Sizin dua ikliminiz... Türkçe-Arapça binlerce dua
Konu Gösterim
Yazı Boyutu:

Dua Ufku

Allah’ın Ebedî Razı Olduğu Kullar Kimlerdir?

Metnin İngilizce çevirisi için tıklayınız...

Bugün…
İbn Arabî öğretisinde çok merkezi bir yere sahip olan Rıza kavramına odaklanacağız.

Evet...

Amacımız da şu:
Hani “Allah'ın kendilerinden ebediyen razı olduğu kullar” denir ya...
Evet, Radyallahu anhüm…
İşte o kulların ulaştığı söylenen bu Rıza makamı ne demek?

Yani...
Basit bir “tamam, kabul ediyorum” demekten farkı ne?

Nasıl bir içsel dönüşüm bu?

İşte bunu biraz deşelim istiyorum.

Tabii...

Şöyle başlayalım o zaman:
İbn Arabî'ye göre Rıza , kaderle barışmak...
Hatta onunla kucaklaşmak gibi bir şey.

Kucaklaşmak...
Evet...

Yani Hakk'ın her türlü takdiri, hükmü, tecellisi ne gösteriyorsa…
Ne oluyorsa…
Ona gönülden — ama gerçekten gönülden — bir evet demek.

Şikâyet yok.
İtiraz yok.
Kalp tamamen teslim olmuş durumda.

Ama şu çok önemli:
Bu, böyle eli kolu bağlı oturmak değil!
Pasif bir boyun eğme , asla değil.
Bilinçli bir içsel kabul hali bu.

Anladım.
Peki, hemen akla şey geliyor:
Sabır...

Hani zorla katlanmak anlamında,
Rıza'yla sabır hep karıştırılır gibi...

Şöyle düşün:
Sabırda biraz dişini sıkma vardır değil mi?
Bir şeyi bekleme , dayanma , nefsi terbiye etme çabası ...
Hani "Allah'ım, yeter ki geçsin bu durum" dersin.

Evet evet, bir mücadele var sanki.

Aynen.
Ama Rıza'da ise diş sıkmak değil...
Kalbi açmak var.
Bir kavrayış var işin içinde.
Sanki kalp secde ediyor olana...

Rıza ehli, “Yâ Rab, Senden ne gelirse güzeldir, hoştur” der.

Oo... Bu çok daha farklı bir seviye o zaman.

Kesinlikle.
O yüzden Rıza , sabırdan daha ileri bir makam kabul edilir.

“Allah kimine sabrı verir, öğretir; kimini de Rıza'yla onurlandırır” derler.

Yani Rıza sahibi kişi , başına kötü bir şey geldiğinde:
"Neden ben?" diye sormuyor.

Çünkü...
İşin failini, kaynağını biliyor.

Tam olarak bu.

Peki...
Bu her şeyi iyi görmek anlamına mı geliyor?
Yani bariz kötü bir olay yaşandığında bile ,
“Bu da güzel” mi diyor?

Bu biraz...
Hani gerçekten kopukluk gibi durmuyor mu?

Ya da bir tür edilgenlik?

İşte kritik nokta burası:
Edilgenlik değil.
Kesinlikle değil.

Tam tersi: Aktif bir anlayış bu.

Rıza sahibi…
Eylemin asıl kaynağının, yani failin Hakk olduğunu bilir, anlar
Ve ondan geleni güzel görür.

Ama nasıl?

Çünkü...
Güzellik algısı değişmiştir.
Kendi dar penceresinden değil ,
Hakk'ın geniş perspektifinden bakmaya başlar.

Görünen kayıp bile , onun için bir kazanç , bir ders , bir hikmet taşıyabilir.
Kaderle savaşmak yerine…
Onunla beraber akar, yürür.

Hayatı…
Hakk'ın muradıyla , onun isteğiyle görmeye çalışır.

Anlıyorum...
Bu “aktif anlayış” dedin ya...
O zaman bir başka yakın kavram olan tevekkülden de farklılaşıyor herhalde?

Tevekkülde çok…
Hani işi Allah'a bırakıp güvenmek gibi...

Evet evet.
Çok yakın kavramlar ama ince bir fark var.

Tevekkülde, dediğin gibi, sonucu Allah'a havale edersin.
Ona güvenirsin.
“Ben elimden geleni yaptım, gerisi O'na ait” dersin.
Bir umut, bir güven vardır...

Tamam.

Rıza ise…
Bir adım daha ötesi.

Sadece sonucu Allah'a bırakmak değil...
Gelen sonucu — iyi ya da kötü görünen her neyse
onu sevgiyle , hoşnutlukla kabul etmektir.

Tevekkülde bir bekleyiş olabilir...
Rıza'da ise tam bir kabul var.

Sonucu da sevmek yani.

Aynen.
İbn Arabî'nin o müthiş benzetmesi var ya:
“Rıza, kalbin kaderle nikâhıdır.” der.

O kalp artık başka bir şeye , başka bir sonuca meyletmez.
Kader ne getirirse, evet der.

Ve çok güçlü bir ifade...
Bu durum sanırım Kur'an'daki o ayetle de bağlanıyor:

“Allah onlardan razıdır, onlar da O'ndan razıdır.”
Radyallahu ‘anhüm ve radû ‘anhüm…

Evet...
Kaynakta İbn Arabî'nin bunu iki aynanın birbirine bakması gibi yorumladığı geçiyor.

Bu nasıl bir şey? Biraz açar mısın?

O kadar güzel bir benzetme ki...
Şöyle düşün:
İki ayna karşı karşıya durduğunda ne olur?

Sonsuz bir yansıma ...

İşte kul ile Hak arasındaki Rıza hali de biraz böyle.
Kul, Hakk'ın tecellilerine bakıyor...
Ondan gelene razı oluyor.

Hak da, lütfuyla, rahmetiyle o kula bakıyor...
Onun bu halinden , bu teslimiyetinden razı oluyor.

Karşılıklı bir yansıma gibi...

Aynen.
İkisi de birbirinde kendi nurunu , kendi güzelliğini görüyor sanki...
Aradaki perdeler kalkıyor.

İşte o aynılık hali , bu karşılıklı Rıza anı…
En derin yakınlık , en saf sevgi hali belki de...

Perdelerin kalkması dedin...
Bu galiba insanın kendi benlik perdesini aralamasıyla...
Hatta kaldırmasıyla çok alâkalı...

Kendi fikirlerimiz...
Arzularımız...
O “ ben, ben ” diyen ses...

Rıza'ya ulaşmak için, bundan vazgeçmek gerekiyor sanki.

Ama bu…
Çok zor değil mi?

Hem de nasıl!
En kalın perde belki de o benlik dediğimiz şey...

Rıza , tam da o perdenin inceldiği , yırtıldığı yerde başlıyor aslında.
Kişinin...
Kendi isteklerinden , kendi yönelimlerinden sıyrılıp...
Her şeyi Hakk'ın iradesine , onun yönüne çevirmesiyle mümkün oluyor.

Peki bu nasıl yapılıyor? Zorla mı?

Hayır, zorla olmaz.
Aklı ite kaka yapılacak bir şey değil bu.

Daha çok kalbî bir biliş hali ...
Coşkulu bir teslimiyet ...
Kendiliğinden gelen bir evet...

Bu hale ulaşan kalp...
Sakinleşiyor.
Genişliyor.
Zihnin o bitmek bilmeyen konuşmaları, endişeleri hafifliyor...

Hmm...
Böyle bir kalp nasıl dua eder peki?
Yani artık bir şey istemez mi Allah'tan?

“İstemez” demek doğru olmaz belki...
Ama duanın şekli değişir.

Bizim alıştığımız gibi bir istek listesi sunmak yerine...
Dua...
Daha çok Hakk'a bir yöneliş , bir teslimiyet , bir yakınlaşma çabası hâline gelir.

Yani amaç…
Bir şey koparmak değil.

Değil.
Amaç…
Onunla olmak.

Onun iradesine razı olduğunu ifade etmek ...
Verdiğinde de şükür , vermediğinde de hikmet gören bir kalbin sessiz yakarışı gibi düşün.

Talep etmekten çok...
O ilahi akışa kendini bırakma hâli...

Anladım.
Bütün bunları günümüz dünyasına ...
O sürekli koşuşturan, hep daha fazlasını isteyen, beklenti içindeki modern insana uyarladığımızda...

Bizde kabul çok az.
İstek, hırs, beklenti çok fazla galiba.

Maalesef öyle...

Rıza , tam da bu noktada panzehir gibi aslında.

Ne gelirse baş üstüne...
Ne giderse vardır bir hikmeti diyebilmek...
Bu, içimizdeki o huzursuzluğun , o tatminsizliğin kökenindeki kabullenememe halini aşmak demek.

Sadece dış olayları değil yani…

Evet.
Sadece dış olayları değil.

Kendi iç dünyamızı…
Geçmişimizi , yaptığımız hataları ,
Hatta belki affedemediklerimizi bile kabul etmekle ilgili...

Kendisiyle barışık olmayan…
Geçmişine takılıp kalan bir kalp…
Tam anlamıyla nasıl razı olabilir ki?

Kendini affetmekle de çok bağlantılı bir durum bu.

O zaman toparlarsak :
İbn Arabî'nin bize sunduğu Rıza ...
Öyle pasifçe her şeye “Eyvallah” demek değil!

Kesinlikle değil.

Aktif bir anlayış.
Derin bir sevgi.
Ve Yaradan'ın iradesiyle tam bir uyum içinde olma hâli.

Sadece dış dünyaya değil…
Kendi içimize , geçmişimize de dönük bir barış aslında.

Aynen öyle.
Hayatın her anında...
En zor görünen anlarda bile , bir mânâ , bir güzellik ,
Hakk'ın bir dokunuşunu arama ve bulma çabası...

Peki...
Bitirirken aklıma şu takılıyor:
Bu anlattığımız derin Rıza hali ...

Böyle, ulaşılması çok zor...
Sadece büyük velilere , ermişlere has mistik bir ideal mi?

Yoksa...
Günlük hayatta karşılaştığımız basit bir zorlukta bile...
Hemen şikâyet etmek...
Ya da sadece dişimizi sıkıp sabretmek yerine...

Bir an durup...
"Acaba bunun bana mesajı ne?" diye sormak...

Rıza'ya doğru atılmış küçük ama kıymetli bir adım olabilir mi?

İşte bu düşünceyle...
Seni baş başa bırakalım bu seferlik...