Sizin dua ikliminiz... Türkçe-Arapça binlerce dua
Konu Gösterim
Yazı Boyutu:

Dua Ufku

0000-00-00

Esma-i İlahiye

Metnin İngilizce çevirisi için tıklayınız...

Esma-i İlahiye, Sıfât-ı Sübhaniye doğrudan doğruya Zat-ı Uluhiyet'le münasebete geçen müntehiler için birer perdedir. Belli bir noktadan sonra bu isimler de sıfatlar da müntehilerin nazarından silinip gider ve geride sadece Zâtın şuââtı kalır. Biz bu şuââta “Sübühât-ı Vech” adını veriyoruz. Sübühat-ı Vech karşısında Zât'tan –ki ona Zât-ı Baht deniliyor- başka her şey erir.

Şe'n-i Rububiyet, Sıfât-ı Sübhaniye, Esma-î İlahiye hilkate doğru gelir yani tecellileri ef'âl alemine akseder ve ortaya âsâr çıkar. Mesela bizler hepimiz âsâr içinde mütalaa ediliyoruz. Buraya kadar anlattıklarımızda Üstadla, sofilerin ve kelamcıların mütalaarında farklılık yoktur. Ancak, bu türlü tasnifleri yapabilmek için farklı düşünen, farklı yorumlara sahip olanların düşüncelerini de bilmek lazım. Risalelere bu zaviyeden bakınca epistemolojik alandaki kıymetini takdir etmekten kendinizi alamazsınız. Çünkü Risaleler yukarıda bahsi geçen veya geçmeyen, başka sahalardaki kavramlar ve ıstılahlar da dahil tarifler, açıklamalar ve yorumlar getiren adeta bir fihristtir. Yalnız bunları ortaya çıkartabilmek için kısmen de olsa literatüre vakıf olmak ve çok dikkatli okumak gerekir. Aksi halde anlayamamadan veya Risaleler'in sistematiğine vakıf olamamadan kaynaklanan yanlış değerlendirmeler yapılabilir.

Şe'n-i Rububiyet üzerinde kısaca duralım. Şe'n-i Rububiyet işin doğrusu çoklarının üzerinde durduğu ama çok da anlaşılmayan bir ıstılah. Doğrudan doğruya Zat-ı Uluhiyet'le alakalı. Bu yüzden bazıları bu kavramı hiç tahlil etmeye yanaşmamış. Kur'an-ı Kerimde ‘şe'n' kelimesi, “ Külle yevmin hüve fi şe'n – O her an yeni tecellilerle her şeye müessirdir.” (Rahman, 55/29) şeklinde geçiyor. Kelamcılar da kullanıyorlar. Fakat Üstad şe'n kelimesine terakkinin basamaklarından biri, belli seviyede mütalaaların çıktığı yer gibi manalar veriyor. Mesela Cenâb-ı Hakk'ın “Hayat” sıfatı. Hayat, Zât-ı Uluhiyet'te gerçek hayata esas teşkil edebilecek; münezzeh, mukaddes, müberrâ ve sadece Zât-ı Uluhiyet'e şayeste bir şe'n, tabir caizse bir kabiliyet. Bunun yanısıra aynı ölçülerde bir “irade”, “kudret”, “sem'”, “basar”, “kelam” kabiliyeti de var. Bunlar hakiki anlamda irade, kudret, sem', basar ve kelam değil, aksine birer sıfat ve bu sıfatların dayandığı şe'ndir ki şuûnât-ı ilahiye buna deniyor. Böyle bir yorumu yapabilmek bir ufuk meselesidir, bir idrak mevzuudur. Bu tür şeyler seyr-i sülûk-i ruhanide belli mertebelere ulaştıktan veya Cenâb-ı Hakk'ın cezb u incizabıyla kavradıktan sonra ancak söylenebilir. Yoksa insanın konuştuğu şey sadece başkalarının söylediği şeyleri nakilden ibaret kalır.

Şimdi öyle bir şe'ne dayalı olan yukarıda arzettiğim sıfatlar olduğu gibi Esma-i İlahiye de var. Yalnız Esma-i İlahiye bu sıfatlara dayanır. Mesela Allah'ın Semî' ismi sem' sıfatına, Basîr ismi basar sıfatına, Hayy ve Muhyî isimleri hayat sıfatına dayanır. Üstadın bir yerdeki yaklaşımıyla Esmâ-i İlahiye'nin ortaya çıkışı böyledir. Bir sıfata bazan değişik isimler de raci olabilir. Yalnız şu ayırımın yapılması lazım: Zât-ı Uluhiyet'in isimleri Zâtının aynı değildir. Ehl-i Sünnet bu ince ayırımı “sıfatlar Zât'ın ne aynı, ne gayrıdır” demek suretiyle yapmış ve bu vartadan sakınmıştır. Bence bu yaklaşım İmam Ebû'l-Hasen Eş'arî Hazretleri'nin insanları düşünce inhirafından kurtarma adına ortaya attığı kurtarıcı bir simittir. İşin aslı bunun da tam anlamıyla ne demek olduğunu pek bilemiyoruz. Aliyyü'l-Kari İmam Eş'ari'nin bu düşüncesini manzum olarak şöyle ifade eder: “Sıfâtullahi leyset ayne Zâtin / Ve lâ gayrin sivâhu ze'n-fisâli – Sıfatullah Zatının aynı değildir, fakat ondan ayrılabilecek şekilde gayrı da değildir.” İmam Eş'ari bu mütalaa ile Mutezile'nin sıfatları inkar edip, “bunlar Zât'ın aynıdır; yani mesela hayat, Allah hayattadır, dolayısıyla hayatla tecelli eder” demelerinin önünü kesmek istemiş ve Zat-ı Uluhiyet sadece Zat-ı Baht'tan ibaret değildir mülahazasını ortaya koymuştur.

O dönemde cereyan eden bu tartışmalarda birileri de çıkıp “Sıfatlar Zât'tan gayrıdır” demiş ve bu defa tartışmalar taaddüd-ü kudema etrafında dönmüştür. Yani Allah hem Vahid ve Ehad hem de sem', ilim, irade, basar, hayat gibi bir çok kadim sıfatı var. İşte “Allah'ın sıfatları Zâtının ne aynıdır ne de gayrıdır.” bu vartalardan insanı kurtaran bir yaklaşımdır ve bütünüyle tekniktir. Bana göre bunlar kelam kitaplarına, o mevzuda yazılmış şerhlere vakıf olan insanların müzakere edebileceği konular.

Bu sıfatların her birerlerine raci isim veya isimler var dedik biraz önce. Bu isimleri de biz yine nazari olarak biliyoruz. Fakat ufku o aleme ulaşan birisi mesela Abdulkadir Geylani Hazretleri diyor ki “Esmâyı müsemmâdan gayrı göremez arif.” Bunun manası: arif baktığı her şeyde, ef'alde, esmada sadece Müsemmâ-i Akdesi görür demektir. Çünkü Üstad'ın yaklaşımıyla “Allah isimleriyle malum, sıfatlarıyla muhat”tır. İsimle sıfatın ayrılmasının sebebi Zât çerçevesini belirlemek içindir. Bunun için “sıfat”lar denir. Çünkü O'nu sınırlayamaz, bir çeper içine alamazsınız. Zıddı yoktur O'nun, niddi de yoktur ki O'na çeper olsun.

Üstad farklı bir dille aynı hakikatı şöyle ifade eder: “Hakiki hakaik-i eşya Esma-i İlahiye'den ibarettir.” Yani bizim gördüğümüz, hissettiğimiz, duyduğumuz, beş duyu organımıza ve aynı zamanda aklımıza hitap eden yanlarıyla hissettiğimiz eşya Esma-i İlahiye'nin bir tezahüründen ibarettir. Fakat baktığımız, hissettiğimiz şeylerde Esma-i İlahiye'yi görme de bir ufuk meselesidir. Ağaçta, taşta, toprakta, insanda her şeyde Esma-i İlahiye'yi görebilme bir derece, mertebe ve seviye meselesidir. Bu açıdan, varlık ve hadiseler Esma-i İlahiye ile çok irtibatlıdır. Bunları birbirinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Onun için rahatlıkla denebilir ki varlığın tevil ve yorumu mevzuunda da en sıhhatli, en inandırıcı, en yanıltmayan kaynak Esma-î İlahiye'dir.

Üstad, değişik yerlerde, dolaylı yollardan Esma-i İlahiye'nin izahında bulunmuş, bazı isimleri izah etmiş. Mesela Haşir Risalesi'nde Adl ismi, Hakim ismi demiş izahını yapmış. Beka sıfatı, Kayyum ismini gerektiriyor demiş. Kendisinin de İsm-i Azam olarak kabullendiği “Ferdün, Hayyün, Kayyûmün, Hakemün, Adlün, Kuddûs” isimleri üzerinde ariz ve amik tahliller yapmış. Lem'alarda bu isimlerin değişik tecellilerini anlatmış. Şimdi, orada anlatılan şeyler açısından Esma-i İlahiye meselesine bakacak olursak şu espriyi kavramada yarar var: Esma-i İlahiye'nin Zât-ı Uluhiyet'e bakan yanları vardır. Mesela bunlardan Kuddûs ismini ele alalım. Kuddûs ismi, Cenab-ı Hakk'ın Zâtına taalluk eden yanıyla Allah'ın bir ismi. Allah'ın bu ismi, Zâtına ait bir kısım hususiyetleri -isterseniz “mâ yûcedu fîhi ve lâ yûcedu fî ğayrihî – Onda bulunur, başkasında bulunmaz” anlamında hasais diyelim- gerektirir. Bu da Kuddûs isminde hepinizin bildiği gibi mukaddes, pâk, arızasız, arı-duru manalarını ihtiva eder. Veya Allah Ehaddir. Öyleyse iki değildir, ikilikten münezzeh ve mukaddestir. Sameddir, herkes Ona muhtaç ama O kimseye muhtaç değildir. “Lem yelid ve lem yûled” O doğurmamıştır; doğurulmamıştır. Birisini doğurmamış, aynı zamanda birisi tarafından da doğrulmamıştır. Şimdi Kuddûs ismi Zât-ı Uluhiyet'e taalluk eden yanı itibariyle ve Kur'an-ı Kerim'in bize verdiği çerçevede Zât-ı Uluhiyet mülahazasına yakışmayan bütün şeylerden münezzehtir demektir. Hazreti Hakkı'nın o manzum ifade ettiği şeylerde:

Bulunmaz Rabbimin zıddı ve niddi misli alemde

Ve suretten münezzehtir, mukaddestir Taâlallah.

Şerîki yok, berîdir doğmadan, doğurmadan ancak,

Ehaddir: küf'ü yok, “İhlâs” içinde zikreder Allah.

Ne cism u ne arazdır; ne mütehayyiz, ne cevherdir;

Yemez içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden Allah.

Tebeddülden, tağayyürden; dahi elvân u eşkâlden,

Muhhakkak Ol müberrâdır, budur selbî Sıfâtullah.

O halde Kuddûs dendiği zaman Allah kutsaldır, Allah mukaddestir, Allah beşerî ve mahlukata ait avârızdan münezzehtir şeklinde anlamak lazım.

Fakat ef'âl alemine taalluk eden cihetiyle Kuddûs ismi yeryüzünde, kainatta, mahiyet-i insaniyede nezahete, nezafete vesiledir, ona sebep olan bir isimdir. Hatırlayacağınız gibi Lem'alar'da diyor ki mealen: yeryüzünde şu kadar hayvanat ölüyor, fakat ism-i Kuddûs'ün bir cilvesi olarak yeryüzü hiç levsiyatla kirlenmiyor. Adeta bir kısım sıhhiye memurları gibi kurtlar, karıncalar hisselerine düşen temizliği yapıyorlar. Canavarlar lâşeleri temizliyor, hastalıklı hayvanları başka hayvanlar parçalıyor, yiyor. Böylece ekosistemdeki denge ve nezafet korunuyor. Gerçekten insanların kirleten elleri meseleye karışmasa Amazon, Mississipi, Nil, Tuna temiz akıyor.

Veya insan mahiyetine bakan yanı ile göz kapaklarının açılıp kapanmasıyla göz temizleniyor, burnunuzun içindeki kıllarla burun temiz tutuluyor, insan genzine olumsuz şeyler gitmiyor, ağzınızın kapanmasıyla ağzın içine bir şey kaçmıyor vs. Demek her şey lisan-ı haliyle “Ennezâfetü mine'l-iman – Temizlik imandandır.” diyor ve Kuddûs ismini gösteriyor.

Kayyûm ismine geçelim; Kayyûm, Cenab-ı Hakk'ın Kıdem ve Bekâ sıfatına dayanır. Kayyûm kendi kendine kaim demek. Gece teheccüd namazına kalktığımız zaman “Allahümme leke'l-hamd, Ente Kayyûmü's-semâvâti ve'l-ard ve leke'l-hamdü.” duasını okuruz. Yani “Gökleri ve yeri tutan Sensin!” deriz. Cenab-ı Hakk'ın Zâtına bakan yanı itibariyle Allah Zâtıyla kaim ki buna literatürde “Kıyamün bi nefsihî” denir. Zaten başka biriyle kaim olsaydı Allah bir şeye muhtaç olurdu. O ise bir kusurdur ve Allah ondan münezzehtir.

Varlık alemine taalluk eden yanı itibarıyla varlığın dünyada da ahirette de kıyamı Allah iledir. Onun için Cenab-ı Hakk “Kayyûmu's-semâvâti ve'l-ard” bazı ezkâr yazarlarına göre “Kayyîmi's-semâvâti ve'l-ard”dır.

Bu iki isimde görüldüğü gibi bütün isimlerin bir Zât-ı Uluhiyet'e bakan yanları bir de ef'al ve âsâr alemine bakan yanları vardır. Onun için tekrar ifade edelim; ef'al ve âsâr alemi içinde neyi tahlil etmek istiyorsak en sıhhatli kaynak Esmâ-i İlahiyedir , ona müracaat etmek gerekir.

Şimdi Üstad'ın yaklışımını bir daha tekrar edeyim: “Hakiki hakaik-i eşya Esmâ-i İlahiye'den ibarettir.” Üstad'dan başka birisinin bu sözü söylediğini hatırlamıyorum. Ama sofilerin bu mevzudaki yaklaşımı Üstad'ın dediği şeye yakındır. Derler ki onlar eşyanın hakikatlarına bakınca, sen-ben, değişik simalar, değişik çehreler, eğer Esma-i İlahiye'nin tecellisinden ve belli şeylerde temerküzünden ibaretse, insanın “benim” demeye hakkı yoktur. Çünkü her şey O'ndandır. Ama bu tesbiti ifadede kullandıkları söz biraz iltibasa açık. Muhyiddin İbn Arabi ekolüne mensup kişilerin veya ondan evvel gelen Sühreverdî, Hallac ve İbn Farıd gibi kişiler bunu ifade ederken “Heme Ost” demişler. Yani madem her şey O'nun isimlerinden oluyor, ve isimler sıfat-ı Sübhaniyesine dayanıyor, sıfatlar şe'n-i Rububiyet'te temerküz ediyor, öyleyse her şey O'ndan ibarettir. Vahdet-i Vücuda giden bir yol bu.

İmam Rabbani Hazretleri ise sahabeye dayanarak “Heme ez Ost – Her şey O'ndan” demiş. “Her şey O” değil, “Her şey O'ndan.” Bu, büyük oranda sünni çizgiye daha yakın. “Her şey O'ndan”dır, doğru. Fakat bu da “şuhud” ifade ediyor. Yani görülen her şey bir yönüyle O'ndan ibarettir. Madem gördüğünüz şu simalarda, sima-i Rahman mütecellidir, insan simasında da görülür, “İnnallahe halake Âdeme alâ sûreti'r-Rahman” bunu anlatır. Üstad çok farklı bir yaklaşımla izah ediyor bunu. Diyor ki “İnsan öyle aciz, öyle fakir, öyle muhtaç, öyle tutarsız, öyle dermansız ki onun haline bakınca bir Rahmaniyet ve Rahimiyet olmazsa ayakta durması mümkün değil.” Yani insan hal diliyle “Tut elimden, tut ki edemem Sensiz” diyor. İşte bu yönüyle onda bir suret-i Rahman, belki suret-i Rahmaniyet, suret-i Rahimiyet mütecellidir demek daha uygun. Bu daha selametli bir yaklaşım bana gore. Sui tevile kapıları kapatıyor.

Sonuç olarak “Hakiki hakaik-i eşya Esma-i İlahiye'den ibarettir” zaviyesinden esmaya ve ef'al alemindeki hadiselere bakma usulü'd-dinin esaslarına uygun bir bakış açısıdır. Böylece insan ifrat ve tefritlerden kurtularak hem fantezilerin arkasına düşme, hem esbabı her şey sayma, hem de “Her şey O” veya şuhud ifade eden “O'ndan” deme vartalarından kurtulmuş olur.

İsm-i A'zam

İmam-ı Gazalî Hazretleri, Esma-yı İlâhiye'den “Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs” isimlerini İsm-i A'zam (en büyük isim) olarak kabul etmiş; haklarında bir risalecik yazarak onları okumanın değişik hastalık ve belalara şifa ve kalkan olacağını söylemiştir. Gümüşhânevî Hazretleri de, onun dualarını Mecmuatü'l-Ahzâb'a dahil etmiştir. Mesela; on defa “Allahuekber” dedikten sonra “Bismillâhirrahmânirrahîm”'le başlayıp “Ferdun, Hayyun, Kayyûmun, Hakemun, Adlun, Kuddûs” demenin şerlilerin şerrinden korunmaya ve zafer kazanmaya vesile olacağını nakletmiştir. Üstad Hazretleri de, Sekîne ve Tahmîdiye gibi duaların başında bu isimleri zikretmiştir.

Beş vakit içerisinde “Salât-ı vustâ”; Cuma gününde “vakt-i icâbe” (duaların umumiyetle kabul olacağı saat), insanlar arasında velî kullar, Ramazan ayında Kadir Gecesi, bütün tâat ve ibadetler içerisinde rızay-ı ilâhî, kainatın ömründe kıyamet ve ferdin hayatı içerisinde ölüm anı gizlendiği gibi Esmâ-i Hüsnâ arasında da İsm-i A'zam gizli tutulmuştur. Mü'minlerin sürekli uyanık, dikkatli ve devamlı Allah'a ibadet ve tâat içerisinde bulunmalarına vesilelik eden bu gizlilikten dolayı hangi ismin a'zam olduğu da bilinememiş; pek çok muhtelif isim, İsm-i A'zam olarak zikredilmiştir.

İsm-i A'zam olarak rivayet edilen isimlerin hemen hepsi me'suratta (Kur'an ve sünnet kaynaklı dualarda) vardır. Dua Mecmuası'na bütün o isimleri koymaya çalışmıştım. Hatta meselenin bir sırrı olabileceği düşüncesiyle aynı kelimeler, farklı rivayetlerde geçiyorsa, birbirine yakın lafızlarla rivayet ediliyorsa bile tamamını almış; o sözler, Efendimiz'e ait olduğu için hepsini çok kıymetli görerek hiç birini kaçırmamaya gayret etmiştim.

Dua Mecmuası'nda da görüleceği gibi “Ferdun, Hayyun, Kayyûmun, Hakemun, Adlun, Kuddûs” den başka, Rahman, Rahîm, Hannân, Mennân, Melik, Selam, Mü'min, Müheymin… gibi isimler de İsm-i A'zam olarak rivayet edilmiştir. Ayrıca, tek bir isim şeklinde değil de ayet ya da izâfet terkibi olarak zikredilen “Bedîu's-semavâti ve'l-arz”, “Zü'l-Celâli ve'l-İkrâm”, “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine'z-zâlimîn” ve Ayetü'l-kürsî gibi İsm-i A'zam olduğu söylenen başka rivayetler de vardır. Bunlar İsm-i A'zam'ın tecellî alanı mı, bunlarda mı tecelli etmiş; yoksa bunların içinde geçen Cenâb-ı Hakk'ın mübarek isimleri mi İsm-i A'zam? Bu, sadece Allah Teâlâ'nın bileceği bir meseledir.

Aslında, biz Esmâ-i İlâhiye'nin tamamını bilmiyoruz. Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) bir kimsenin afet ve musibetler dolayısıyla tasalandığında okuması için talim ettikleri duada, “ Allahım, ben Senin kulunum, kullarından bir erkekle bir kadının oğluyum. Perçemim Senin (kudret) elindedir. Hakkımdaki kararın yürürlükte ve takdirin âdilânedir. Senden, kendini isimlendirdiğin, Kitab'ında zikrettiğin, mahlûkatından herhangi birine öğrettiğin veya gayb ilminde kendine tahsis ettiğin (kimseye bildirmediğin) her ismin hürmetine… Kur'an'ı kalbimin baharı, gözümün nuru, hüzün, gam ve tasamın gidericisi kılmanı diliyorum. ” buyuruyor.

Demek ki, sadece bir insanın bildiği, yalnız bir kitapta zikredilmiş, tek bir salih kul, cin veya meleğe bildirilmiş ya da nezd-i Uluhiyette mazhar-ı isti'sâr olmuş (kimseye bildirilmeyip ilm-i İlâhîye has kılınmış) isimler de vardır.

Ayrıca, siz muztar kaldığınız ve ihtiyaç hissettiğiniz zaman herhangi bir lafızla Cenâb-ı Hakk'a çağrıda bulunursunuz. Söylediğiniz lafız ne olursa olsun, o içinizin sesi ve gönlünüzün ifadesiyse hiç farkına varmadan o gizli bırakılmış isimlerden birini ya da İsm-i A'zam gibi kabul edilecek bir ismi telaffuz edebilirsiniz. Mesela, “Ben bâis-i fakîrim, Sense düşkünlerin elinden tutan.” dersiniz. Esmâ-i İlâhiye'de bunun karşılığı bir isim bilmiyoruz ama belki bu da onlardandır. Mesela, “Ben muztar-ı muhtacım, muztar olanların ızdırarını gideren de Sensin.” dersiniz ve bunu Cevşen'de geçen “Fârice'l-hemm, Kaşife'l-ğamm” yerinde kullanabilirsiniz. Eğer samimi ve gönülden iseniz Cenâb-ı Hak dilinizin bağını çözer ve farkına varmasanız da size İsm-i A'zam'ı söyletir. Fakat diliniz gönlünüze tercüman olmuyorsa, İsm-i A'zam'ı da söyleseniz, o işin bir yanını eksik bırakmış olursunuz.

İşte bundan dolayı, hak dostları, yalvarış ve yakarışların ancak sıdkla edâ edildiği ölçüde “İsm-i A'zam”a iktiran etmiş gibi, rahmet arşına ulaşacağını ve hüsn-ü kabûl göreceğini söylemişlerdir.. evet samimiyet, sıdk ve sadâkat âdetâ İsm-i A'zam iksiri gibi tesir eder. Bayezid-i Bistâmî, kendisinden İsm-i A'zam'ı soranlara: “Siz, Allah'ın isimleri içinde İsm-i Asgarı (en küçük isim) gösterin, ben de size İsm-i A'zam'ı göstereyim” der ve ilâve eder: “ Bence İsm-i A'zam tesiri yapacak bir şey varsa, şüphesiz o da sıdktır; sadâkatle hangi isim okunsa, o İsm-i A'zam olur.

Evet, insan Cenâb-ı Hakk'a samimi teveccüh etmeli ve Esmâ-i İlâhiye'yi, Sıfat-ı Sübhaniye'ye yanaşma hususunda çok önemli bir merdiven olarak değerlendirmeli. Zât-ı Ulûhiyeti tanımanın, ancak Esmâ-i İlâhiye'yi bilmekle mümkün olacağını kabul etmeli. Bütün kalbiyle onların arkasına düşmeli. Bir gönül insanı olarak bu isimleri bilmeli ve zikretmeli.

Ucuzcuların bir şey elde edeceklerine hiç bir zaman inanmadım/inanmıyorum. Mesela, ucuzcuların Kadir gecesinden tam olarak istifade edeceğine inanmıyorum. Onlar, bütün bir sene beklesinler; sadece Ramazan-ı Şerif'in yirmiyedinci gecesini ihya etsinler ve böylece Cenab-ı Hakk'ın Kadir gecesini layık-ı vechiyle değerlendiren insanlara lutfettiği eltâf-ı İlâhiyeye mazhar olsunlar.. olacak şey değildir bu. Onun için Ebu Hanife, -ki kanaat-i acizâneme göre, Hakîkat-ı Ahmediye'yi en iyi temsil eden insan odur- diyor ki, “Kadir gecesi sadece belli gecelerde değil, senenin üçyüz altmış küsur günü içindeki her bir gecede aranmalıdır. Siz üçyüz altmış küsur geceyi kemâl-i hassasiyetle ihya ederseniz, Allah Teâlâ'da o samimi yüreğinize iltifatlarda bulunur.”

Fahr-i Kâinât Efendimiz, Kadir gecesinin vaktini biliyordu. Fakat bir gün “Kadir gecesinin hangi gün olduğunu söyleyecektim; dışarıya çıktım, baktım ki iki insan birbiri ile münakaşa ediyor. Onlarla meşgul olurken Kadir gecesi bana unutturuldu." buyurmuştu; buyurmuş ve bu sözüyle hem mü'minler arasındaki en ufak bir ihtilaf ve kavganın kendisini nasıl derinden yaraladığını ve hem de Kadir gecesinin gizli kalmasında bir hikmet-i ilahiye bulunduğunu işaret etmişti. Efendimiz döneminde Kadir gecesi, Ramazan ayının yirmi yedinci gecesine rastlamıştı ve daha sonra da Rasul-ü Ekrem aleyhisselam onu Ramazan-ı Şerif'in son on gününde, tek gecelerde aramayı tavsiye buyurmuştu.

Her geceyi Kadir, her kişiyi Hızır bil. ” vecizesi de kısa ama pek şümullü bir sözdür. Evet, Hızır (a.s.) da insanlar arasında gizlidir. O, Yasir midir, Mustafa mıdır, Abdürrahîm midir, Abdurrahman mıdır?.. bilemezsiniz. Fakat, siz herkese saygılı olur, her muhtaca yardım eder, herkesin elinden tutar, bütün insanlara sadrınızı-sinenizi açarsanız bir gün ehl-i imandan bir Hızır'a rastlarsınız ve sizin de gönül bahçeniz yeşerir. İşte, Cenâb-ı Hak, her geceyi Kadir bilme ve her ferdin Hızır olabileceğine inanma mülahazasına bağlı kalmamız; bu hususta sürekli dikkatli davranmamız ve metafizik gerilimde bulunmamız için bu ikisini gizlediği gibi İsm-i A'zam'ı da Esma-i İlahiye arasında gizleyerek bizi o mevzuda da hüşyar ve müteyakkız olmaya tevcih etmiştir. Ve böylece, nazarlarımızı kendi gönlümüze yönlendirmiş; ister Cevşen, ister Celcelûtiye okuyalım, isterse de İmam-ı Gazalî'nin İsm-i A'zam diye rivayet ettiği “Ferdun, Hayyun, Kayyûmun, Hakemun, Adlun, Kuddûs” isimlerini zikredelim.. yani, O'na el açarken hangi isimleri şefaatçi yaparsak yapalım, samimiyet, sıdk ve sâdakat içinde olmamız gerektiğini irşad buyurmuştur.

Evet, Allah'a yürekten bir bağlılık yoksa zor bulursunuz Kadir'i, Hızır'ı ve İsm-i A'zam'ı. Bunlar, ancak kendi gönlünüzde sıdk ve sadakati yakaladığınız; ardına düştüğünüz şeyi önce kendi gönlünüzde arayıp bulduğunuz zaman sır perdelerini açar size. İçinizde hazırcılık mülahazası varsa; “hemen bulayım, hemen diyeyim, hemen elde edeyim.” duygusuna bağlı iseniz daha çok beklemeniz gerekecektir.

Bu mevzuyu da şimdilik, bizim de ölçü olarak kabul ettiğimiz cümleyi bir kere daha tekrar ederek bitireyim: “ Siz, Allah'ın isimleri içinde İsm-i Asgar'ı gösterin, ben de size İsm-i A'zam'ı göstereyim

İnsan-Esmâ-i İlâhiye Münasebeti

'İnsan yaptığı işte ne ölçüde esmâ-i ilâhiye ile münasebet halinde ise, neticede elde ettiği faydalar da aynı nisbette olacaktır' deniliyor. Nasıl izah edilebilir?

İnsan, esmâ-i ilâhiyenin bir nokta-i mihrakiyesi ve bir yörüngesidir. Bütün insanlar, alâ külli hâl' Cenâb-ı Hakk'ın isimlerine mazhardırlar. Ancak bu isimlerden bazıları, insanda 'gâlip isim' olarak tecelli eder ve bu gâlip isim insandan insana da değişiklik arz eder.

Konuya ışık tutması açısından Efendimiz (s.a.s.)'in 'Ben enbiyâ-yı izâm arasında Hz. İbrahim'e benzerim; Hz. Ömer, Hz. Nuh ve Hz. Musa'ya; Hz. Ebû Bekir de Hz. İbrahim ve Hz. Mesih'e benzer' sözlerini örnek verebiliriz. Nebiler Serveri (s.a.s.)'nin, kendisini Hz. İbrahim'e; Hz. Ömer'i, Hz. Nuh ve Hz. Musa'ya; Hz. Ebû Bekir'i de Hz. İbrahim ve Hz. Mesih'e benzetmesi; ahlâk, huy, karakter, yapı, duygu, düşünce ve insanlarla münasebet açısından milimi milimine bir benzetme demek değildir. Bu sözler, 'Efendimiz (s.a.s.), Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer illa da birine benzetilecek olursa, bu şahıslara benzetilmelidir' mânâsını taşır. Benim burada esas vurgulamak istediğim farklılık, başta Kur'ân-ı Kerim olmak üzere, Sünnet-i Sahiha ve evliyaullahın ilham ve keşif kaynaklı ifadelerinde ortaya konmaktadır: Hz. İbrahim'de haliliyet, Efendimiz (s.a.s.)'de ise habibiyet hakimdir ki, bu da bize, nebiler dahil, Cenâb-ı Hakk'ın her insanda farklı, gâlip ve hâkim bir isminin tecelli ettiğini göstermektedir.

Mevlânâ'nın dediği gibi, insanlar ve insanların içinde birer çiçek mahiyetindeki bu başyüce kametler, Cenâb-ı Hakk'ın esmâ hazinesini aksettirir. Esmâ-i İlâhiye, kâinatın bağrında gizli bir definedir ve bu define, insanı bir damar ve kanal halinde Zât-ı Ulûhiyetin mârifetine götürür. O kenzin bir ucu da, fihrist olarak insanın mahiyetine dercedilmiş bulunmaktadır.

Sığmam dedi Hak arz u semaya Kenzen bilindi dil madeninden. (Hz. İ. Hakkı)

mısraları, bu mânâyı ne güzel ifade eder!

Öte yandan insanda hâkim olan bu isimler, seyr-i rûhânî ile hükümlerini icra ede ede daha belirgin bir hale gelirler. Tasavvufî bir üslupla ifade edecek olursak, daha sonra hangi isim insanda hâkimse, o isme, mürebbi mânâsına o zatın Rabbi denir. Mesela, bir insanda 'Cemil' isminin hâkim olduğu takdirde Cemil isminin terbiyesinde yetişen ve seyr ü sülûkünü tamamlayan insanın Rabbi, yani mürebbisi, Cemil ismi olur.

İnsanda hâkim olarak tecelli eden bazı isimlerin, insanın mânevî terakkisi adına da birtakım hususiyetleri vardır. Örneğin 'Vedûd' ismine mazhar olan zatlar, umumiyetle sekr içinde yaşar ve âdeta ellerinde İlahî aşk kâseleriyle kâinât meşherinde hep mest ü mahmur dolaşırlar. İşte bu hâl, o isme mazhariyetin bir ifadesidir. Sekir içinde yaşamak, mutlak büyüklük demek değildir. Her zaman onlardan daha büyük kametler olabilir; ancak, bahsini ettiğimiz insanlar, enbiya-yı izam gibi veya velayet-i kübrayı temsil eden Sahabe-i Kirâm gibi tam yakaze ve temkîn insânı değillerdir.

Zannediyorum, Hz. Ebû Bekir (r.a) kadar Allah Resûlü'nü seven ikinci bir insan yoktur. Oysa ki, canından daha çok sevdiği Efendisi vefat ettiği zaman, o büyük temkin insanı, üzüntü ve kederden bayılıp kalması, kendini yerden yere vurması gerekirken, hiç kimsenin söylemeye cesaret edemediği, 'Her kim Hz. Muhammed'e inanıyorsa -yani ölmez zannediyorsa- işte o öldü. Her kim de Allah'a inanıyorsa bilsin ki O, Hayy ve Bâki'dir.' sözlerini söyleyerek, insanları temkine davet etmiştir. İşte bu durum bir temkin insanı olmanın ifadesidir. İnsan ağlayıp sızlayabilir, ama sürekli temkinli, dikkatli ve teyakkuz içinde olmak, ayrıca Allah'ın, her lâhza, her yerde hâzır ve nâzır olduğu şuuru ile yaşamak.. evet işte bu hâl, Cenâb-ı Hakk'ın, sadece kullarından bazılarına bahşettiği isimlerinin birer tezahürüdür.

Her insanın mayasında hâkim unsur olan bu isimler, tecelli ettikleri insanın benliğinde de bir ip ve bir hat gibi kendilerini hissettirirler. Bunu bazıları keşfen, bazıları da etrafındakilerle kendilerini mukayese ederek onlarla kendisi arasındaki farkı, kavrayabilir. Hiç olmazsa vicdanıyla sezebilir.

Evet, insan esmâ-i İlahiye ile münasebettardır. Onun esmâ-i İlahiyeye dayanarak, kendisinde hâkim olan ismi vird edinip her gün çekmesi, o insanın dualarının kabulüne ve mânevî terakki adına ilerlemesine vesile olabilir.

İnsanın kendi mahiyetine konan esmânın hususiyetlerini, renklerini aşması mümkün değildir. İnsan, ister esmâya sığınsın, ister varlık içindeki tecellilerini değerlendirsin, o ancak bir yere kadar ulaşabilir.. evet herkesin bir arş-ı kemâlâtı, bir münteha noktası vardır. O, kabiliyetlerini kullanarak o noktaya ulaşınca, 'Artık benim ilerleyecek hiçbir şeyim yok, ben de müntehaya ulaştım.' der.. der ve müntehaya ermiş olmanın haz, neşe ve zevklerini duyar. Kendi müntehasından başka müntehaların olup olmadığını da bilemediğinden, kendi zirvesinin zevklerini müntehiyâne bir hisle duyar. İnsanın cennetteki hali de böyledir. Orada herkes halinden memnundur ve hiç kimse şikâyette bulunmaz. Burada sabır ve tahammülle elde edilmeye çalışılan mazhariyetler, orada mahiyetin açık olduğu terakkiyi sonuna kadar yakalamış olmakla elde edilir. Başı kendi arş-ı kemalâtının kubbesine değen bir insana, 'Mahlûkat içinde senden daha büyük var mı?' diye bir soru yöneltilse, 'Ben çevremde görmüyorum. Şayet varsa benim bilmediğim âlemlerdedir.' şeklinde cevaplandırır. Çünkü o insan, kendi arş-ı kemâlâtının zirvesindedir. Onun için İmam Rabbani'ye kadar gelen pek çok veli, kendini velilerin en büyüğü olarak görmüştür. Bu açıdan insanın, mazhar olduğu esmânın terakkisi ile de çok alâkası vardır.

İnsanın terakki adına vird-i zeban ettiği esmânın, yine onun, mahiyet, kabiliyet ve gerçek kimliği ve Allah tarafından onun mahiyetine konan renklerle çok alâkası vardır. Mesela ben, ne kadar çok istesem de bir başkasının seviyesini yakalamam mümkün değildir. Çünkü o, doğrudan doğruya duru ve berzahsız esmâ-i İlahiye, sıfat-ı İlahiye ve şe'n-i Rububiyet'e açık bir insandır ve âdeta peyke binmiş gibi Allah'a yükselir. Bu hakikat, 24. Söz'deki Zühre, Katre, Reşha meselelerinde ifade edilmiştir. Zühre yırtılsa, dökülse ve parçalansa da güneşle olan münasebetini değiştiremez. Çünkü güneş, onun renklerinde istihale ederek kendisini ona hissettirir. Yine katre, ne yaparsa yapsın bir reşhanın güneşle münasebetini yakalayamaz. Çünkü o bir cisimdir ve onu, ancak gözbebeğinin içine alabilir.

Hâsılı, esmâ-i İlâhi çok önemlidir ve kat'iyen ihmal edilmemelidir. Fıtratlarda hâkim olan isim tesbit edilerek o vird edinilmelidir. Susuzluktan yanmış ve kavrulmuş bir insan suyu nasıl yudumlarsa, esmâ-i İlâhi de öyle yudumlanmalıdır. Böylece her insan, mânevî terakkisi adına adım adım yükselir ve kendi kemâlatının arşına ulaşır.

Zat, şuunat, sıfat, esma ve efal-i ilahiye

Allah'ın Zatı

Allah'ın sonsuz kemaldeki zatı, insanın sınırlı aklıyla idrak edilemeyecek kadar yücedir. Zira akıl ve idrak O'nun insana bir hediyesidir ve mahluk olan bu sermaye ile Allah'ın ancak varlığı bilinebilir, ama zatının hakikati idrak edilemez.

Mahluk olan şey mutlaka sınırlıdır. Bir başlangıcı olduğu gibi, bir nihayeti de vardır. Mesela, göz mahluk olduğu gibi, görme sıfatı da mahluktur ve her ikisi de sınırlıdır. İnsan, bütün cisimleri göremediği gibi, kâinatta faaliyet gösteren kuvvetleri, bedenlerde vazife gören ruhları, bu âlemi dolduran melekler dünyasını da göremez. Göz gibi akıl da bir mahluktur. Allah'ın sıfatları ise sonsuzdur. Sınırlı olan, sonsuzu ihata edemez, kavrayamaz.

Hakikat-ı mutlaka, mukayyed enzar ile ihata edilmez. ( Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Üçüncü Şule. )

Mutlak , kayıt altına alınamayan, kendisine bir sınır biçilemeyen demektir. "Enzar", "nazar" ın çoğuludur, nazar ise, çoğu zaman, akıl manasına kullanılmaktadır. Allah'ın bütün sıfatları mutlaktır, sonsuzdur. Bu sıfatların kayıtlı ve mahluk olan akılla, hakkıyla idrak edilemeyeceğini her müstakim akıl, kabul eder. Sıfatı hakkıyla idrak edilemeyenin, zatının da mahiyetiyle bilinemeyeceği çok açıktır.

Allah'ın zatı hakkında ne düşünülse, bu düşünce aklın bir mahsulü olacaktır. Akıl mahluk olduğu gibi, düşündüğü şey de mahluk olur. Onun zatının kutsi mahiyetini ancak kendisi bilir.

Allah, bizleri imana, marifete, muhabbete götürecek pek çok duygularla, cihazlarla ve latifelerle donatmış. Bu yaratılışımız sayesinde pek çok hakikatlere muhatap olabiliyoruz. Bunlardan birisi de Allah'ın zatının bilinmezliğidir, zira bedenimizde tasarruf eden ruhumuzun bile mahiyetini bilmekten aciziz.

Şuunât-ı İlahiye

Şuunât, şe'nin çoğuludur. Şe'n için "hâl, kabiliyet, istidat" gibi manalar veriliyorsa da bunları ilahi hakikatlere aynen uygulamak, insanı yanlış düşüncelere ve batıl hayallere götürebilir.

Nur Külliyatı'nda, şuunât konusunda iki mühim açıklama görüyoruz.

Birisi: Hâlıkiyet, hâkimiyet, mâlikiyet... için şuunât denilmiştir. Yani Allah, hâlıkiyet, mâlikiyet, rububiyet, rahîmiyet, rahmâniyet sahibi bir zattır. Bütün bunlar Allah'ın şuunâtındandır.

Hâlıkiyeti misal alarak şöyle söyleyebiliriz:

Halk (yaratmak) bir fiildir. Hâlık (yaratıcı) isimdir. Hâlıkiyet (yaratıcılık) ise şe'ndir.

Allah vardı ve hiçbir şey yoktu. (bk. Buhari, Bed'u'l-halk, 1.)

kutsi hadisini düşünelim. Henüz hiçbir mahluk yokken, yine Allah'ın hâlıkiyeti, yani yaratıcılık vasfı var idi. Ama Hâlık ismi, ancak mahlukatın yaratılmasıyla tecelli etmiş oldu.

Kâinat yaratılmadan da Allah bütün esmaya sahipti. Yani Rezzâk 'tı, Muhyî idi, Mümît idi. Bu isimlerini kâinatı yaratmakla tecelli ettirdi.

Nur Risaleleri'nde, şuunâtla ilgili diğer mühim bilgi, "lezzet-i mukaddese", "sürur-u münezzeh" gibi ifadelerle dikkatimize sunulur. Bu ince ve derin hakikatleri, insan aklına bir derece yaklaştırmak için de şöyle bir misal verilir:

Bir sultanın bütün muhtaç ve fakir raiyetini bir gemiye bindirdiği ve onları o gemide seyahat ettirerek her türlü ihtiyaçlarını gördüğü, yedirdiği, içirdiği anlatılır. Ve o sultanın, o muhtaç raiyetinin sevinmelerinden de bir haz duyduğu ifade edilir. Ve Allah'ın bütün canlıları bu dünya gemisinde yedirip içirmekten ve her türlü ihtiyaçlarını görmekten kendine has ve mahlukatın her türlü lezzet telakkilerinden münezzeh bir "lezzet-i mukaddesesi" olduğu nazara verilir. İşte bu lezzet-i mukaddese ilahi şuunâttandır.

“... Allah muhsinleri sever.” (Bakara, 2/195) “... Allah kâfirleri sevmez.” (Âl-i İmran, 3/32) “... Allah zalimleri sevmez.” (Âl-i İmran, 3/57)

gibi ayet-i kerîmeler de bize bu ilahi şuunâtı ders verirler.

Sıfat-ı İlâhiye

Cenâb-ı Hakk'ın zatı gibi mukaddes sıfatları da kemâliyle idrak edilemez; ama o sıfatların varlıkları ve sonsuz oldukları bilinir.

Allah'ın subutî sıfatları şunlardır: Hayat, ilim, irade, kudret, sem' (işitme), basar (görme), kelam ve tekvin (var etme).

Bu sıfatların hepsi ezelî, hepsi ebedî, hepsi sonsuz ve hepsi mutlaktır. Bunlarda ne bir azalma ne de artma düşünülebilir.

Hayat sıfatı ezelde ne ise ebedde de aynıdır. Bizlere hayat bahşetmesi, Allah'ın ihya (hayat verme) fiiliyledir.

Allah'ın bir sıfatı "ilim" dir. Ne kadar varlık yaratırsa yaratsın, onlara ne kadar hikmetler, manalar takarsa taksın, onun ilim sıfatında bir değişme düşünülemez.

İlahi sıfatlardan bir başkası, "irade" dir. Allah'ın iradesi de diğer sıfatları gibi mutlaktır ve küllîdir. Mutlak olmasının manası, onun iradesini kayıtlayacak bir başka iradenin söz konusu olmamasıdır. İlahi iradenin küllî olması ise, sonsuz işlerin hepsini "birlikte irade etmesi" demektir.

Bilindiği gibi, insanın iradesi cüz'îdir, yani bir anda ancak bir şey irade edebilir; onu irade ettikten sonra ikinci bir şey irade etmesi mümkün olur. Şu varlık âleminde, bir anda birbirinden farklı hatta bazen birbirine zıt, sonsuz faaliyetler icra edildiğine göre, bunların irade edilmeleri de birliktedir, beraberdir, sıra ile değildir.

Allah'ın bir diğer sıfatı, "kudret" tir. Allah, atomlardan galaksilere, çiçeklerden cennet bahçelerine kadar her şeyi sonsuz kudretiyle yaratmıştır.

İlahi sıfatlardan bir diğeri "basar" , yani görme, biri de "sem' " yani işitmedir. Maddeden münezzeh olan Allah'ın görmesi ve işitmesi, göz, kulak gibi vasıtalardan münezzehtir. Bütün sesleri birlikte işitir, bütün eşyayı beraber görür.

"Kelam" sıfatına gelince, Allah'ın diğer sıfatları gibi bu sıfatı da sonsuzdur, küllîdir, mutlaktır.

Beyni, konuşma merkezini, ağzı, dili yaratan ve insanı böylece konuşturan Allah, meleklerini bunların hiçbiri olmaksızın konuşturur. Keza, insana da rüya âleminde, bu aletlere ihtiyaç olmaksızın konuşma imkânı verir. Allah'ın zatı, mahlukatın zatlarına benzemediği gibi, kelam sıfatı da onların konuşmaları cinsinden değildir.

"Tekvin" sıfatı, Allah'ın her irade ettiği şeyin, varlık sahasına hemen çıkması manasına gelir.

Not: İtikad mezheplerimizden Maturidî mezhebine göre tekvin Allah'ın bir sıfatıdır. Eş'ari mezhebinde ise tekvin sıfatı irade ve kudret sıfatlarıyla birlikte düşünülmüştür. Buna göre sübutî sıfatlar Maturidi'de sekiz, Eş'ari'de yedidir.

Ef'âl-i İlâhiye (İlahi Fiiller)

İlahi isimlerden bir kısmı, fiilî isimlerdir. Yani bu isimler bir fiile dayanırlar. Bazıları ise fiilî değildirler. Mesela, Vahid ismi Allah'ın birliğini ifade eden bir isimdir ve herhangi bir ilahi fiile dayanmaz. Kadîm ismi de öyle, o da Allah'ın evveli olmadığını ifade eder ve hiçbir fiile dayanmaz. Fakat mesela, Müzeyyin ismi tezyin (süsleme) fiilinden gelmektedir. Keza Musavvir ismi de tasvir (suret verme, şekillendirme) fiiline dayanır.

Cenâb-ı Hakk'ın fiilleri sonsuz olduğu gibi fiilî isimeri de sonsuzdur. İlahi fillerden birkaç misal: Halk (yaratma), tanzim (nizama, düzene koyma), tekmil (kemâle erdirme), tenvîr (nurlandırma), terzîk (rızıklandırma), imâte (ölümü verme), ihya (hayat verme), in'am (nimetlendirme),..

Bu umumî fiillerin, - tabiri caizse - bir de alt şubeleri vardır. Bunlara bakıldığında, ilahi fiillerin sonsuzluğu daha iyi anlaşılır. Mesela, terbiye bir tek fiildir, ama sayısız denilecek kadar çok şubeleri vardır. Bütün âlemlerin terbiyesinden, semanın terbiyesine, arzın terbiyesine, insanın terbiyesine, gözün, kulağın, ağzın, midenin terbiyelerine, alyuvarların, akyuvarların, bakterilerin, mikropların terbiyelerine kadar nice farklı terbiye tarzları vardır.

Diğer fiiller de bu şekilde düşünülebilir.

Esma-i Hüsna

Allah'ın bütün isimleri, ilahi sıfatlardan birine dayanır. Mesela, Alîm ismi sıfat-ı sübutiyeden "ilim" sıfatına, Kadîr ismi "kudret" sıfatına, Mütekellim ismi "kelam" sıfatına dayanır.

Keza, Evvel ismi, sıfat-ı selbiyeden "kıdem" sıfatına, Ahir ismi, "beka" sıfatına dayanır.

Bazı İslami kaynaklarda ilahi isimlerden, sıfat diye söz edildiği görülür. Mesela, Kerîm , Allah'ın bir ismidir. Aynı zamanda Allah'ı kerem sahibi olarak vasıflandırması cihetiyle de sıfat vazifesi görür. "Kerîm Allah" dediğimiz zaman, Kerîm ismini sıfat makamında kullanmış oluruz.

İlahi isimlerden çoğu fiilî sıfatlara dayanırlar. Hâlık ismi, yaratma fiiline; Muhyî ismi ihya (hayatlandırma) fiiline; Musavvir ismi sûret verme fiiline; Mümit (ölümü verici) ismi imâte (ölümü verme) fiiline dayanır.

Allah'ın zatı güzel olduğu gibi, bütün zatî isimleri de güzeldir.

Sıfatları güzel olduğu gibi, bu sıfatlardan doğan sonsuz fiilleri de güzeldir. Ve bu fiillere dayanan "fiilî isimleri" de güzeldir.

Bu sırra eren kâmil insanlar, “Kahrın da hoş, lütfun da hoş.” demişlerdir. Zira Kahhâr ismi de güzeldir, Latîf ismi de.

Bu kısa açıklamadan sonra, "zat, şuunât, sıfat, fiil, isim" münasebetinden söz edelim:

Nur Külliyatı'nda bu önemli konu defalarca işlenmiş ve misallerle izah edilmiştir. Bunlardan birisinin sonunda şu hüküm cümlesine yer verilmiştir:

İşte bütün âlemdeki âsâr-ı sanat ve bütün mahlukat, her biri birer eser-i mükemmel olduğundan, her biri bir fiile ve fiil ise isme, isim ise vasfa ve vasıf ise şe'ne ve şe'n ise zata şehadet ettikleri için; masnuat adedince bir tek Sâni'-i Zülcelâl'in vücub-u vücuduna şehadet ve ehadiyetine işaret ettikleri gibi; heyet-i mecmuası ile silsile-i mahlukat kadar kuvvetli bir tarzda bir mi'rac-ı marifettir. ( Sözler, Otuz Üçüncü Söz, On Sekizinci Pencere. )

Buna göre, mahlukatı tefekkür ederken takip edeceğimiz sıra şöylece ortaya konulmuş oluyor: Eser, fiil, isim, sıfat (vasıf), şe'n, zat.

Allah'ın, bir mahluku yaratmasında ise bu sıra şu şekli alıyor: Zat, şe'n, sıfat, isim, fiil, eser.

Bir hadis-i kutside şöyle buyruluyor:

Ben gizli bir hazine idim, bilinmeye muhabbet ettim (bilinmek istedim) de kâinatı yarattım. (bk. Acluni, Keşfü'l-Hafa, II, 132.)

Bu kutsi hadisin ışığında şöyle diyebiliriz: Bu varlık âleminin yaratılmasında ilk safha, Allah'ın bilinmeye muhabbet etmesidir. Bu ise ilahi şuunâttan bir şe'ndir.

Bu ilahi istekten sonra, kâinatın yaratılması irade edilmiştir, irade ise bir ilahi sıfattır. Bu irade ile birlikte kudret, ilim gibi bütün sıfatların, tabiri caizse, faaliyet göstermesi söz konusudur. Demek ki sıfatları faaliyete geçiren şuunâttır.

Sıfatlar belli sayıda olmakla birlikte bunlardan sonsuz fiiller zuhur etmiştir ve bu fiillerden her birisi, Allah'ın, ezelden beri var olan bir ismine dayanır. Terbiye fiilinin Rab ismine dayanması gibi.

Şu var ki, henüz hiçbir varlığın yaratılmadığı dönemde de bu isimler var idi, ama tecelli etmemişlerdi. Mahlukatın yaratılmasıyla tecelli eden isimler, fiilî isimlerdir; Rezzak, Hâlık, Muhyî, Mümit gibi...

Zati isimlerin varlığına bu âlemde birçok delil varsa da bu, "tecelli" demek değildir. Mesela, Kadîm ismi hiçbir şeyde tecelli etmez. Çünkü evveli olmamak ancak Allah'a mahsustur. Ama biz, eşyanın evvellerine bakarak bunları yaratan Allah, kadîmdir, ezelîdir deriz. Yani, Allah'ın Kadîm ismini eşyanın evvellerinde okuyabiliriz, fakat bu bir tecelli değildir.

Allah'ın en mükemmel eseri, insan ruhudur. Bu ilahi mucizede, nice ilahi hakikatlerin birtakım işaretleri mevcuttur. Mesela, insan kendi kudretini tefekkür ederek, ilahi kudretin varlığını bilebilir; ancak, kudretinin mahluk olduğunu, ilahi kudrete sadece işaret ettiğini ve o kudrete benzemediğini da hatırından çıkarmaz.

Malum olduğu üzere, haritadaki bir işaret bir şehri gösterir, ama o işarette şehrin binalarını, caddelerini, büyüklüğünü, şeklini bulamayız; sadece o şehrin varlığından haberdar oluruz, o kadar.

İnsanın sıfatları ve şuunâtı da böyledir.

İnsan bir fakiri gördüğünde içinde bir merhamet ve acıma duygusu uyanır. Bu, şuunâta misaldir. Sonra ona yardım etmeye karar verdiğinde, irade devreye girmiş ve böylece sıfatlara intikal edilmiştir. Elini cebine sokması da yine bir sıfat olan kudretle gerçekleşir. Fakire sadaka vermek üzere elini uzatması bir fiildir, sadaka verme fiili. Herkes bir fakiri görebilir, ama sadaka vermeyebilir de. Sadaka vermek, ancak cömert insanların işidir. Demek ki, cömertlik vasfını taşıyan insanlarda, sadaka verme fiili gerçekleşiyor. Sonunda, fakirin eline paranın değmesiyle, iş tamamlanmış oluyor.

İşte insan, bu istidadı, bu kabiliyeti sayesinde, ilahi şuunâtı, sıfatları ve fiilleri bir derece tefekkür edebiliyor.

Son olarak Nur Külliyatı'ndaki şu hayatî tavsiye üzerinde de kısaca durmak isteriz:

Şeriat ve sünnet-i seniyenin ahkâmları içinde cilveleri intişar eden esma-i hüsnanın her bir isminin feyz-i tecellisine bir mazhar-ı câmi' olmağa çalış..." (bk. Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal. )

Buna göre ilahi isimlere mahzar olmanın ve onlardan feyiz almanın en sağlam yolu, Kur'ân'a ve sünnete uymaktır. İnsan, ilahi emirlere uyduğu, yasaklardan kaçındığı ve bu konuda en büyük rehber olan Allah Resûlü'nün (asm) sünnetine ittiba ettiği ölçüde, ilahi isimlerin tecellilerinden feyiz alır.

Nur Müellifi, "mazhar-ı câmi" olmaktan söz ediyor ve bunun için çalışmak gerektiğini söylüyor. Bir mahluk, ne kadar çok isimden ne ölçüde feyiz alırsa, derecesi, şerefi, rütbesi o nispette yükselir. Bir misal verelim:

Bir âlimde Allah'ın Alîm ismi tecelli etmiştir. Bu âlim fakirleri doyurduğunda Rezzâk isminden de ayrı bir feyiz alır. Kendisine karşı işlenen bir hatayı affettiğinde ise Ğaffar ismine mazhar olur. Bütün bunlar kulun kendi cüz'î iradesiyle yapabildiği işlerdir ve "mazhar-ı câmi olmaya çalış" denilmesi de bundandır. Yoksa her organımızın ve her duygumuzun ilahi ilim ve kudretle yaratılmalarında bizim hçbir hissemiz yoktur. Onları ancak tefekkür etmekle feyz alabiliriz.

Vahidiyet umumî, Ehadiyet hususî tecellidir

Nur-u tevhid içinde sırr-ı Ehadiyetin inkişafı” hakikatine, “Vahidiyet içinde Ehadiyetin tecellisi” de denebilir. Ancak bir kulun Ehadiyetin tecellisine mazhar olabilmesi için sebeplerden yüzünü çevirip ibadet, itaat ve dua ile tamamen Allah'a yönelmesi gerekir. Peki, Vahidiyet ve Ehadiyetin farkı nedir? Ve bu konunun yaşadığımız süreçle ne ilgisi var ki Hocaefendi her fırsatta bu konuyu hatırlatıyor?

Bu iki sorunun cevabını bugünkü yazımıza bırakmıştık. Önce Vahidiyet ve Ehadiyetin anlamı ve farkları üzerinde duralım.

Tıpkı Fettahiyet, Rezzakiyet, Rahmaniyet gibi Vahidiyet ve Ehadiyet de Esma-i hüsnadan yapılan sıfatlardır. Vahid bir, Vahidiyet birlik; Ehad tek, Ehadiyet de teklik anlamına gelir.

Vahidiyet, Allah'ın birliğinin bütün kâinatta tecelli etmesi, Ehadiyet ise birliğin her varlıkta, her bir hücrede, hatta her bir zerrede ayrı ayrı tezahür etmesidir. Bir bakıma Vahidiyet küllî ve umumî tecelli, Ehadiyet ise cüz'î ve hususî tecellidir.

Risale-i Nur'da bu ifadeler defalarca kullanılır. Bediüzzaman bu iki kavramı şöyle açıklar:

Kâinatın heyet-i mecmuasında tezahür eden haşmet-i Rububiyet, vahdâniyet-i İlâhiyeyi ispat edip gösterdiği gibi, zîhayatların cüz'iyatlarına mukannen (düzenli) erzaklarını veren nimet-i Rabbâniye dahi ehadiyet-i İlâhiyeyi ispat edip gösterir. Vâhidiyet ise, bütün o mevcudat Birinindir ve Birine bakar ve Birinin icadıdır demektir. Ehadiyet ise, her bir şeyde, Hâlik-ı Külli Şeyin ekser esmâsı tecellî ediyor demektir. Meselâ, güneşin ziyası bütün zeminin yüzünü ihata ettiği haysiyetiyle, vâhidiyet misalini gösterir. Ve her bir şeffaf cüzde ve su katrelerinde, güneşin ziyası ve harareti ve ziyasındaki yedi rengi ve bir nevi gölgesi bulunması, ehadiyet misalini gösterir. Ve her bir şeyde, hususan zîhayatta ve bilhassa her bir insanda, o Sâniin ekser esmâsı onda tecellî ettiği cihetle, Ehadiyeti gösterir. (Mektubat, 20. Mektub, 2. Makam, 4. Kelime, 6. Fıkra)

Ehadiyet perdesiz tecelli eder

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, yukarıda ortaya koyduğu tanımları biraz daha açarak şöyle der:

Belki iki nevi tecelliyat ve sıfâtı var: Biri, Vâhidiyet sırrıyla ve vesait ve esbab perdesi altında ve bir kanun-u umumî suretinde tasarrufatıdır. İkincisi, Ehadiyet sırrıyla, perdesiz, doğrudan doğruya, hususî bir teveccühle tasarruftur.

İşte, Ehadiyet sırrıyla, doğrudan doğruya olan ihsanı ve icadı ve kibriyâsı ise, vesait ve esbabın mezâhiriyle görünen âsâr-ı ihsanından ve icad ve kibriyâsından daha büyük, daha güzel, daha yüksektir demektir. Meselâ, nasıl bir padişahın -fakat velî bir padişahın- ki, umum memurları ve kumandanları sırf bir perde olup, bütün hüküm ve icraat Onun elinde farz ediyoruz. O padişahın tasarrufat ve icraatı iki çeşittir:

Birisi, umumî bir kanunla, zâhirî memurların ve kumandanların suretinde ve makamların kabiliyetine göre verdiği emirler ve gösterdiği icraatlardır. İkincisi, umumî kanunla değil ve zâhirî memurları da perde yapmayarak, doğrudan doğruya ihsânât-ı şahanesi ve icraatı, daha güzel, daha yüksek denilebilir.(32. Söz, 2. Mevkıf, 3. Maksat, 5. İşaret)

Mesela, ülkede meydana gelen bir afet üzerine padişahın bütün millete yönelik bir geçmiş olsun ve taziye mesajı yayınlaması vahidiyet tecellisidir. Ancak padişahın katında çok önemli hizmetleri ve kıymetleri olan bazı kimseleri telefonla araması veya bizzat hastanede ya da evlerinde ziyaret etmesi ise ehadiyetin tezahürüdür. Birincisi genel, ikincisi özeldir.

Cenab-ı Hakkın da bütün kullarına ikramda ve ihsanda bulunması Vahidiyet tecellisidir, ancak katında itibarlı veya duası makbul bazı kullarını sıra dışı ikramlara mazhar etmesi ise Ehadiyet tecellisidir.

Celal Vahidiyet, cemal Ehadiyet tecellisidir

Konuyu celal ve cemal bağlamında ele alan Bediüzzaman Hazretleri farklı bir açılım daha getirir:

İsm-i Celâl, alelekser nevilerde, külliyatta tecellî eder. İsm-i Cemal ise, mevcudatın cüz'iyatına tecellî eder. Bu itibarla, nevilerdeki cûd-u mutlak, celâlin tecellîsidir. Cüz'iyatın nakışları, eşhasın güzellikleri cemalin tecelliyatındandır.

Ve keza, celâl, Vahidiyetin tecellîsinden, cemal dahi Ehadiyetin tecellîsinden zahir olur. Bazan da cemal, celâlden tecellî eder. Evet, cemalin gözünde celâl ne kadar cemîldir; celâlin gözünde dahi cemal o kadar celîldir. (Mesnevi-i Nuriye, 10. Risale)

Son üç yazımızda geçen altı sıfatı (celal-cemal, Rahmaniyet- Rahîmiyet, Vahidiyet-Ehadiyet) iki gruba ayırmak gerekirse şöyle diyebiliriz:

  1. Tecellisi umumî ve küllî olanlar: Celal, Rahmaniyet ve Vahidiyet.
  2. Tecellisi hususî ve cüz'î olanlar: Cemal, Rahimiyet ve Ehadiyet.

Yunus (a.s.)'ın yaşadığı hal ve balığın karnından kurtulması bu hakikatlere en zirve misallerdendir. Şimdi konuyla ilgili birkaç örnek daha verelim.

Allah kurtaracak

Sahabe efendilerimizin anlattığına göre, Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) Muharip bin Hasafe oğulları ile savaş yapmıştı. Bu savaş Medine´den iki günlük mesafede bulunan hurmalık bir Necid arazisi idi. Bir ara müslümanlar istirahate çekilmişti. Müşriklerden Gavras bin Haris adında birisi, uyumakta olan Resûlullah Efendimizin başucuna gelip dikilmiş ve kılıcını sıyırarak: “Söyle bakalım ey Muhammed, şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?” diye bağırmıştı. Peygamberimiz de derhal doğrularak: “Allah” cevabını vermişti. Adam korkuya kapılıp kılıcı elinden düşmüş, Peygamberimiz de bu kılıcı eline alarak: “Söyle bakalım, şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?” demişti. Adam: “Sen bilirsin ya Muhammed, sen bana iyilik ve afv ile muamele eyle!” diye yalvarmıştı. Peygamber Efendimiz de adamı serbest bırakmıştı. Daha sonra bu adam kavminin yanına gidip: “Biliyor musunuz, ben bütün insanların en hayırlısı olan zatın yanından geliyorum” diye konuşmuştur.

Bütün mucizeler gibi bu mucize bir Ehadiyet tecelllisidir.

O emrederse ateş yakmaz

Yine Hz. İbrahim (a.s.) ateşe atılınca Allah'ın emretmesi üzerine ateşin onu yakmaması, alevlerin gül bahçesine dönüşmesi, cemalden gelen bir Rahimiyet ve Ehadiyet tecellisidir. İbrahim (a.s.) mancınıktan fırlatılınca, havada ateşe doğru ilerlemeye başladı. Cenabı Hak, Cebrail (a.s.)'a şöyle emretti:

Yetiş! İbrahim havadayken tut! Ona, ‘Ben Cebrail'im, benim yapabileceğim bir dileğin var mı, diye sor.

Hz. Cebrail hemen o anda İbrahim'e yetişti.

Ey İbrahim! Ben Cebrail'im! Allah'ın emriyle sana geldim. Benden ne dilersen dile!

Hz. İbrahim:

Benim dileğim, Allah'adır, sana değildir. Ben O'nun kölesiyim! Ateş de O'nundur! Nasıl dilerse öyle yapsın!

Hz. İbrahim, Allah'tan başka kimseden yardım dilemeyerek, “Ben sadece Allah'tan yardım isterim” dediği için Allah da ona, “Halilim” (dostum) dedi ve adı “Halilullah”(Allah'ın dostu) oldu.

Allah, o zaman ateşe şöyle emretti:

“Biz söyledik: Ey ateş, İbrahim'in üzerine soğuk ve selâmetli ol!” (Enbiya: 69)

Katran Ağacındaki Ekmek

Bediüzzaman Hazretleri yaşadığı bir ikramı şöyle anlatır:

Süleyman isminde mübarek bir misafirim vardı. Benim ekmeğim de ve onun ekmeği de bitiyordu. Çarşamba günüydü, dedim ona: “Git, ekmek getir.” İki saat, her tarafımızda kimse yok ki oradan ekmek alınsın. “Cuma gecesi senin yanında bu dağda beraber dua etmek arzu ediyorum” dedi. Ben de dedim: Tevekkelnâ alâllah, kal.

Sonra, hiç münasebeti olmadığı halde ve bir bahane yokken, ikimiz yürüye yürüye bir dağın tepesine çıktık. İbrikte bir parça su vardı. Bir parça şekerle çayımız vardı. Dedim: “Kardeşim, bir parça çay yap.”

O ona başladı. Ben de derin bir dereye bakar bir katran ağacı altında oturdum. Müteessifâne şöyle düşündüm ki: Küflenmiş bir parça ekmeğimiz var; bu akşam ancak ikimize yeter. İki gün nasıl yapacağız ve bu sâfi-kalb adama ne diyeceğim diye düşünmedeyken, birden bire başım çevrilir gibi başımı çevirdim. Gördüm ki, koca bir ekmek, katran ağacının üstünde, dalları içinde bize bakıyor. Dedim: “Süleyman, müjde! Cenâb-ı Hak bize rızık verdi.”

O ekmeği aldık; bakıyoruz ki, kuşlar ve hayvânât-ı vahşiye, hiçbiri ilişmemiş. Yirmi otuz gündür hiçbir insan o tepeye çıkmamıştı. O ekmek ikimize iki gün kâfi geldi. Biz yerken, bitmek üzereyken, dört sene sadık bir sıddîkım olan müstakim Süleyman, ekmekle aşağıdan çıkageldi. (Mektubat, 16. Mektub)

Bu olay da bütün evliya kerametleri gibi Ehadiyet tecellisine güzel bir örnektir.

Burada ihmal edilmemesi gereken şöyle bir husus vardır: Nur-u tevhid içinde sırr-ı Ehadiyetin inkişafı için sebepleri terk etmek gerekmez. Eğer faydalı olacak bir sebep varsa ona başvurmak gerekir. Ancak bazen bütün sebepler etkisiz hâle gelir. Yukarıda verdiğimiz misallerde olduğu gibi.

İşte Hocaefendinin beş yıldır Nur-u tevhid içinde sırr-ı Ehadiyetin inkişafı konusunu sık sık dile getirmesinin hikmeti budur. Çünkü sebepler etkisiz hâle gelmiş, adeta bütün dünya ya zulmü destekler ya da göz yumar durumda iken biz bütün gücümüzle Rabbimize teveccüh edip rahmet ve cemaline layık hâle gelmeli ve inşallah Ehadiyet tecellisine mazhariyetle kurtuluşa ve huzura ermeliyiz.

İnsanlık âlemi “insanlık” noktasında genel olarak Vahidiyet'i gösterirken; her insan kendi içinde farklı birer âlem ve ayrı bir ruh sahibi olduğu için, ferd bazında Ehadiyete işaret eder. Şöyle bir örnekle konuyu akla yatkın hale getirmeye çalışalım: Bütün insanlar dış görüntü itibariyle, yani organlarımızın aynı yerde olması noktasından bakınca birbirine benzemektedir. Meselâ göz, kaş, kulak, saç, burun vs. bütün uzuvlarımız herkes için aynı yerdedir, yani kafamızdadır ve bu açıdan bütün insanlar birbirine benzemektedir. Ama hiçbir insan sima olarak birbirine benzemez. Hatta organlarda bile farklılıklar vardır, meselâ gözler ve gözlerin bakışı bile farklıdır. İşte bu ortak benzerliğe Vahidiyet, benzerlik içinde benzememezliğe de Ehadiyet tecellisi denir. İşte Vahidiyet içinde Ehadiyet budur. Aynı durumu parmak izleri ile de örneklendirebilirsiniz. Buraya kadar eşyadaki Vahidiyet içinde Ehadiyet tecellisini anlatmaya çalıştık, aynı tecellî hadiseler-olaylar için de geçerlidir.

Ehadiyet-Vâhidiyet

Ehadiyet; birlik, teklik mânâsına gelen “ehad” kelimesinden türetilmiştir. “Bir” demek olan, ferd ve vâhid mânâlarını da ihtiva eden ehad, mâadâyı nefyetmede emsali kelimelerden daha mübalâğalı ve ikincisi olmayan bir rakamdır. Bu itibarla da vâhid kelimesinin isbatta kullanılmasına karşılık ehad lâfzı hep nefiyde kullanılagelmiştir. Ehad, hiçbir şeyin ona, onun da hiçbir şeye nisbeti söz konusu olmayan bir kelimedir ve Zât-ı Ehad u Samed'in has sıfatıdır. Ehadiyet âlemi ise böyle bir sıfatın tecelli ve inkişaf ufkudur. Vâhidiyet sıfâtta iştiraki nefyetmesine mukabil, ehadiyet tam tenzihe bakması itibarıyla Zât-ı Mutlaka ve Sırfe'ye -esmâ ve sıfât mânâları meknî- nazırdır. Hulâsa ehadiyet, bütün kesretlerin kendisinde fena bulup gittiği, bütün lâhutî hakaikin onda meknuz bulunduğu, umum varlığı kamilen tutan, ezeliyet ve ebediyeti birden ifade eden bir hakikat-i mukaddesenin unvanıdır.

Bazılarının zannettiği gibi, ehadiyet mülâhazası ile esmâ ve sıfât-ı sübhaniyenin yok farz edilmesi veya -feteâlâllâhu ammâ yezunnûn- bunların mütelâşi olup gitmesi söz konusu değildir. Söz konusu olan, esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı sübhaniyenin müessiriyet, tecelli ve inkişafları mahfuz, bir zât-ı mutlaka-i sırfe mülâhazasıdır. Buna, ulûhiyet dairesi muvacehesinde, her şeyin kendine bakan yönüyle fani ve mâdum sayılmasına, rububiyet âlemi itibarıyla bütün varlığın O'nun vücuduna bir ayna olmasına, vâhidiyet mertebesinde de esmâ ve sıfât-ı ilâhiyenin bir güneş gibi her şeyi gölgede bırakmasına mukabil, ehadiyet ufkunda Zât-ı Mutlaka'dan başka hiçbir şeyin mülâhazaya alınmaması da diyebiliriz.

Diğer bir yaklaşımla, vâhidiyet tecellisi itibarıyla, esmâ ve sıfâtın ziyası karşısında bütün varlık ve eşyanın, tıpkı güneş karşısında kaybolan semavî cirmler gibi – “ حَقَائِقُ الأشْيَاءِ ثَابِتَةُ ” sözüyle anlatılan gerçek mahfuz ve melhuz- muzmahil olup gitmesine mukabil, ehadiyet mülâhazasında, hakikat-ı nefsi'l-emriyelerine rağmen esmâ ve sıfât dahi “min vechin” gaybet-i mukayyedeye girer ve bütün idrak ve ihsas ufkunu, ehadiyet-i ilâhiye veya sübühât-ı vechin şuaâtı tutuverir; tutuverir de Zât-ı Baht'a göre ağyar sayılan her şey bir mânâda silinir gider. Bu itibarla, ehadiyetten maksat -burada kelâmcıların, sıfât-ı sübhaniyenin, Zât'ın aynı veya gayrı olmaları mülâhazalarına girmeyi gereksiz görüyorum- Zât-ı Mutlaka ve Sırfe'dir. Şöyle ki ehadiyet mülâhazasında, esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı rabbaniye bizzat nazara alınmamakta, his, şuur, idrak ehadiyetin nâkâbil-i idrak olması mülâhazasıyla hayret ve dehşet yaşamaktadır. Vâhidiyette ise bütün merâyâ ve mecâlî, esmâ ve sıfâtın zuhur alanı hâline gelerek her şeyi kaplamaları gibi bir durum söz konusudur.

Lâhut, rahamût, hatta bir mânâda ceberût âlemleri, ehadiyet tecellilerinin -alâ merâtibihim- mahall-i taayyünleridir ve bu âlem, aynı zamanda, münezzeh, müberra, mukaddes lâhut âleminin de “bi gayri keyfin ve idrakin ve darbin min misâlin” mahall-i tecelli ve inkişaf sahasıdır. “Kenz-i mahfî”nin “ لأَعْرَفَ ” ufkunda celâlî ve cemalî açılımı bu mebde-i taayyünle başlamıştır/başlamaktadır. Bu itibarla da bu âlem, bütün izzet, azamet ve kahırların yanında, umum lütufların, ihsanların, hususî iltifatların da mahall-i tevziidir. Ve burası aynı zamanda, Hazreti Zât'ın kendi zâtına, kendi ef'aline, kendi san'at ve âsârına muhabbetini ifade ettiği; edip onu ruhlarımıza duyurduğu; vicdanlarımızı aşk u şevkle şahlandırdığı câmi bir ayine-i “Samed” ve vâhidiyete de bir açılma merhalesidir.

Evet, ehadiyet âlemi, vâhidiyet dairesi önünde hakaik-i ulûhiyet ve esrar-ı sübhaniyenin sırlı bir ifadesi gibidir. O hakaik-i ulûhiyete dair söylenebilecek sırları söyler; söyler de okuyabilen herkes onda esrar-ı “Bismillahirrahmanirrahim” ve “Kul hüve'llâhu Ehad”ı okuyabilir. Yani Allah, ilâhiyetinde vâhid olduğu gibi rububiyetinde de birdir. Keza O, sıfât-ı sübhaniyesinde tek ve yektâ bulunduğu gibi esmâ-i ilâhiyesinde de Ferd ü Samed'dir.. evet Allah, zâtında vâhid, vücudunda vâhid, rahmaniyetinde vâhid, rahimiyetinde vâhid, rezzakiyetinde vâhid, hallâkiyetinde vâhid… bir Vâhid ü Ehad'dir.

Daire-i ulûhiyet, bütün esmâ ve sıfât-ı sübhaniyeyi câmi -İsm-i Zât'ın umum esmâ-i hüsnayı bittazammun ve bililtizam iktiza etmesi bunu göstermektedir- âlemler üstü bir âlemdir ve tecelli sahası itibarıyla da rahamûttan melekûta ve ondan da bittafsil zâhir-bâtın hemen her âlemin menba-i feyezanıdır. Ehadiyet, bir âlem-i münkeşife ve müteayyine, vâhidiyet de ikinci bir âlem-i tafsil ve taayyüniyedir. Bu açıdan ulûhiyette câmi ve şamil celâl edâlı bir cemal, ehadiyette mütesavi bir tecelli-i celâl ve cemal, vâhidiyette ise cemal inkişaflı bir celâlden söz edilebilir. Bu hususta ehadiyete ait hususiyetleri vâhidiyette, vâhidiyete ait hususiyetleri de ehadiyette görüp konuyu öyle yorumlayanlar da vardır. Böyle bir yaklaşım “Bismillahirrahmanirrahim”deki zât, sıfat ve ismin ifade ettikleri mânâya da uygun düşmektedir.

Esmâ ve sıfâtın zuhur ve hafâsı, tabir-i diğerle, münhasıran Hazreti Zât'ın nazara alınması ya da esmâ ve sıfât mülâhazasına iktiran içinde düşünülmesi itibarıyla iki ana merhalenin -bu mütalâa da yine zaman mülâhazasından tecerrüd edememeye bağlı bize ait bir nakîsanın ifadesi- mevcudiyeti söz konusudur:

İlk merhale, esmâ, sıfât ve daha değişik izafât ve itibarların min vechin mülâhazaya alınmadığı ehadiyet meclâ ve aynasıdır ve aynı zamanda zâhir ve bâtının da birleşik noktası sayılmaktadır. Bu itibarla da ona umumiyetle “berzahiyyetü'l-kübrâ” denegelmiştir. “Taayyün-ü evvel” bu merhalenin ayrı bir unvanı, hakikat-ı Ahmediye ise -ehadiyet ve vâhidiyetteki farklı mütalâa türünden, “hakikat-ı Ahmediye” ve “hakikat-ı Muhammediye”yi tercihte de benzer bir mülâhazadan söz edilebilir- en yaygın ve en çok kullanılan isimdir.

İkinci merhale, esmâ ve sıfâtın zuhur, tecelli ve inkişaf alanıdır ki, bu âlem melekût ve mülk şeklindeki tafsilin de nokta-i evvelidir. Vâhidiyet ufku da diyeceğimiz bu merhale, özünde melhuz ve mermuz bulunan kesretin, tecelli-i esmâ ve sıfât karşısında mütelâşi olup gittiği dairedir. “Ayn-ı sâniye” bu dairenin en mâruf unvanı, “menşe-i mâsivâ” tecelli alanı itibarıyla en meşhur adı, “Hazretü'l-Cem” de hususiyetinin sıfatı olarak anılagelmiştir.

Vâhid ve dolayısıyla da vâhidiyet, hâricen ve zihnen terkip, taaddüt ve bunları gerektiren ya da bunların gerektirdiği cismaniyet, tahayyüz gibi durumlardan, müşareket, mümaselet gibi şaibelerden münezzehiyetini ve sıfatı bulunduğu Hazreti Mevsuf'un bütün vücuhuyla vâhidiyetini; kesret-suret, cevher-araz gibi şeylerden müberra olduğunu gösteren bir vasıftır. Bu, bütün güzelliklerin -celâlî bile olsa- lütufların, ihsanların, mükafatların inkişaf ve zuhurlarının da kaynağıdır. Aynı zamanda bu mukaddes ve müteal merci-i mübarek, -idrak ve ihata edilebilirlik mülâhazası açık- pek çok hakikî ve izafî güzelliklerin de menbaı sayılmıştır. İsterseniz siz buna, celâlin, mertebe-i kemaldeki zuhurunun, cemal şeklinde tecellisi de diyebilirsiniz.. aslında, bütün cemal ve kemaller, bütün celâl ve azametler O'nun cilve-i cemal ve celâlinin bir gölgesi, hatta gölgesinin gölgesi mesabesindedir.

Ehadiyette, ulûhiyet ve rahmaniyete bakan -bu bir itibara göre böyledir, bu mülâhaza-i vâhidiyet için düşünen mutemet insanların sayısı da az değildir- bir ihata edilmezlik, bir nâkâbil-i idrak olma keyfiyeti söz konusudur. Evet insan, her zaman ehadiyetle müfad celâlî tecelliyi kavrayamayabilir; zira onda, ulûhiyet ve rahmaniyet tecelli dalga boyunda bir külliyet, bir umumiyet ve dolayısıyla da göz kamaştıran ve görmeye mani azamet ve izzetin kuşatıcılığı bahis mevzuudur. İşte bu hâliyle de o muhittir.. ve dolayısıyla da ihata edilmesi imkânsızdır. Bu durumda da vicdanlar bir tenezzül ve daha farklı bir inkişafa ihtiyaç duymaktadırlar. Kur'ân-ı Kerim'in bazı yerlerde ortaya koyduğu böyle bir tavr-ı tenezzülün, vicdanların ihtiyacını karşılamak üzere bu kabil bir inkişafa baktığı söylenebilir: Kur'ân, çok defa, kâinat ve hâdiseleri nazara verdiği aynı anda, görülüp hissedilebilen, okunup anlaşılacak olan cüz'iyyât dairesindeki bir şefkat, bir merhamet, bir nizam ve bir âhengi hatırlatarak, ihata edilmezler üzerine kavranılabilirlik merceğini koyup her şeyi doğru okumamızı sağlar ve bizi muhit olanın ihata edilmezliği karşısında hayrette bırakmaz.

Ulûhiyette bir celâl-i kâhir ve bu celâlin zirvesinde de bir cemal-i bâhir nümâyandır. Zira ulûhiyet dairesi, bütün evsaf-ı kemaliye ve esmâ-i sübhaniyenin biricik merciidir. Bu itibarla da onda hem bir azamet ve celâl-i daim, hem de bir lütuf ve cemal-i lâyezâlînin mevcudiyetinden söz edilebilir ki, bütün tecelliler, bütün cilveler hep o hususî menbadan nebean etmektedir: Evet taayyün mertebesindeki bir nebean, inkişaf çerçevesindeki bir feyezan, tafsil dairesindeki bir tecelli gibi her şey ulûhiyet arşından kaynayıp gelmektedir.

İzzet, azamet ve fevkalâde ululuk zuhuru sayılan celâlî tecelli, “hüviyet-i mutlaka” unvanıyla da yâd edilmektedir. Zat-ı Ulûhiyet'in hassa-i lâzimesi kabul edilen böyle bir azamet ve ululuğu hatırlatma sadedinde, ism-i Zât olan “Allah” kelime-i mübarekesine hep “lâfza-i celâl” ve Hazreti Zât-ı Ulûhiyete de “Zülcelâl” denegelmiştir. Farklı bir yaklaşımla, Cenâb-ı Hakk'ın herkese ve her şeye, o şeyin istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde, aynı zamanda seviye ve ihtiyaçları nisbetinde lütuf, ihsan ve ikramla taltifine cemalî tecelli dendiği gibi, O'nun esmâ ve sıfatlarının aşkın ve ihata edilmez şekilde gâlibane, kâhirane, hâkimane zuhurlarına da celâlî tecelli denmiştir.

Hazreti Zât-ı Mutlak -ki buna “vahdet-i mutlaka-i sırfe” de diyorlar- ehadiyet dairesinin cilveleri sayılan celâl öncelikli tecellilerin de kaynağıdır. Bu dairede, bütün esmâ, sıfât, niseb ve itibarlar, Zât hesabına min vechin tebeî olarak mütalâa edilirler. Böyle bir mütalâa ile hak mefhumu o muhit hususiyetiyle bütün mülâhaza ufuklarını tutar, derken umum duyabilenlere tevhid-i Hak ayân olur; olur da böyle bir nokta karşısında insan kendini, idrak ve ihsaslarını aşkın kâhir bir tecelli hayreti içinde bulur.. ve -Allahu a'lem- işte bu tecelli celâl esintili bir tecellidir. Buna karşılık, Hazreti “Rahmanurrahim”in, duyulup, anlaşılıp kavranabilen lütuf, ihsan, inayet ve riayet şeklindeki teveccüh ve iltifatlarına gelince bunlar, cemal televvünlü tecellilerdir. Arz u semanın, şuur, his, idrak ve irade sahibi varlıkları, bu celâlî tecelliler karşısında hayret, dehşet ve kalaklarını “ اَللهُ أَكْبَرُ كَبِيراً وَسُبْحَانَ اللهِ بُكْرَةً وَأَصِيلاً ” -kendimize kıyas ederek söylüyorum- kelimeleriyle seslendirirler. Cemalî meltemler muvacehesindeki behcet ve sürurlarını da “ والْحَمْدُ للهِ كَثِيراً ” inşirah bahş sözleriyle dile getirirler. Bunlardan birincisinde, hissedip fakat kavrayamama, duyup fakat ihata edememe, dolayısıyla da sürekli dehşet yaşamaya karşılık, ikincisinde duyma, anlama, zevk etme ve değişik değerlendirmelerin yanında bu ihsas ve imtisasları, diğer daireye ait esrarı yorumlamada da bir kıstas olarak kullanabilme söz konusudur.

Muhakkikîne göre celâl; Cenâb-ı Hakk'ın, kâhir, gâlib ve muhit bir izzet ve azamet sıfatı olması itibarıyla -ehadiyet ve vâhidiyet konularındaki farklı mütalâa mahfuz- bir ehadiyet tecellisi gibi görülmektedir. Vâhidiyet ise, Zât-ı Ulûhiyet'in, esmâ ve sıfât tecellilerinin bir unvanı olduğu gibi, aynı zamanda bunların bir mahall-i tezahürü mesabesindedir.

Celâl, kalblerde mehafet, mehabet, tazim, mezahir ve merâyâsındaki âsârıyla da hayret ve dehşet uyarır. Bununla beraber bu tecelli ve tezahür, netice ve akıbetleri itibarıyla, fevkalâde yumuşak, sıcak, inşirah verici ayrı bir derinliği de haizdir. Görüp hissedebilenlerce bazen ehadiyette vâhidiyete ait âsâr müşahede edildiği gibi, celâl ufkunda da çok defa -biraz da müşahidin durum ve seviyesine göre- cemal meltemleri duyulup yaşanır. Bunu; “Celâlin zirvesi cemal, cemalin kemali de min vechin celâldir.” şeklinde de ifade edebiliriz.

Aslında biz “cemalullah” dediğimizde, hep sıfât-ı ulyâ ve esmâ-i hüsnanın merâyâ, mecâlî ve mezahirdeki durumlarını düşünürüz. Zira, Zât, şuûn ve sıfât dairesinde bir mütalâada bulunmaya hem gücümüz yetmez hem de bir memnuiyet söz konusudur. Biz, âsâra bakar, ef'âli değerlendirir; esmâyı mütalâaya alır, sıfât-ı sübhaniye mülâhazalarına dalarız. Tabir-i diğerle biz, maverâ-i tabiata ait esrar, cemal, âhenk ve mânâları, tabiat meşherinde, varlık kitabında, kâinat kamusunda mütalâa etmeye çalışır ve satır aralarında ruhlarımıza duyurulmak istenen mesajlarla -tabiî onları iyi anlayıp, iyi değerlendirmek şartıyla- iktifa ederiz. Eşya ve hâdiseler iyi okunup yerinde yorumlandığı takdirde, kimbilir belki de bazılarımızın çok önem atfettiği bir kısım bilgi nazariyeleriyle uğraşmaya da hiç gerek kalmaz.

Varlığın zâhir ve bâtınındaki bütün güzellikler, kemaller, behcetler, cazibeler, ihtişamlar, âhenkler, Hakk'ın cilve-i cemalinin çok perdelerden geçmiş gölgesinin gölgesidir. Biz, hemen her zaman çevremizde; varlığın çehresinde, insanların simalarında, mahiyet-i insaniyenin derinliklerinde, canlı-cansız hemen her şey arasındaki yardımlaşma ve dayanışmada, hatta muânaka ve muâşakalarda; dahası yüksek seciyelerde, üstün karakterlerde, ahlâkî tavırlarda, iyilik duygularında, fazilet hissi ve îsar mülâhazalarında, bütün varlık arasındaki aşk u şevklerde, cazibe ve incizablarda göz kamaştıran bir âhenk ve güzellik, bir mükemmeliyet ve fevkalâdelik müşahede eder, âdeta kendimizden geçeriz; geçer de bunların kaynaklarına ulaşma gayretiyle şahlanır ve inanç ufkumuzun yol verdiği, kalbî ve ruhî hayatımızın da müsaade ettiği ölçüde hep o kutsî menbaa doğru yürürüz -seyr u süluk-i ruhani bu istikametteki yürüyüşlerden sadece biridir- yürür ve istidatlarımızın el verdiği nisbette, her şeyin gidip rahmaniyet, rahimiyet, rezzakiyet, hallâkiyet ve bunların yanında lütuf, ihsan ve kerem.. gibi sıfatlara dayandığını anlar, bu mübarek sıfatların saha-i inkişafı sayılan isimlerde evsaf-ı sübhaniyedeki “kenz-i mahfî”nin aksettiği merâyâ ve mecâlîyi temâşâ etme imkânını yakalar ve kendimizi sonsuz, sınırsız, serhaddi olmayan iç içe bir güzellikler meşherinin ortasında buluruz.

Böyle bakanlar için, ehadiyetin tezahürleri vâhidiyetin tecellileri şeklini alır. Celâl ayn-ı cemal olur. Evet ism-i Rab, mebde'den müntehaya her şeyin var edilip kemale yönlendirilmesinde, çamurdan balçıktan en mükemmel âyine-i câmia ve mazhar-ı tam varlıklar inşa etmede hep cemalle tüllendiği gibi, ism-i Kahhar suver ve rüsumu mahvederek; ism-i Cebbar, nazarlarımızda fizikî güçlerin mevhum kuvvetlerini dağıtarak bize sürekli celâl ufkunda cemalin bağ ve bahçelerinden demet demet güller ve salkım salkım meyveler sunarlar. Ta taayyün-ü evvelden başlayıp sıfât ve esmâ yoluyla âsâra akseden bu güzellikler ve mükemmellikler, erbab-ı basiret için her zaman mütalâa edilebilen bir kitap, temâşâsına doyulmayan bir meşher, içine girip gezen insanların görme arzularını gıcıklayan bir saray gibi görülüp değerlendirilmiş ve onlarda yürüyüp saray sahibine ulaşma arzularını coşturmuştur. Bu sayede dünyadaki tabiî geliş-gidişler anlam kazanmış; gelişler, vazife ve sorumluluk altına girme şeklinde yorumlanmış ve ömür boyu hep O'na doğru yürünmüş, gidişler de bir terhis, bir vuslat açılımı ve bir şeb-i arus telâkki edilmiştir.

İşte bu anlayıştaki bir hakikat eri, dünyada olsa da hep O'nunla beraberdir. Her hamle ve her hareketi O'na yürüme istikametindedir. Ömür boyu hep kesret içindedir ama, hedefi vahdettir: Öyle ki sırtında taşıdığı ağır cismaniyet yüküne rağmen, kalbî ve ruhî hayat ufuklarında sürekli O'na doğru kanat çırpmaktadır..

Evet o nerede bulunursa bulunsun oturur-kalkar “Allahu Ehad, Allahu Samed” der; kalbini sağlamca O'na bağlar, ihtiyaçlarını sadece O'na açar. Ehadiyet'in esrarını vâhidiyetin envarıyla çözer. Celâlî tecellilerin sert gibi görünen esintileri karşısında cemalî yorumların meltemleriyle serinler. Hayretlerini tekbir ve tesbihlerle, mazhariyetlerini de hamd ü senalarla seslendirir.. ve Hazreti Ehad ü Samed'i bilmeme cehaletinden uzak durmaya çalışır; çalışır ve dilinde:

“Âlem-i kesretten ey sâlik firar eyle yürü; Ferd ü Ehad bârgâhında karar eyle yürü; Rûy-i vahdet görmek istersen bu kesretten eğer, Saf kıl mir'ât-ı kalbin, tâbdâr eyle yürü. Kimi Kâbe, kimi Arş'ı etmede dâim tavaf Sen harîm-i kurb Hakk'ı ihtiyar eyle yürü.” (İsmail Hakkı)

sözleri muhtemel haybetlerini “ticaret-i lentebûr”a, gaybetlerini de huzur-u dâimîye çevirir, ehadiyet ve vâhidiyet semalarına doğru sürekli pervaz eder durur.

Cenab-ı Hakkın cemali ve celali isimleri

Cenab-ı Hakkın ezeli sıfatlarında bir cemâli bir de celâli olmak üzere iki türlü tecellisi vardır. Cemâli isimlerden lütuf ve hüsün; celâli isimlerinden kahir ve heybet tezahür eder. Ahirette ise lütuftan Cennet ve Nur; kahırdan da Cehennem ve Nâr (Ateş) tecelli eder. Zikir âleminde, Cemâl'den hamd; Celâl' den tesbih akseder. Kelam âleminde, Cemâl' den emir; Celâl' den nehiy tecelli eder. İrşad âlemine intikal edince, Cemâl' dan müjdeleme ve teşvik; Celâl' den korkutma ve vazgeçirme ortaya çıkar. Vicdana tecelli edince Cemâl' den ümit; Celâl' den korku husule gelir, ta ki, ümitle doğru yola gidilsin; korku ile eğri yollardan vazgeçilsin…

ESMA-İ HÜSNA (Cenab-ı Hakkın Güzel İsimleri)

Esma-İ Hüsna meselesinde üç husus vardır: 1-Cenab-ı Hakkın isimleri çoktur. Âyet ve hadislerde geçen isimlerden başka Cenab-ı Hakkın hiç kimseye bildirmediği isimleri de vardır. 2-İsimlerin tecelli mertebeleri farklıdır. 3-İsimler tek başına tecelli etmezler; diğer isimlerle beraber, tabir caiz ise, girift olarak tecelli ederler.

1-İsimleri Çoktur Kur' an-ı Kerim' de “Lehül-Esmâü'l-Hüsna” buyrulduğu üzere bütün güzel isimler O'nundur ve pek çoktur. Nasıl ki, bir padişahın çeşitli dairelere göre çeşitli isimleri olabilir. Mesela: Mahkemelerde O'nun ismi Hâkim-i Âdil' dir. Askeriyede Kumandan-ı Âzam' dır. İdari dairelerde Sultan' dır. İlmiye sınıfı arasında ve meşihatta Halîfe' dir. Mutî ahalisi kendisine merhametli Padişah, derler. Âsi insanlarda Kahhâr Hâkim, derler… İşte bunun gibi binlerce ismi ve ünvânı olabilir.

2-Tecelli Mertebeleri Bir de bu isimlerin pek çok tecelli mertebesi vardır. Nasıl ki, padişahın kumandan isminin, onbaşıdan mareşale kadar pek çok kıdem ve dereceleri vardır. Mesela hayat verici ismi, Muhyî' dir. Bunun tecellilerini tek hücreli canlılardan insanlara varıncaya kadar ayrı ayrı şekillerde görürüz. Eğer amiplerde onbaşılık tecellisi varsa mesela nakş-ı âzam olan insanda hayatın mareşallık gibi bir tecellisi vardır. Yani en yüksek, en âzam tecelliyi insanda göstermektedir. Şimdi işin gerçeği böyle olduğu halde yani Cenab-ı Hak tecelli eden isimlerinin eseri olan sanat harikalarını çeşitli şekilde yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya renk renk sergilediği halde bunları kendi kendine veya tesadüfen oluşmuş bir evrim olayı gibi göstermek doğru değildir. Aynı şekilde kelam sıfatının tecellileri de çok çeşitlidir. Çünkü Kur'an-ı Kerim' in ifade ettiği gibi (Kehf/ 109. ayet) Cenab-ı Hakk' ın “kelimatı” denizler mürekkeb olsa dahi, yazmakla bitmez. Fakat “Mütekellim” isminin azam tecellisi olan Kur'an' dan tut da, Tevrat, Zebur, İncil'e ve 100 suhufa, onlardan, peygamberlere gelen ilhamlara, velilere ve meleklere gelen ilhamlara, hatta arılara ve diğer hayvanlara gelen ilhamlara, hatta ve hatta Zilzal Suresi' nin 5. âyetinde ifade edildiği gibi zelzele-i kübra ile ilgili arza gelen ilhama kadar herşey İlahi kelimâttandır. İşte ne kadar mertebe ve dereceler var…

3-İsimlerin Tecellileri Girifttir Her bir âlemde, her bir dairede herhangi bir ismin tecellisi hâkim olsa bile , diğer isimlerle beraber girift olarak tecelli eder. Nasıl ki, Padişahın, askeriyede “Kumandan-ı Azam” ismi hakimdir fakat askeri mahkemelerde, “Hâkim” ismi, askeri okullarda “Halife” ismi de kendini gösterir. Veya normal olarak mahkemelerde “Hâkim-i Âdil” ismi hakimdir ama gene hırsızın, katilin, suçlunun yakalanması için polise ve jandarmaya ihtiyaç olduğundan dolayı “Kumandan” ve “Sultan” isimleri de tecelli eder. Ayrıca hâkimler gene de hukukçu yetiştiren okullarda okuyacaklarından dolayı “Halife” ismiyle de dolayısı ile alakası vardır. İşte bu misallerde olduğu gibi Cenab-ı Hakkın isimlerinden birisi bir yerde hâkim olmakla beraber diğer isimleriyle girift olarak tecelli eder. Mesela Muhyî ismi bir canlıya hayat verirken, Rezzak ismi rızkını verir, Hakim, Mukaddir ve Adl isimleri ölçülü, biçimli ve hikmetli bir vücud verir ve çeşitli organlar takar. Mücemmil ve Müzeyyin isimleri, güzellik ve cemâl ihsan ederler. Semi ismiyle işitme duygusu, Basir ismiyle görme duygusunu verir…