Sizin dua ikliminiz... Türkçe-Arapça binlerce dua
Dualarım

Huşu

Huşu: Sözlük anlamı itibariyle; korkmak, itaat etmek, tevazu göstermek, boyun eğmek demektir.

O gün insanlar, hiçbir tarafa sapmadan Hakk'ın davetçisine uyarlar. Gözler Rahman'ın heybetinden huşu içerisine girmiş, kısılmıştır. Artık bir fısıltıdan başka bir ses işitemezsin. (Tâhâ, 20/108) mealindeki ayette, kıyamet gününde, insanların Allah'ın azameti karşısındaki korkuları, bükülüşleri, alçalışları, sessiz-sedasız duruşları "huşu" kavramıyla ifade edilmiştir.

İman edenlerin kalpleri, Allah'ı ve O'ndan gelen hakikatleri hatırlayarak huşu ile dolma zamanı gelmedi mi? (Hadid, 57/16) mealindeki ayette huşu kavramı doğrudan kalbin bir fonksiyonu olarak ortaya konmuştur.

Terim olarak "huşu"; bir yandan çekinmek, korkmak, boyun eğmek gibi kalbin bir eylemi, diğer yandan sükûnet içinde olmak, hareketsiz duruş sergilemek gibi organların bir eylemi olarak kendini gösterir. Buna göre, Huşu; aslı kalpte, tezahürü/yansıması bedende olmak üzere iki yönlü bir etkileşimin adıdır.

Namazın Ruhu Huşudur

İçinde huşuyu barındıran namaz, Kur'an'da, kurtuluşun anahtarı olarak gösteriliyor.

Muhakkak ki, iman edenler kurtulmuştur. Onlar öyle kimselerdir ki, namazlarını huşu ile kılarlar. (Müminun, 23/1-2) mealindeki ayette bu manayı görebiliriz.

Fakat şu da bir gerçektir ki, birçok Müslüman sürekli olarak samimi bir şekilde namaz kıldığı ve kılmak istediği halde, insanî bir gaflet hali yaşayabiliyor ve her an huşu içinde olamıyor. O halde bu dermansız derdin teşhisini doğru koymak gerekir.

Huşuyu yansıtan bir hadis:

Hz. Ali anlatıyor: Hz. Peygamber (a.s.m), rükûda şu duayı okuyordu: Allah'ım! Senin için rükûa vardım, sana iman ettim, sana teslim oldum. Kulağım, gözüm, beynim(iliğim), kemiğim ve damarım(sinirim), sana karşı huşu içerisine girmiştir. (Müslim, Müsafirin, 201)

Namazdaki Huşuun İki Unsuru: Tahliye / boşaltma ve tahliye / doldurma

Tahliye: Arapça orijinli bu kelimenin üçüncü harfi "h", خ noktalıdır. Türkçe'de "evi tahliye etme", bu anlamdadır.

Konumuzla ilgili olarak; namaz kılanın iç âlemini arındırması, temizlemesi , namazla ilgili olmayan düşünceleri kalbinden çıkartıp atması, duygu ve düşünce yuvasını -Rabbinin huzurunda- huzurunu bozan her türlü tasavvurlardan tahliye etmesi anlamına gelir.

Tahliye : Yine Arapça orijinli olan bu kelimenin üçüncü harfi "h" ise, -gözlü "ha" değil- noktasız "hı" ح dır. Süslemek, ziynet eşyasıyla donatmak anlamına gelir.

Namazda tahliye demek; namaz kılan kimsenin kalbini, aklını, duygularını, bütün iç âlemini ilâhî huzurla canlandırması, namazın hakikatleriyle süslemesi demektir.

Kelime-i tevhitte, tahliyeye / temizleme ameliyesine öncelik verildiği gibi, namazda da bu hususa öncelik vermek gerekir. Kelime-i tevhitte, önce “la” edatı, bir süpürge görevini üstlenmiş ve yoldaki tüm mevhum/batıl ilahları ortadan süpürüp silmiştir. Kalbin yuvası, “la” ile yapılan tahliye / temizleme ameliyesine tabi tutularak şirkin kirlerinden temizlendikten sonra, söz konusu kalbin sahibi, “illa” asansörüyle tevhit sarayına çıkmış ve onun hakikatiyle süslenmiş olacaktır. "Lâ ilâhe İllallah", bu hakikati ifade etmektedir.

Bu husus namazda da geçerlidir. Masivanın (Allah'ın dışındaki varlıkların) manevî kirlerinden temizlenmeden , gerçek anlamda Allah'ın manevî huzuruna çıkmak ve “ huşu” mertebesine ulaşmak mümkün değildir .

Çünkü insanın duyguları, birer sarmaşık otu gibi , meşgul oldukları şeylere yapışıp kalırlar. Bunların ellerini/pençesini masivadan çektirmeden, Yüce Allah'ın huzuruna çıkmak ve huşua ermek çok zordur. Ayranla dolu bir kabı sütle doldurmak için ayranı boşaltmaktan başka çare var mı? Bu fizik kuralı, meta-fizik için de geçerlidir. Kalp de bir kaptır; içindeki masiva ayranını dökmeden huzur ve huşu sütünü dolduramazsınız .

O hâlde, namazda iken yine de dünyevî meşgalelerle haşir ve neşir olmamızın sebebi, söz konusu ilmî ve tecrübe edilmiş kuralı uygulamayışımızdan kaynaklanmaktadır. Dünya işleri daha bütün sıcaklığıyla kalbimizde yer etmeye devam ederken, namaza durmaya ve sonra da “neden huzur ve huşua eremiyoruz” diye şikâyette bulunmaya hakkımız yoktur.

Aslında, temizlik ve abdest gibi ön hazırlıkların namazdan önce öngörülmesinin bir hikmeti de budur. Abdest almakla; bir yandan maddi yönden temizlenme ameliyesini gerçekleştirdiğimiz gibi, fikir, zihin ve duygu planında da manevî bir temizlik işini icra etmiş ve bunu yaparkende, sıkı bir kontrol ile zihnimizi ve duygularımızı biraz sonra huzuruna varacağımız Yüce Yaratanımıza yönlendirmekle, önemli bir mesafeyi kat etmiş oluruz.

Huşu Namazın Hem Çekirdeği Hem de Meyvesidir

Namaz huşu sahiplerinin dışındakilere ağır gelir. (Bakara, 2/45) mealindeki ayette huşu, namazın çekirdeği olarak gösterilmiştir.

Muhakkak ki, iman edenler kurtulmuştur. Onlar öyle kimselerdir ki, namazlarını huşu ile kılarlar. (Müminun, 23/1-2) mealindeki ayette ise huşu namazın bir meyvesi olarak gösterilmiştir.

Huşunun zıddı gaflettir. Gaflet ise, üç ayaklı bir şeytan üçgenidir. Şeytan namazla ilgisi olmayan şeyleri hatırlatıp telkin eder. Nefis, daha önceki meşguliyetini namazda da devam ettirmek ister. Disipline alışmamış fikir ise, Allah'ın huzurunda olduğunu düşünmeden rast gele şeylerle eğlenmek ister. Bu sebeple, vesvese ve lüzumsuz işlerle meşgul olduğumuzu fark eder etmez, hiçbir şey olmamış gibi huzura dönüp yolumuza devam etmemiz gerekir. “Aman niye böyle oldu?” ya bile yer vermemeliyiz..

Huşu ile kılınan bir namazın huşusuz kılınan bir namazla aynı olması zaten adalet ölçüsüne de terstir. Ancak baştan sona kadar huzuru yakalamak ta güçtür. Mühim olan namazdaki gafletle geçen zaman dilimini asgariye indirmektir. Yoksa ondan bütün, bütün kurtulmak insanın yapısına aykırıdır.

Bu zorluğundan ötürüdür ki, Hz. Peygamber (a.s.m) bir savaştan dönerken,

Şimdi küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz! (bk. Süyûtî, 2/73; Münâvî, Feyzü'l-kadîr, 3/141/2873; Ali el-Müttakî, 4/430/11260) diye buyurmuş ve bunun nefisle savaş olduğunu söylemiştir. Nefisle mücadele etmenin en zorlu sahnesinin de namaz olduğu ifade edilmiştir.

Nitekim, Maun Suresinin azarlamasını değerlendiren Hz. Ali, Hz. İbn Abbas ve Hz. Enes gibi bazı sahabîler, ayetteki inceliğe dikkat çekmiş ve “namazdan” ifadesinin “namazda” tabirinden çok farklı olduğunu söylemişler.

Buna göre: “Fi salatihim” denilse, namazlarında gaflet gösterenlerin vay haline, anlamı çıkar ve yanlış olur. Çünkü, namazda gaflet etmemek, sehiv yapmamak insan gücünün dışında bir şeydir. Kaldı ki, Hz. Peygamber (a.s.m)'in bizzat namazda sehiv yaptığı bilinmektedir. Fıkıh kitapların hepsinde, “Namazda sehiv yapma” bölümü vardır.

Onun içindir ki, ayette “an salatihim” denilmiştir. Yani onlar ki, namazlarından gaflet ediyorlar. Yani; namazın kendisinden haberleri yoktur, onu tamamen unutuyorlar, ehemmiyet vermiyorlar. İnsanlara karşı bir gösteriş kaygıları olmazsa asla kılmazlar.

Bu sebepledir ki, bazı alimler bu ince farka işaret etmek üzere demişler ki; Allah'a şükürler olsun ki, Kur'an'da “Fi Salatihim (Namazlarında)” demeyip de “An salatihim (Namazlarından)” demiştir.

Sonuç olarak, namazı huşu ile kılmak, beden ve ruh bütünlüğüne ermektir. Buna ulaşmak için maddi ve manevi hazırlık yapmak gerekir.

Yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim'de Bakara Suresinin 45. ayetinde sabır ve namazla Allah'tan yardım istememiz emredilmekte, devamında namazın huşu içerisinde olanlardan başkasına ağır geleceği ifade edilir:

“Sabır ve namazla Allah'tan yardım dileyin. Şüphesiz namaz, huşu içerisinde bulunanlardan başkasına ağır gelir.”

Müminûn suresinin ilk ayetlerinde ise, kurtuluşa erecek olan müminlerin birtakım vasıfları sayılmakta, bunlardan ilkinin namazlarını huşu içerisinde kılanlar olduğu bildirilmektedir:

Müminler kurtuluşa ermişlerdir. Onlar namazlarını huşu içerisinde kılarlar. (Müminûn, 23/1-2)

Namazın kıyam, kıraat, rüku ve sücut gibi dış organlarla yerine getirilmesi gerekli olan farzları bulunduğu gibi, huşu, huzû ve ihlas gibi kalbe ait bir takım özellikleri de bulunmaktadır. Nitekim meallerinin verdiğimiz ayetler bunu ifade etmektedir.

Huşû, sözlükte insanın kendisini üstün görmemesi, alçak gönüllülük, tevazu, kalbin yumuşaklığı, inceliği, daima Allah'tan korkup ona karşı saygıyla dolması gibi manalara gelir. Namazda huşû demek; namaz kılarken insanın, kalbini dünya sevgisi ve meşgalelerinden uzak tutarak Allah'a bağlaması, kendisini tam manasıyla namaza vermesi, namazın dışındaki her şeyi unutması, zihni ve kalbi sadece namaza teksif etmesidir.

Namazlarını huşû içerisinde kılanlar Allah'ın huzurunda bulunmanın, bütün benlikleriyle O'na yönelmenin hazzını tadarlar, bundan büyük bir zevk alırlar, dünyanın gam ve kederinden, sıkıntı ve eleminden kurtularak sükuna ererler, büyük bir rahatlık ve ferahlık duyarlar. Kalplerinde hissettikleri bu ferahlık, huzur ve sükun bütün vücutlarını kaplar. İbadetlerinde ve namazlarında sadece Allah'ı düşünürler, zihinlerindeki bütün meşguliyetler silinir. Gönülleri sadece Rablerine bağlanır. İnsan canı sıkıldığı, bunaldığı zaman ibadete sarılır, namaza yönelirse ruhu açılır, sıkıntısı gider, içi rahatlar. Peygamber efendimiz namazla meşgul olduğu zaman dinlenir, içindeki gam, keder, tasa gider huzura kavuşurdu. Onun için içinde bir sıkıntı hissettiği zaman hemen namaza kalkarak Allah'a sığınır, “Gözümün aydınlığı namazdadır” derdi. Biz de öyle yapmalıyız. Şair Vehbi ne güzel söylemiş:

"Yüzünü sür o ulu dergaha,

Kıl huşû ile niyaz Allah'a."

Kalbin huşû içerisinde olması diğer organlara da tesir eder, bunun eseri diğer organlarda da görülür. Nitekim Peygamber efendimiz, namaz kılarken sakalıyla oynayan birini görünce: “Bunun kalbi huşû içerisinde olsa idi organları da huşû içerisinde olurdu.” buyurmuştur. (Sübülü's-selam, I, 147)

Huşû ibadetlerimizi anlamlı kılar, huşû namazın ruhudur. Huşûsuz kılınan namaz da sahih olur, fakat huşû ile kılınan namazın sevabı daha fazla olur. Kur'an-ı Kerimde Peygamber Efendimize (asm) hitaben: Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da usulüne uygun şekilde kıl. Çünkü bu şekilde kılınan namaz insanı her türlü fenalık ve kötülükten alıkoyar. (Ankebût, 29/45) buyrulmuştur. Ayetin sırrının tecelli etmesi, namazın zahirî farzlarından başka, huşû, huzû ve ihlas gibi kalbî hususların da yerine getirilmesine bağlıdır.

Namazı huşû içerisinde kılanlar denilince hiç şüphesiz ilk akla gelen Peygamber efendimiz olur. Peygamber Efendimiz (asm) namazlarını son derece huşû ve huzû içerisinde kılar, her hususta olduğu gibi bu hususta da ümmetine örnek olurdu. Onun namazından bahseden sahabiler şöyle diyorlar: Resulullah namaz kılarken (Allah'ın huzurunda bulunmaktan dolayı) göğsünden, dönmekte olan değirmen taşının veya kaynamakta olan tencerenin sesi gibi ses işitilirdi. (Ebu Davud, Salat, 156)

Fiiliyle ümmetine örnek olan Peygamber Efendimiz (asm) sözleriyle de onları namazlarını huşû içerisinde kılmaya teşvik ederdi. Hadis-i şeriflerinde şöyle buyururmuştur:

Yüce Allah beş vakit namazı farz kıldı. Kim güzelce abdest alıp namazları vakitlerinde kılar, huşû ve rukûunu tam yaparsa, Allah'ın onu bağışlayacağına dair vaadi vardır. Böyle yapmayan kimse için ise, Allah'ın bir vadi yoktur; dilerse onu bağışlar, isterse azap eder. (Ebu Davud, Salat, 9)

Bir Müslüman namaz vakti girince güzelce abdest alır, huşû içerisinde rukuunu tam yaparak namazını kılarsa, büyük günah işlemediği müddetçe, geçmiş küçük günahlarına kefaret olur. Bu ömür boyunca böyle devam eder. (Müslim, Taharet, 7)

Görüldüğü gibi, adabına uygun bir şekilde huşû içerisinde kılınan beş vakit namaz, vakit aralarında işlenen küçük günahlara kefaret olmaktadır. Büyük günahlara gelince, onlar için ayrıca tövbe edilmesi gerekir.

İhlas ve huşû kalple ilgili özellikler olup namaz ve diğer ibadetlerde çok önemlidir. Namazda ihlas ve huşûdan uzak olan kimse, onun diğer şartlarına da riayet etmez, eksik yapar. Nitekim Peygamber Efendimiz (asm) bir defa ashabına kötü davranışlardan ve hırsızlıktan bahsederken: Hırsızlığın en kötüsü kişinin namazından çalmasıdır. buyurdu. Bunun üzerine onlar: Ya Resûlellah, kişi namazından nasıl çalar? diye sordular. Efendimiz şu cevabı verdi: Rükûsunu ve secdelerini tamamlamaz, yani namazını adap ve erkanına riayet ederek kılmaz. (Muvatta, Kasru's-salât, 72)

İslam büyükleri de namazda huşûa büyük önem verirler, namazlarını tam bir huşû içerisinde kılarlar, böylece kendilerinden sonra gelenlere örnek olurlardı. “Bir defa ensardan biri harp esnasında namaz kılarken üç defa oklara hedef olmuş, fakat namazını bozmamıştı. Onun Kur'an okurken duyduğu zevk, okların verdiği azaba galip gelmişti.”(1)

İslâm âlimlerinden bazıları huşûun korku gibi sadece mânevî (kalbe mahsus) bir hal, bazıları sakin ve vakur olmak gibi beden ve organlara ait bir tavır, bazıları ise hem kalp hem de bedenle ilgili bir durum olduğunu düşünmüşlerdir. (Fahreddin er-Râzî, XXVIII, 77)

Gerçekte huşû kökleri kalpte, belirtisi bedende olmak üzere bu iki çeşit fiili de kapsamaktadır.

Kalple ilgili olan yönü, Allah'ın azameti karşısında kulun büyük bir saygı hissiyle edep haline geçmesi; hariçle ilgili yönü ise bu saygı ve edep duygusunun organlara yansımasıyla sükûnet ve vakar ifade eden bir görünüş, duruş ve davranış sergilemesidir. Meselâ namazda kulun kalbinde hissettiği huşû gözlerin sadece secde yerine bakıp sağa sola kaymaması şeklinde tezahür eder. (Elmalılı, V, 3428).

Esasen şeklî olarak saygı ifade eden herhangi bir davranış kalpteki saygı ve korku hissinden kaynaklanmadıkça dinî bir değer taşımaz ve dolayısıyla huşû olarak nitelenmez.

Nitekim Hasan-ı Basrî, huşûun kalp için gerekli ve ondan ayrılmayan dâimî bir korku olduğunu (Mâtürîdî, I, vr. 20), Cüneyd-i Bağdâdî de kalplerin ileri derecede saygı ve sevgiden dolayı Allah'a boyun eğmesi (Kuşeyrî, s. 116) anlamına geldiğini söylemiştir.

Hz. Peygamber (asm), diğer ibadetlerde olduğu gibi namazda da huşûa çeşitli vesilelerle dikkat çekmiş, huşû halini zedeleyecek şekilde namaz kılanları ikaz etmiş, bizzat kendisi gözünün nuru saydığı namazda hem zihnini hem de bedenini gafletten ve gafilce hareketlerden uzak tutarak huşûda ümmetine örnek olmuştur.

Hadis mecmualarında ve fıkıh kitaplarında namazın sünnetleri, âdâbı, mekruhları, namazı bozan şeyler vb. başlıklar altında bu ibadetin şekil ve ruhuyla ilgili ayrıntılı bilgi bulmak mümkündür.

Bazı fıkıh âlimleri huşûu namazın şartlarından kabul etmişlerse de büyük çoğunluk, huşûun irade dışı yönlerinin bulunduğu, kazanılmasının belli bir terbiye sürecini gerektirdiği, dolayısıyla her Müslümanın namaz esnasında kalp huzurunu sürekli korumasının mümkün olmadığı gerçeğinden hareketle huşûun namazın şartlarından değil kemalini sağlayan sünnetlerinden olduğunu belirtmişlerdir.

Bunun için de kişinin bütün kalbiyle Allah'a yönelerek her türlü dünyevî düşünceden uzak durmaya çalışması, okuduğu âyetlerin mânasını düşünmesi, secde yerine bakması ve gereksiz hareketlerde bulunmaması tavsiye edilmiştir.

Hz. Peygamber (asm) Efendimiz de;

- Namazda ilâhî rızâ ve rahmete nâil olabilmek için yüzünü sağa sola çevirip bakmaktan, yani namazın ruhu olan huşûu zedeleyecek hareketlerden kaçınılmasını istemiş (Müsned, VI, 130, 443; Ebû Dâvûd, Salât, 165), ayrıca;

- Yemek hazırken namaza durmak (Buhârî, Ezân, 42; Müslim, Mesâcid, 64),

- Namaz vaktinin çıkması söz konusu olmadığı halde, sıkışık abdestle namaz kılmak (Müslim, “Mesâcid”, 67) gibi âdâba aykırı olan davranışlar namaz kılanın zihnini meşgul edeceğinden, böyle durumlarda namaza başlamayı uygun bulmamıştır.

Hz. Ali'nin Namazı

Rivayet edildiğine göre Hz. Ali namaz vakti gelince yüzünün rengi sararır, titremeye başlardı. Kendisine: “Ey müminlerin emiri ne oluyor sana?” denilince: “Allah'ın yere, göklere ve dağlara arzedip kabul etmedikleri ve insanın kabullendiği emanetin ifası vakti geldi. Korkum bu emaneti gereği gibi yerine getirememektir.” derdi.(2)

Hz. Ali bu sözü ile Ahzab suresinin 72. ayetine işaret ediyordu. Ayetin anlamı şöyledir: “Şüphesiz ki biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, sorumluluğundan korktular. Onu insan yüklendi. Şüphesiz ki o çok zalim ve çok cahildir.”

Emanetin birçok anlamı vardır. Burada söz konusu olan "işlenmesinde sevap, terk edilmesinde azap olan" ibadet ve benzeri sorumluluklardır. Sorumluluk insanlara mahsus bir meziyettir, diğer yaratıklar için söz konusu değildir.

İmam Azam'ın Namazı

Diğer İslam büyükleri gibi İmam Azam da ibadetlerini huşû ile ifa eder, namazını huşû içerisinde kılardı. Biri İmam-ı Azam'a gelerek:

"Ya İmam, ben namazlarımı huşû içerisinde kılamıyorum. Namazda iken develerimi otlatıyor, onlarla ilgileniyorum. Oysa siz benden daha zenginsiniz. Peki siz ibadet zevkine nasıl erişiyor, ibadetlerinizi huşû içerinde nasıl yapıyorsunuz?” diye sormuş.

İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri şöyle cevap vermişler: “Ben develerimi kalbime bağlamam ki, ahıra bağlarım!..”

Peki namazda huşûu nasıl elde edeceğiz?

Hoca Bahaeddin Nakşibend Hazretleri (ö.791/1389) namazda huşû elde etmek için şu dört şartın yerine getirilmesi gerektiğini söyler:

1. Helal lokma,

2. Allah'ın huzuruna çıkacağı şuuruyla abdesti dikkatlice almak,

3. İftitah tekbiri getirirken Allah'ın huzurunda olduğunu hissetmek,

4. Namaz dışında da namazdaymış gibi hareket etmeye çalışmak.

Diğer İbadetlerde Huşû

Kalbi huşû içerisinde olmayan insan ibadetlerinden zevk almaz. Huşû hem ibadetlerin değerini artırır, hem de insana ibadetlerinin zevkini tattırır. Onun için huşû sadece namaza mahsus değildir, diğer ibadetlerde de söz konusudur. Peygamber efendimiz ibadet ve bütün davranışlarında huşû içerisinde bulunur, dualarında huşûdan mahrum kalpten Allah'a sığınırdı. Efendimiz (asm) şöyle dua ederdi: “Allah'ım! Huşû içerisinde bulunmayan kalpten, kabul olmayan duadan, doymayan nefisten ve faydasız ilimden sana sığınırım.”(3)

Huşû ve ihlasla ibadet yapmak, hadisi şerifte belirtilen ihsan derecesine yükselmek demektir. Peygamber Efendimize (asm) ihsanın ne olduğu sorulunca şöyle cevap vermiştir: “Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etmendir, sen her ne kadar O'nu göremiyorsan da O seni görüyor.”

Demek ki ihsan, dünyevi duygulardan sıyrılarak sanki Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etmektir. Buna Kuran'da da işaretler vardı. Yüce Rabbimiz şöyle buyurur: “ Çok güçlü ve çok merhametli olan Allah'a güven. O, namaza kalktığın zaman seni görüyor. ” (Şuara, 26/217-218)

Ey Muhammed! Ne işte bulunursan bulun, Kur'an'dan ne okursan oku ve siz ne iş yaparsanız yapın, ona daldığınız anda sizi mutlaka görürüz. ” (Yunus, 10/61)

Huşû, genellikle ihlas gibi kalple ilgili bir iştir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulmuştur: “ İman edenlerin kalplerinin Allah'ı zikretmek için huşû içerisinde bulunmaları ve ondan inecek gerçeğe içten bağlanmaları zamanı hâlâ gelmedi mi? ” (Hadid, 57/16)

Hazreti Ali de: “el-Huşû'u fil-kalb: Huşû kalptedir.” demiştir. (4)

Ashaptan Huzeyfe, dininizden ilk kaybedeceğiniz şeyin huşû olduğunu , Sehl b. Abdullah da huşû sahibi olan kimseye şeytanın yanaşamayacağını, söylemiştir. (5)

Müritlerinden biri  "Efendim namazda iken nasıl olmak gerekir?"  şeklinde bir soru sorması üzerine, Mevlana:  "Namazda iken namazda olmak gerekir."  diye cevap vermiştir.

Bunun manası şudur:  Namaz kılarken, kişinin namazda olduğunu unutmaması, namazın gereklerini yerine getirmesi, fikren, aklen, okuduklarını, yaptıklarını takip etmesi, Allah'ın huzurunda olduğunun idrakinde olması, namaz miracına yakışır bir şekilde, dünyadan sıyrılması, kendini yalnız namazla meşgul etmesi, başka meşgaleleri geride bırakması,  "namazda iken namazda olma" nın birer açılımıdır.

Bu açılımları Gazali'nin de işaret ettiği  (İhya, /167-169)  birkaç basamakta açıklamaya çalışacağız:

1. Kalbin huzuru:  Kalbin namazda hazır bulunup görev alması demektir. Kalıbını Kâbeye doğru yönelten kulun, kalbini de Hakiki mabud olan Allah'a yöneltmesi bu huzurun temel esprisidir.

Dünyevî meşgalelerden kurtulmuş, miraç yolculuğuna başlamış, kesretten vahdete/yaratıklar meclisinden sıyrılıp Yaratanın huzuruna çıkmış, ilâhî huzurdaki duruşunun idrakine varmış bir kalp, gerçek huzura kavuşur ancak ve namazın huzuruna huzur katmış olur.

Huzuru kazanmak: Huzuru kazanmak, kalbi namazda hazır etmek için, namazın en önemli bir görev olduğuna inanmakla mümkündür. Çünkü kalp, mutlaka bir şeylerle meşgul olacaktır, tembel ve boş duramaz. Duygu ve düşüncelerimizde hangi konuya öncelik verirsek, gönlümüz de ona önem verir ve onunla meşgul olur. Kalbin namazda devreye girip hazır olması için, ona namazın önemini hatırlatmamız gerekir. Kişinin himmeti neredeyse, kalbin kıymet ölçüsü de oradadır.

2. Zihnin kavraması/anlaması:  Bundan maksat namazdaki söz ve hareketlerin ne anlama geldiğini kavrayıp bilmektir. Bazen kalp okunan lafzın yanında hazır olduğu halde, onun manasıyla ilgilenmemiş olabilir. Oysa daha önce hiç akla gelmeyen güzel incelikler namazda insanın zihnine, kalbine gelebilir ve bunlarla çok güzel bir rotaya girebilir.

"...Namaz her türlü kötülük ve hayasızlıktan alıkoyar..." (Ankebut, 29/45)

mealindeki ayette bu gerçeğe de işaret edilmiştir.

Namazdaki söz ve hareketleri anlamanın yolu da her şeyden önce kalbi devreye sokmaktan geçer. İnsan zihni, kalbinin önem verdiği konulara yönelip orada yoğunlaşır.

3. Tazim göstermek:  Namaz kılan kimsenin, huzurunda bulunduğu yüce Allah'ın sonsuz büyüklüğünü kavraması, ona karşı saygıyla dolması namazı namaz yapan unsurlardan biridir. Zaten namaz ve ibadetin farz kılınmasının en büyük hikmeti, Allah'ın azametini kalplere yerleştirmektir.

Tazimin kaynağı iki şeydir:

a.  Her şeyin dizgini elinde, her şeyin anahtarı yanında, -ilim ve kudretiyle- her şeyin yanında hazır ve nazır olan Allah'ı yakından tanımak. Ki bu imanın gereğidir.

b.  Her şeyiyle Allah'a muhtaç olan kendi nefsinin fakirliğini, acizliğini, hakirlik ve küçüklüğünü idrak edip bilmek. En küçük bir varlık olarak en büyük bir varlığın huzurunda olduğunu anlamak ve bu saygının bir sonucu olarak da içinde huşu duymaktır.

4. Heybet / Mehabet:  Bu kavram, ileri derecede büyük görülüp de saygı duyulan bir varlık karşısında hissedilen ürperti duygusu anlamına gelir.

Mehabetin kaynağı da Allah'ı yakından tanımaktır.

"...Kulları içinde Allah'a karşı gereği gibi saygı duyup ürperti hissedenler ancak âlimlerdir..." (Fatır, 35/28)

mealindeki ayette belirtildiği üzere, Allah hakkındaki ilim ve bilgi arttıkça, ona karşı duyulan saygı ve mehabet de o nispette artar.
Rivayete göre Hz. Aişe şöyle demiştir:

"Hz. Peygamber (a.s.m)'le normal sohbet ederdik. Namaz vakti gelince sanki ne biz onu tanımışız, ne de o bizi tanımış..." (Gazali, İhya, I/160).

Bu tavır, Allah'a karşı duyulan saygının olduğu kadar, görev sorumluluğundan kaynaklanan bir kaygının da ifadesidir.

5. Reca/Ümit:  Öyle sultanlar var ki, insanlar onları büyüklükleri karşısında korkup ürperir fakat onlardan iyilik namına bir şey ümit etmez. Namaz kılan kimse ise, sultanlar sultanı olan Yüce Allah'ın huzurunda; bir yandan büyüklük ve azameti karşısında ürperti duyup iki büklüm olurken, diğer taraftan iman ettiği sonsuz rahmetini ve kılmakta olduğu namazın büyük bir mükâfatını ümit etmektedir.

6. Haya duygusu:  Bu duygu yukarıda arz edilen unsurların bir süspansiyonu hükmündedir. Mehabetinden ürperdiği, rahmetini ümit ettiği Rabbinin huzurunda olduğunu düşünen bir kulun içinden şimşekler gibi çakan, kalbinin derinliklerinden kopup gelen nefsinin kusur saçan sinyalleri onun bütün benliğini sarar da benzi sararmaya başlar.

Her yönden kusur ve ayıplarla kirlenmiş bir kimlikle, her yönden mükemmel, kusurlardan uzak kutsal bir varlığın karşısında olduğunu, şanına layık bir tarzda kulluğunu sunamayacağının endişesini taşıyan ve bunu idrak eden kimsenin öz benliğini utanç ve hayanın kaplaması kadar tabii bir şey olamaz.

Önce şunu belirtelim ki, gözyaşları dökmek kişiden kişiye değişir. Bazıları daha duygusaldır, az bir tesirle ağlayabilir.

Bu sebeple, önemli olan gözyaşı değil, kalbin hüznüdür, kalbin ağlamasıdır. Onun için, namazda  -elimizde olmayan-  gözyaşları döküp ağlamaya kendimizi zorlayacağımıza, Allah'ın huzurunda olduğumuzu, bizi yoktan var eden Rabbimize kulluk etmekte, divan durmakta olduğumuzu düşünmemiz ve bu uyanık şuurla ibadetimizi yapmaya çalışmamız, çok daha ihlaslı ve samimi olur.

Kalbin müteessir olup olmaması, kendi tercihine göredir.  Kalbin tercihi ise, gördüğü hüzünlü manzaralara göre kendini gösterir. Eğer  kalp, sevdiği, hoş gördüğü bir manzarayla karşılaşırsa, - sahibin iradesine bağlı kalmaksızın-  kendi tercihini sevinç yönünde kullanır. Şayet karşılaştığı manzarayı hüzünlü, sıkıntılı görürse,  -yine otomatikman-  kendi tercihini üzüntü ve sıkıntı yönünde kullanır. Şuurumuz ersin ermesin, bu kural her zaman geçerlidir.

O hâlde, eğer kalbimizin üzülmesini istiyorsak, onu üzüntülü manzaralarla, tasavvurlarla karşılaştırmamız gerekir.

Bu konuda bize düşen,   namaza başlamadan birkaç dakika önce de olsa kusurlarımızı, günahlarımızı, bize bin bir nimetini lütfeden Rabbimize karşı yaptığımız saygısızlıklarımızı hatırlamaya çalışmaktır.

Tabii ki, Allah'a karşı saygısızlığın ne anlama geldiğini kavramak için de öncelikle Allah'ı çok iyi tanımak lazımdır.

“Hikmetin başı Allah korkusudur.”  (El-Münâvî, Feyzü'l-Kadir, III, 574)

manasındaki hikmet düsturu bu konuda çok şey anlatıyor.

“...Allah'tan gereği gibi korkanlar ancak alimlerdir...”   (Fatır, 35/28)

mealindeki ayetten de Allah'ı tanımanın ne büyük bir ilim hazinesi olduğunu anlamak mümkündür.

Önemli bir nokta da şudur ki; hadiste  “Allah korkusundan gözyaşı döken...”  (Kenzu'l-ummal, h. no: 5874)  kimseleri öven hadiste vurgulanan husus, gözyaşından önce Allah korkusudur. gözyaşı Allah korkusunun bir alameti olduğu cihetle önem taşır. Yoksa, Allah korkusu olmadan ağlayan bir gözün hiçbir değeri yoktur. Allah'a karşı saygı, korku hissetmeden, azameti karşısında mehabet ve haşyet duymadan, marifetullahtan kaynaklanan bir zillet, bir tevazu, bir ürperti refleksinin kıvamına ermeden, zoraki bir ağlayışın ne kıymet-i harbiyesi var ki!..

Allah korkusu,   O'nun emir ve yasaklarına riayet etmekle kendini gösterir.  Buna riayet edenlerde Allah'a karşı mutlaka bir saygı, sevgi, korku ve kalbin gözyaşları söz konusudur.

Her bir günah kalpte bir leke oluşturur. Her bir leke, kalbin Allah'a karşı göstermesi gereken duygulardan bazılarının irtibat pencerelerini kapatır. Bu pencerelerin kapanması ile  saygı, sevgi, haya, korku, mehabet, haşyet gibi duygular köreltilmiş olur.

Bu sebeple,  kalbin ve gözün ağlaması için, her şeyden önce,  sözlü, fiilî, hayalî  her türlü gayrimeşru tasavvurlardan ve haramdan kaçınmak gerekir.

Allah'a karşı korku ve sevgi ile boyun eğme ve bu duygu ile alçak gönüllülük ve tevazu gösterme.

Nerede olunursa olunsun, Allah Teâlâ'nın her şeye muttali olduğunu azametini ve kişilerin kusurlarını bilmeyi gerekli kılar. Asıl huşû, bu bilgilerden doğar. Bunun için huşû yalnız namaza bağlı değildir. Namazda, namaz dışında, yalnızken de huşû uygulanır.

Huşû, Kur'ân-ı Kerîm'de çeşitli âyetlerde geçmekte ve Peygamber Efendimizin hadislerinde çokça zikredilmektedir. Ahzâb Suresi 35. âyette geçen ve bu kelimeden gelen  "el-hâşin ve'l-haşiât"  kelimeleri  "Allah'a boyun eğen erkekler ve Allah'a boyun eğen kadınlar"  diye tercüme edilmiştir. Yani "Onlar kibir, gurur ve kendini beğenmişlikten uzaktırlar; O kul olduklarının ve ibadet ve taat etmekten başka bir konumda ohnayacaklarının farkındadırlar. Bu nedenle vücutları ile birlikte kalpleri de, Allah'tan korkarak onun önünde secde eder. Onlar Allah'dan korkmayan ve kibir içinde yaşayanlar gibi davranmazlar" Bu niteliklerin dizilişinden huşû ile, genelde Allah korkusunun yanında, özellikle namazın kastedildiği anlaşılmaktadır. Çünkü sadaka vermek ve oruç tutmak hemen bunun ardında yer almaktadır  (Mevdûdî, Tefhimü'l Kur'ân Terc, İstanbul 1987, IV, s. 374).

Huşû ve huzur-ı kalb namazda şarttır.  "Zikrim için beni hatırlamak için namaz kıl."  (Tâha, 20/14)  âyeti buna bir örnektir. Bilindiği üzere emrin zahiri vücuptur. Gaflet zikre münafidir (manidir). Bütün namazı gaflet ile geçen bir insan, namazda Allah'ı nasıl hatırlamış olabilir? Allah Teâlâ "Gafillerden olma" (el-A'raf, 7/205) buyurarak gafleti yasaklıyor. Namazda huşû'un büyük bir önemi vardır. Mü'minûn sûresinin ilk âyetlerinde, mutlaka kurulacak olan kâmil mü'minlerin sıfatları sayılır. Birinci sıfatlar olarak şöyle denmektedir:

"(Öyle mü'minler) ki onlar namazlarında huşûa riâyet ederler." İslâm âlimlerinden bir kısmı huşûu korku gibi yalnız kâlb fiilinden olduğunu söylemiştir. Bazıları ise; namazda sükûn ve sağa sola bakmayı terk etmek gibi, aza ve organlarla ilgili fiillerden kabul etmişlerdir.

Ashâb-kirâmdan Abdullah bin Abbas (ö. 68/687) bu âyetteki  "hâşiûn'" u,  "Onlar namazlarında korku ve sükûnet içindedirler"  şeklinde tefsir ederken, Hz. Ali'den (ö. 40/660)  "Huşû'dan maksat kalbin huşûudur."  dediği nakledilir  (İbn Kesir, Muhtasar Tefsiri İbn Kesir, İhtisak ve tahk: M. Ali es-Sabûnî, Beyrut 1402-1981, II, 558, 559).

Muhammed b. Şirin'den (ö. 110/728) şöyle dediği nakledilmiştir:  "Rasûlüllah (s.a.s)'ın ashabı, namazda gözlerini gökyüzüne kaydırıyorlardı. Mü'minûn sûresinin huşûdan söz eden ilk âyetleri nâzil olunca, gözlerini secde edilecek yere bakacak şekilde indirdiler."   (İbn Keseîr, a.g.e, II, 559).

Namazda huşû kalbin tam olarak dış ilgilerden boşaltılıp, Allah'a bağlanması ile meydana gelir. O zaman gönül huzuru duyulur. Nebi (s.a.s) bir hadisinde şöyle buyurmuştur:  "Bana güzel koku, kadın sevdirildi. Namaz da gözümün nuru kılındı."   (Nesâî, İşretu'n Nisâ l; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 111, 128, 199, 285, 1, 245, 255, 296).

Kişinin iç dünyası ile ilgili olan huşû hali dıştaki davranışlarına yansır. Psikolojik bakımdan da bunun böyle olması gerekir. Çünkü beden, ruhi olayların aynasıdır. Meselâ; ruhunda üzüntü veya sevinç olan kişinin bu ruhi halini, yâni üzüntü veya sevincini mimiklerinden, yüz hatlarından ve davranışlarından anlarız. Bundan dolayıdır ki âlimler namazdaki huşû'u şöyle izah etmişlerdir:  "Namazda huşû;  bütün himmetini namaz için toplamak, namazın dışındaki her şeyden yüz çevirmek, gözlerini secde yerinden ayırmamak, sağa sola bakmamak, elbisesiyle oynamamak ve parmaklarını çıtlatmamaktır."   (En-Nesefî, Kadî Beydâvî ve Hak Dini Kur'ân Dili, Mü'minûn, 23/2).

Dikkat edilirse bu izahda kalb ile beden, yani kalb ile aza organlar birlikte dikkate alınmıştır.

Bazı müçtehitler huşûu namazın şartlarından kabul etmişlerdir. Fakat sahih olan görüşe göre; huşû namazın şartlarından değildir, kemâlindendir. Yani makbul ve olgun bir namazın mutlaka huşû ile kılınması lâzımdır. Namaz sırasında kalb kıbleye yönelmiştir. Kalb ve zihin başka şeylerle meşgulse namaz gafletle kılınmış demektir. Böyle namaz, Hakkı hatırlatmaz. Halbuki namaz, Hakkı hatırlatmak içindir. Cenâb-ı Hak bu konuda şöyle buyurur:  "Beni hatırlamak ve anmak için dosdoğru namaz kıl."   (Tâhâ, 20/14).  Bu da ancak namaz ile olur.

Namazın geçerli olması gereken şartlar bellidir. Bu bakımdan namaz kılarken isteksiz olmak veya sanki gösteriş gibi yaptığına hükmetek namazı bozmadığı gibi, namazın geçerliliğine de mani değildir.

İnsanda nefis vardır.  Nefis insanı her zaman ibadetlerden soğutmaya çalışır. Bu da gösteriyor ki içinizden gelen ses nefis ve şeytanın sesidir. Ayrıca namazım geçerli midir gibi vesveseye kapılmaya gerek yoktur. Biz namaz kılmakla mükellefiz. İbadetlerimizi kabul edecek olan Allah'tır.

"Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler."   (Müminun, 23/23)

Bu ayette geçen  huşu  kelimesinin manasını Elmalılı Hamdi Efendi şöyle açıklıyor:

Ki onlar namazlarında huşû içindedirler.  Huşûu,  bazıları korku, çekingenlik gibi kalp fiillerinden olmak üzere tarif etmiş; bazıları da sükûnet İçinde olmak ve sallanmayı terk etmek gibi organlara ait fiillerden göstermiştir. Doğrusu huşu, aslı kalp'te, tezahürü beden de olmak üzere ikisini de içinde bulundurur. Kalbe ait tarafı, Rabbin azamet ve celâli karşısında kendi küçüklüğünü göstererek nefsi, Hakk'ın emrine baş eğdirip söz dinlettirecek ve edeb ve azimden başka bir şeye yönelmeyecek şekilde kalbin son derece bir saygı hissi duymasıdır.

Dış görünüşle ilgili yönü de, vücut organlarında bu duygunun belirlenmesiyle bîr sakinlik ve sükûnet meydana gelmesi, gözlerinin önüne, secde yerine bakıp, sağa sola, şuna buna iltifat etmemesidir. Bundan dolayı,  "huşû" un aslı namazın şartlarından olan niyetin samimiliği ile; tezahürleri de namazın adâb ve diğer tamamlayıcıları ile ilgilidir.

Hasen'den ve İbnü Sîrin'den rivayet olunduğuna göre Resulullah ve ashabı namazda güzlerini gökyüzüne kaldırırlardı, bu âyetin inmesi üzerine önlerine eğdiler ve ihtisarı terk ettiler.(1) Buhari ve Müslim'de Hz. Aişe (r.anha) den de rivayet olunur ki:

"Resulullah'a namazda iltifat (yüzünü çevirip bakma) hakkında sordum, buyurdu ki: 'O bir çalmadır ki, şeytan onu kulun namazından çalar, kaçar.'" (2)

Hakim Tirmizî'nin, Kasım b. Muhammed yoluyla Esma binli Ebî Bekir'den Hz. Aişe (r.anha)'nin annesi Ümmü Ruman'dan rivayet ettiği bir hadiste, muhterem Ümmü Ruman (r.anha) demiştir ki;

"Namazımda sallanıyordum. Ebû Bekir (r.a) gördü, beni öyle bir azarladı ki, az daha namazdan çıkacaktım. Sonra da dedi ki:  'Resulullah'ı dinledim, şöyle buyuruyordu:

Herhangi biriniz namaza durduğunda her tarafı sakin olsun, Yahudiler gibi sallanmasın. Zira namazda azaların sükûneti namazın tamamındandır." (3)

Günlük hayattaki yozlaşma ve meşguliyet çokluğu sebebiyle ibadetlerimizde bazen zihin karışıklığı, manevi teveccüh eksikliği söz konusu olabiliyor. Karmakarışık bir ruh haliyle yaptığımız bu gibi ibadetlerimizden bazen ümitsizliğe bile düşüyor, ruhi zevk almadan, derin huzur duymadan yapılan ibadet makbul olmaz diye de vesveselere giriyoruz, bir gevşeme söz konusu oluyor.

Böyle bir yorumda haklılık payı var mı? Yoksa her şeye rağmen ibadetimizin değeri, kutsiyeti sürer mi? İhlas mı esas?

Efendim, bu konuya ait bir değerlendirmeyi İmam-ı Şarani'nin Levakıh'ından özetlemiştim vaktiyle. Ona bir daha göz atacak olursak ümit verici bir yaklaşımın olduğunu görecek, ibadetlerinizde ne kadar karışık ruh hali olursa olsun bir gevşeme söz konusu olmayacaktır inşaallah. Hazret-i İmam, ibadetlerde zevk almama, huzur duymama halini anlatırken şu bilgileri vermektedir:

"İbadetlerinde zevk almak , heyecan duymak hemen hepimizin hoşuna giden bir güzel mazhariyettir. İnsanı etkileyen bir derinliktir. Bunu herkes arzular. Bu derinlik olmalıdır da... Ancak istenen bu huzur yakalanamadığı takdirde ümitsizliğe kapılmak da yanlıştır. Hatta, Allah'ın öyle kulları da olmuş ki, ibadet ve itaatlerinde zevk alıp derin huzur duymaktan memnun olmamış, bu hislerini ibadet ve itaatin ruhu olan ihlasa aykırı bile bulmuş, zevk ve huzur için ibadet ediyor duruma girdiklerini düşünerek, dualarında şöyle demişlerdir:

' Allah'ım, bizi sana ibadet ve itaat ettiren ibadetlerimizde aldığımız zevk ve huzur ise biz bundan sana sığınıyor, zayıfları teşvik için verdiğin bu ücreti içimizden silmeni diliyoruz...' "

İmam bundan sonra şu değerlendirmeyi yaparak diyor ki:

"Bir kimse namazında, niyazında duyduğu zevk ve huzurdan çok seviniyor da bunu namazın şartı gibi hep bekliyorsa, bilsin ki o kimse lezzet ve huzur bağımlısıdır. Daldığı huzur ve aldığı lezzetin teşvikiyle ibadet ediyor, ihlasın ve karşılıksızlığın gereğiyle değil."

Şarani Hazretleri burada bir örnek de veriyor:

"Mısır'ın maneviyat büyüklerinden Efdalüddin Hazretleri bir gün bana şöyle dedi:

'Uzun zamandır gece ibadetlerimde ilerlemeler kaydediyor, kendi kendime ihlasım gittikçe artıyor, diye düşünüyordum. Bir gece tefekkürümde farklı şeyler ilham edildi bana. İçimden bir ses beni ikaz etti. Senin ibadetlerinde ilerlemen ihlastan değil, ibadet sırasında aldığın ruhani lezzet ile duyduğun huzurdan dolayıdır. Hele bir aldığın zevk bitsin, duyduğun huzur kaybolsun, nefsin itiraz etsin, kafan, gönlün karmakarışık durumda ibadet eder hale gel de o zaman gör ihlasının artıp artmadığını!.."

Efdalüddin Hazretleri konuyu şöyle bağlamaktadır:

'Bundan sonra zevk almadan, huzur duymadan yaptığım ibadetleri nefsimle daha ciddi mücadele ederek yaptığım ibadetler olarak gördüm, asıl ihlasın böyle nefisle mücadele ederek yapılan ibadette olduğunu anladım!..Bu yoruma göre denebilir ki, günlük meşguliyetlerin içinde gözümüze, gönlümüze akseden görüntüler kafamızı karıştırıp, zihnimizi meşgul edebilir, ibadetlerimizde huzur duyamaz, zevk alamaz hale getirebilir. Adeta nefsimizle cebelleşerek ibadet yapıyor duruma bile düşebiliriz. Ama bütün bunlara rağmen ibadetlerimizde bir gevşeme ve şüpheye düşme söz konusu olamaz. Biliriz ki, bizler ruhani zevk ve huzur için değil, Rabb'imizin emri olduğu için ibadet ediyoruz. Görevimiz İlahi emri hiçbir beklenti içine girmeden yerine getirmektir..." (4)

Yorumlar

Yorumlarınızı Bekliyorum ( Waiting for your comments )