızayı yakalamak için yapacaksın ve semeratını beklemeyeceksin dünyada. Bu da bir seviye meselesidir. Belki ehlass-ı havas vardır; yani ihlas ehlinin de en ihlaslıları vardır ki mülahazalarımızı aşıyor. Yani İnsanlığın İftihar Tablosu rüyasında bile belki maddi, manevi, dünyevi, uhrevi herhangi bir beklenti kafasından bile geçmiyor, hiçbir şey geçmiyor. Yani o da eskilerin bu üç türlü tasnifleri vardır; ehass-ı havas derler, artık o da hassın hassası veya hassın ahlası... İnsanüstü, insan normlarını aşan insan demek. Beklentiye girmeme halis bir mümin için esas olmalı, ahlas bir mümin için evleviyetle esas, ihlaslıların en ahlası için de daha önemli bir meslek olmalı. İnsan üzerinde durmalı bu meselenin. Ama bu nasıl kazanılır? Ben hemen ihlası kazanma mevzuunda onun verdiği donelere dikkatinizi çekeceğim. Diyor ki: Afaki ve enfusi tefekkür diyor. İnsan sürekli kendi iç aleminde bir yenilik yaşarsa, duygularında, düşüncelerinde hep kendini yeni bulmanın yanı başında her gün Allah'ı bir başka yenilik içinde duyarsa , her gün o ameliyat-ı fikriye sayesinde Allah'ı Hazır ve Nazır, Müheymin ve Rakib olarak görürse, kendine kendinden daha yakın... Veyahut şöyle de diyebiliriz: Zatında zaten nasılsa öyle olmayı vicdanında duyarsa... Allah zatında "Verid" buyurmuyor mu, " Şah damarından daha yakınız " ... Yani insana en yakın yeri neresidir? Mesela deyin ki kalpte şu merkezdir, beyinde şu fakültedir; ilk defa insan egosu orada olan bir şeyi duyar. En hızlı oraya ulaşır. En hızlı ulaşılan yer veya işte insana bir şeyi duyurma mevzuunda ilk defa başladığı yer neresiyse şayet, şah damarın ucu orası. Ve Allah insana o noktadan daha yakındır, o merkezden daha yakındır. Şimdi bu, zatında Allah'la bizim aramızdaki münasebettir. Öyleyse yakınlık O'na ait. Öyleyse biz zatında olan o şeyi, bize ait olan uzaklığı aşmak suretiyle yakınlığa çevirmekle mükellefiz. Bu da insanın sürekli yenilenmesine bağlıdır. Neden? Her gün yeni bir Allah tanıma veya Allah'ı yeniden tanıma ... Her gün o yeni tanıdığınız esmasıyla, sıfatlarıyla, zatıyla o yeni Allah'a ulaşabilmek için senin başta yeni olman lazım. Duygun, düşüncen, hissin, mantığınla kendini çok yeni hissetmen lazım. Böyle o gün yeniden bir kere daha " ballar balını " bulman lazım. Varlığını bir kere daha "yağma olsun" deyip saçıp savurman lazım. Kainatı bir kere daha hallaç etmek lazım ve böylece sürekli o kurbeti yaşamak lazım. Belki inkıtalar olacaktır ama inkıta perdelerini veya dilimlerini daraltmak lazım , sıkıştırmak lazım, büzmek lazım. Onlar sıçranınca hemen geçilebilecek hale getirmek lazım. Daha ziyade şuur, idrak ve marifet enginliği ... Şimdi böyle olunca insan halis olur. Fakat eski, bayat bir insanın; yani her nasılsa Allah'a inanmış, her sabah kalkışında güneşin doğuşuyla beraber eşyayı yeniden bir kere daha duyduğu gibi Allah'ı yeniden bir kere daha duymuyorsa, bu insanın değil ahlas-ı muhlisin, halis olması bile çok zordur ve beklentisiz iş yapması çok zordur böyle bir insanın. Çünkü bu insan hep bedenine ve cismaniyetine takılıdır. Arzular onu değişik şeylere her zaman kamçılayabilir. Bu açıdan insanın her gün doğan güneşle, değişen varlıkla değişme vetiresi yaşaması lazım. Ancak bu sayede yeni yeniyle buluşacak. Bir yönüyle biri kemmiyetsiz keyfiyetsiz, öbürü de kemmiyet ve keyfiyetin esiri... Yeni ifadesiyle bir örtüşme yaşanacak orada. Ve bu insan duygusunda, düşüncesinde yeni, taze olacak. Bunu nazara veriyor. "Nasıl ihlaslı oluruz?" deyince: Ayet-i tekviniyenin tefekkürü diyor. İkincisi, bu hayatın sona ermesi; rabıta-i mevt sözcüğüyle yaklaşıyor. Ölüm, ölüm ötesi mülahazaların bir kitap gibi okunması, vicdanda enginliğiyle duyulması... Tıpkı bir dümen gibi o sayede insanın yönlendirilmesi demek. Bu sayede insan yine beklentilere girmeyebilir. Bunları besleyen yan şeylerden bahsediyoruz kamil imanı elde etmek, ihlası elde etmek için: Mesela selef-i salihinin hayat-ı seniyyeleriyle haşr u neşr olmak... Mesela hüsnüzannımız olan insanlarla, kalbi hayatı Allah'a açık olan insanlarla oturup kalkmak... Evet, bir şey bulaşır; o mahiyeti çok iyi değerlendirmek. Mesela hizmetin içinde bulunmak ... Sürekli mesela her şeye rağmen cemaatten ayrılmamak ... Çünkü insan şahsi kemalatı ve kemalata istidadıyla ne kadar şey elde ederse etsin, Şah-ı Geylani istidadında olsa, Hasan Şazeli istidadında dahi olsa cemaate olan Allah'ın lütfunu katiyen yakalayamaz. Yani Abdülkadir Geylani Hazretleri bile olsa, bu cemaate Allah tarafından inen sağanak sağanak varidat karşısında der ki: "Benim kutbiyetimi de al, gavsiyetimi de al, daha başka mazhariyetlerimi de al... Fakat beni şu cemaate gelen umum şey... Madem nuraniyet sırrıyla uhrevi amelin intisam etmeden bir tamamı herkesin defterine kaydolması esasına binaen umumun hasenatını herkese mal ediyorsun, ben de doğrusu ondan nasibimi almak istiyorum" der. Yani o kutbiyeti de bırakır, gavsiyeti de bırakır diyorum. Bunlar hesabı çok ağır olan meseleler ama azıcık inanıyorsanız bana, hesabını nazara almadan bu meseleler çok söylenecek gibi değil zannediyorum. Lazım-ı manasını nazara vermiş oluyorum bununla da. Bu açıdan cemaatin içinde bulunmak da çok önemlidir. Bir taraftan hadisin ifadesiyle kurdun yememesi için cemaatin içinde bulunmak lazım, bir diğer taraftan Allah'ın inayetinin bir sürekli mazhariyet halinde devamı için cemaat içinde bulunmak lazım. Çünkü fert şahsi ibadetiyle semaları aşabilir, rahmet arşına ulaşabilir; fakat cemaat sürekli içindeki bazı insanlarla o feyiz-i akdesin ve mukaddesin aktığı noktadadır sürekli, sürekli onun altındadır ve sürekli o mazhariyeti paylaşmaktadır. Dolayısıyla cemaati duygusunda, düşüncesinde, eleminde, lezzaizinde takip eden, onun içinde olan, sürekli o cemaat örfanesine elindeki bir şeyle, şahsi cehdiyle, gayretiyle, iradesiyle katılan insanlar her zaman o kutbiyete, o gavsiyete mazhar oldukları söylenebilir. Bir taraftan bu, yani mazhariyet açısından... Bir diğer taraftan da cemaatle hareket edilince uygun adım korunabilir . Ferdi hareketlerde mutabakatsızlıklar yaşanır. Tıpkı askerde uygun adım yürüyen askerin içinde uygun adım yüründüğü gibi... Olmayınca yürüyemezsiniz. Bir kere ayağını sapınca, çarpıklığa girince... Ben onu bir türlü beceremezdim. Hoca "Şöyle yap" derlerdi, yine yüzüme gözüme bulaştırırdım. Belki bazı meseleleri bana anlatması bakımından bugün size ifade edeyim diye Allah beni öyle orada süründürüyordu! İnsan bir kere cemaat içinde ayağını şaşırırsa şayet, işte adım na-uygun olursa diyelim... Bu tabir de yanlış, çünkü "uygun" kelimesi Türkçe, "na" kelimesiyle bazı kelimeler sınırlıdır, bunlar Farsça öyle o terkip kullanılmamış hiç. Şimdi Mehmet Bey yüzüme bakınca, çünkü o dili bilirler onlar; evet ben tavzih etme lüzumunu duydum! Bu ukalalık, yani kendini hissetme demektir, Allah affetsin. Evet. Bu cemaat içinde esas yürüyüş ahenginin, nizamının bozulmasını belki duyma, görme, ifade etme bakımından ihtiyaç olmuştur; onun için Allah öyle yaptırtmış olabilir. Ben şuna şahit oldum: Cemaat içinde eğer bir arkadaşımız 2 hafta, 3 hafta, 4 hafta bu umum ahenkten ayrılmışsa şayet, ağzını açıp konuşmaya durunca yabancı olduğunu hemen anlıyorsun. Bakıyorsun, hatta zamanı bile kestirebilirsiniz. Dikkat ederseniz, "Bu 4 hafta arkadaşların içinde değilmiş; çünkü 4 hafta içinde çok farklı gelişmeler, değişmeler oldu. Üslupta değişiklik bile oldu, meseleyi takdimde meseleye farklı yaklaşıyoruz." diyorsunuz, "Şimdi hadiseler şöyle cereyan ediyor" diyorsunuz, bu yabancı diyorsunuz. 6 ay uzak kalan bir insan çok ciddi yabancılık yaşıyor ve hissediyorsunuz, her tarafından yabancılık damlıyor. Bir sene uzak kalmışsa yabancı, tastamam bir yabancı... Evet, bir yanı bu. Yani cemaat içinde bulunmak bir taraftan böyle Allah'ın inayetine, himayesine, hıfzına, riayetine, kelaatine ... Duada ben bunların hepsini söylüyorum. Hem arkadaşlarımız adına hem kendim şahsım adına söylüyorum: "Allahümmes'el riayeteke ve kelaeteke ve nusreteke ve fethake..." diyoruz; "ve ihvani ve ahibbai ve ashabi eyden... Allahümme'ftah hikmeteke venşur aleyna rahmeteke ya Zel-Celali vel-İkram, amin ya Erhamerrahimin..." Yani bunları üzerimizde hissetmemiz, onlardan istifade etmemiz açısından cemaat içinde bulunmak o beklentisizliğe ermek için çok önemli bir yoldur. Bir diğer taraftan da aslında bir yönüyle bir kısım tehlikelerden kurtulmanın yolu bu. İnsanlığın İftihar Tablosu buyuruyor ki: " Benim ümmetim dalalette içtima etmez. " Bunun mefhum-u muhalifi şudur hukukçuların anlayışıyla: Demek ki eğer bir yerde bana inanan insanlar belli bir mesele etrafında toplanmışlarsa, o işte dalalet düşünmemek lazım, hidayet var demektir. Eğer içtima yoksa bir yerde, münferit hareket ediliyorsa dalalete karşı bir garanti yok demektir, hidayet garantisi de yok demektir. Şimdi bir de böyle bir kısım ceremelere karşı, risklere karşı cemaat koruyucu bir sütredir , bir seradır adeta. Şeytanların ve nefsin yakıcı şihaplarına karşı koruyucu bir atmosfer mahiyetindedir. Evet, beklentisiz bir mümin olma bakımından bu arkadaşların güzel huylarından, güzel davranışlarından istifade ederek hareketlerini biraz tabiilik içinde sürdürmesi... Şimdi kendi kendine kalacak böyle bazı şeylerin harikulade, fevkalade... Sonra etrafına bakacak ki ya alemden farkı yok! Mesela diyelim ki bir insan bizim dünyamıza kapalı. Kendi kendine bir yerde kalktı, gitti birinden bir kurban aldı getirdi, öbüründen bir deri getirdi, öbüründen de yarım bir kurban eti getirdi. Eğer çevrede olup biten şeyleri bilmiyorsa gelir oturur buraya, dinlersiniz. Emsali şeyleri çok dinlemişsinizdir: "Allah'a çok şükür vicdanen ben çok rahatım! Neden? İki tane deri getirdim, yani Allah yoluna bir yarım kurban eti getirdim, bir tane de kurban bağışladım." der. Sonra birisi... O Mevlana Hazretlerinin Mesnevi'de anlattığı bir hikaye vardı, arz edeyim onu da unutmazsam... Bir de az başını kaldırsa bu cemaatin içine baksa... Cemaatin içinde neler var, ne sultanlar var! Birisi 100 kurban getirmiş takdim etmiş, 500 tane deri toplamış, 500 insanın da deri toplamasına destek olmuş; herkes birbirine dayanmış, istinat etmiş, o kadar deri toplamışlar. Yine boyunları buruk bekliyorlar: "Vallah daha çok yapabilirdik ama Allah kabul buyursun, elimizden bu kadar geldi. Yani bu kadar yaptık da kim bilir bu işi ne mükemmel yapacak insanlar var" diyenleri görse, zannediyorum hiç böbürlenmeye girmeyecektir. Bakın şimdi, tek başına kalınca tehlikeye de maruz kalabiliyor. Oysa ki iyiliğe kilitlenmiş bir cemaat içinde çevresine bakacak bir yönüyle; onların o güzel davranışlarına, güzel hallerine göre, "İşin doğrusu benim hiçbir şey beklemeye de hakkım yok. Yani bu arkadaşları görünceye kadar bir şey yaptım zannediyordum ama öyle anlaşılıyor ki ben hiçbir şey yapmamışım." İşte o yönüyle de cemaat çok önemlidir. Sonuç olarak, beklentisiz bir mümin olabilmek için insanın şu esaslara dikkat etmesi gerekir:
İşte bütün bunlar, insanı hem ihlâsa ulaştıran hem de yaptığı hizmetlerde maddî ve manevî hiçbir beklentiye girmeden yalnızca Allah'ın rızasını gözetmesini sağlayan en önemli esaslardır. Konu ile İlgili Notlar İhlâs ve beklentisizlik , yapılan her türlü hizmet ve amelde maddi veya manevi, şahsi veya grup adına hiçbir karşılık beklememe esasına dayanır . Bu kavramlar, bir müminin manevi derinliğine göre farklı mertebelerde ele alınmaktadır: 1. İhlâsın Mertebeleri: Halis, Ahlas ve Alesül Muhlisin
Özetle ihlâs; insanın kendi varlığını "yağma olsun" diyerek feda edebilmesi, amellerini sadece emredildiği için yapması ve bunların semeresini dünyada beklememesidir, . Tefekkür , ihlâsı besleyen ve insanı beklentisizlik ufkuna ulaştıran en temel dinamiklerden biridir. Bu süreç, insanın hem dış dünyayı (âfâkî/dünyevi) hem de kendi iç dünyasını ve ebedi geleceğini (enfüsî/uhrevi) derinlemesine mülahaza etmesini kapsar. Tefekkür-i dünyevi ve uhrevi kavramları şu temel esaslar çerçevesinde ele alınmaktadır: 1. Âfâkî ve Dünyevi Tefekkür: Varlıkta Yenilenme Dünyevi tefekkür, kâinattaki ilahi sanatları ve yaratılış ayetlerini ( ayat-ı tekviniye ) okuma sürecidir .
Özetle; dünyevi tefekkürle kâinatın sırlarını ve ilahi icraatı okumak, uhrevi tefekkürle ebedi yolculuğun ciddiyetini kavramak, insanı kendi ego ve beden hapsinden çıkararak sadece Allah için yaşayan halis bir kul haline getirir . Rabıta-i mevt , ihlası besleyen ve kâmil imanı elde etmeyi sağlayan en temel manevi dinamiklerden biridir . Bu kavram, ölüm ve ölüm ötesine dair mülahazaların tıpkı bir kitap gibi okunması ve vicdanda büyük bir enginlikle duyulması anlamına gelir . Rabıta-i mevtin fonksiyonları şu şekilde detaylandırılabilir:
Özetle rabıta-i mevt; âfâkî ve enfüsî tefekkür ile cemaat içinde bulunma gibi diğer dinamiklerle birleştiğinde, kulun sadece "Rıdvan-ı İlahi" atkısı üzerine amellerini bir dantela gibi işlemesine imkân tanıyan koruyucu bir güçtür . Cemaat , ihlâsı besleyen ve ferdi beklentisizlik ufkuna ulaştıran en temel manevi dinamiklerden biri olarak ele alınmaktadır . "Hillet" (dostluk) mesleğinin bir gereği olarak, bir müminin tek başına başaramayacağı manevi inkişafı ve korunmayı cemaat atmosferi sağlar . Cemaat ve uhuvvetin (kardeşliğin) manevi hayattaki önemi şu esaslarla açıklanmaktadır: 1. Nuraniyet Sırrı ve Müşterek Sevap Cemaat içindeki en önemli hakikatlerden biri "nuraniyet" sırrıdır . Bu sırra göre, ihlasla bir araya gelmiş bir toplulukta yapılan uhrevi ameller, herkesin defterine "bir tamamı" (eksiksiz olarak) kaydedilir .
Özetle cemaat; ferdi nefis hapsinden çıkaran, amellerini küllileştiren ve onu ilahi inayetin sağanakları altında tutan mukaddes bir manevi kale hükmündedir . Allah rızası (Rıdvan-ı İlahi) , bir müminin hayatındaki en temel esas, ulaşılması gereken en yüce nokta ve **"gaye-i hayal"**dir . Bu hedef, sadece iyilik yapmak veya ibadet etmek değil, tüm hayatı bu rıza ekseninde yeniden şekillendirmeyi ifade eder. Allah rızası hedefinin mahiyeti ve bu hedefe ulaşma yolları şu temel başlıklar altında toplanmaktadır: 1. Atkı ve Dantela Metahoru: Her Şeyin Temeli Rıza Allah rızası, bir kumaşın dokusundaki "atkı" (temel örgü) gibi olmalıdır . İnsanın yaptığı her iş, attığı her adım ve gerçekleştirdiği her hizmet, bu rıza atkısı üzerine işlenen birer "dantela" veya "kaneviçe" gibi olmalıdır . Eğer temel (atkı) Allah rızası değilse, üzerine işlenen ameller ne kadar parlak görünürse görünsün manevi bir değer ifade etmez. 2. Beklentisizliğin Zirvesi: "Ahlas" Seviyesi Allah rızasını hedeflemek, beraberinde tam bir beklentisizliği getirir.
Özetle Allah rızası hedefi; kişinin kendi varlığını ve benliğini Allah yolunda hiçe sayması, her ameline "Sadece O razı olsun" mührünü vurması ve bu yolda samimiyetle, tefekkürle ve cemaat ruhuyla ilerlemesidir . Bu metnin ana konularını, temel kavramlarını ve öne çıkan mesajlarını temsil eden anahtar kelimeler şunlardır:
Metnin ruhunu, derinliğini ve temel mesajlarını özetleyen anahtar cümleler şunlardır:
|