Bu seviyeyi yakalayamamak namazdan vazgeçmeyi gerektirmez. Gönül ehli şöyle diyor: Önünde beklediğiniz kapıyı cevap almak için çalınız . Cevap gelmeyince vazgeçen muhtaç değil demektir. Bu durumda ev sahibi ona ilgi göstermez . Bu yüzden namaz terkedilirse manevi kayıp büyük olur.
Namazda insan tevhid e girdiği zaman vuslat alemine girmiş olur.
Hak kapısına yönelenler dış ve iç abdest ine sahip olmayı hedeflemelidir. Zahirle yetinen kimse için dış temizlik kafi gelebilir. İçi ile de yakınlık elde etmek amacında olan kimsenin ise, içini de temizlemesi gerekir. Dış temizlik su ile, iç temizlik ise tövbe ile ve Hakk'ın kapısına dönmekle mümkün olur.
Kirlenen nefs " yukarı alem " e ilgi duymaz.
Gusül ile yıkanmak: Kendinden geçen, ruhun etkisinden uzaklaşan kişi yıkanarak tekrar kendine döner.
İçteki pislikler anlaşıldı mı, göz yaşı ndan başka bir şeyle temizlenemez. Hz. Mevl â na
Namazda özün özü, kalpteki Allah'a yöneliş dir.
Özlenen o asıl namaza ulaşabilmek için ihlas ve samimiyetle gayret göstermeye devam etme lidir. Hep aynı noktada çakılıp kalmak, bir gelişme göstermemek hoş değildir. ''İki günü birbirine eşit olan ziyandadır.''
Abdest m âsivâdan ayrılmak, namaz ı ise Hakk'a kavuşmaktır.
Onlar namazlarında tam bir saygı ve tevazu içindedirler. الَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ
Fakat Allah, niyetlere göre muamele yapar; tamamen onun o ufka varmış olması mülahazası ile ona muamelede bulunur.
أَفَلا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا Efelâ ekûnü abden şekûrâ (Allah'a çok şükreden bir kul olmayayım mı?) (Buhari, Teheccüt, 6; Müslim, Kitabu Sıfati'l-Müsafirine ve Kasrihim, 18.)
Yirmi dört saat yüzün yerde, sürekli hep O'nu düşünüyorsun, hep O'nu. Hatta bir Tahiyyât okuyorsun ki, gerçekten tir tir titriyorsun tepeden tırnağa kadar. Aklının köşesine geliyor ki “Tam O'na göre bir kulluk oldu!” Hafizanallah, burada yine bir küstahlık yaptın,
مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ
“Ey ibadete layık yegâne Ma'bud, Sana hakkıyla ibadet edemedik!..” kafiyesi ile meseleyi afiyelendirmiyorsan..
مَا حَمِدْنَاكَ حَقَّ حَمْدِكَ يَا مَحْمُودُ
“Ey herkes tarafından hamd u sena ile yâd edilen Mabud-u Mutlak, Sana hakkıyla hamd edemedik.” kafiyesi ile kafiyelendirmiyorsan..
مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ يَا مَشْكُورُ
“Ey her dilde meşkûr olan Rabbimiz, Sana gereğince şükredemedik!..” kafiyesi ile kafiyelendirmiyorsan… “Sana hakkıyla şükredemedim!” Bir hal… Çünkü konumun gereği bunlar.
Şuurla Taçlandırılan İbadetler
İrfana gelince, o, ihsan mülâhazası içinde mütalâa edilebilecek bir mefhumdur. Bu açıdan irfan ufkuna ulaşmak isteyen bir insanın önce sağlam bir şekilde iman etmesi, ardından amel-i salih yapma sı ve bunu da zamanla bir vicdan kültürü hâline getirme si gerekir. Evet, irfana ulaşmanın en önemli yolu , ibadet ü taati titizlikle ve şuurlu bir şekilde yerine getirme ktir. İbadet ü taatte şuur olmayınca irfana ulaşılamaz . İrfana ulaşamayan bir insanın ise Allah sevgisine, peygamber muhabbetine ermesi mümkün değildir. Unutulmamalıdır ki, bunlar iç içe derinlikler olduğundan, ancak biri aşıldığı takdirde diğerine ulaşılır. İşte bu perspektiften meseleye bakıldığında Hazret'in “Savm u salât u hac ile sanma biter zahid işin. İnsan-ı kâmil olmaya lâzım olan irfan imiş.” ifadelerinde, her şeyin çok güzel bir şekilde yerli yerine yerleştirildiği görülmektedir. Çünkü ihsan şuuru ve irfan nurundan mahrum bir fert için, yapılan ibadetler, öteden beri yapılagelen bir formalite ve kültürden öteye geçmeyebilir. Herkes oruç tuttuğu için o da oruç tutmuş, anne babasında öyle gördüğü için namaz kılmış, başkaları hacca gittiği için hacca gitmiştir. Dolayısıyla böylelerinde ibadetler çok defa suretten öteye geçmediğinden onların ruh ve manası yakalanamaz . Zaten bu durumu ifade sadedinde Resûl-i Ekrem Efendimiz de;
“Nice oruç tutanlar vardır ki, nasipleri sadece açlık ve susuzluktur. Nice namaz kılanlar da vardır ki, nasipleri sadece yorgunluk ve zahmettir.” (İbn Mâce, sıyâm, 21; Ahmed ibn Hanbel, el-Müsned, 2/373) buyurmuyor mu? Demek ki, ibadet ü taatin değer kazanması onun, ne ölçüde irfana iktiran ettiğine bağlı dır.
Mesela irfan ufkunda ihsan şuuruyla eda edilen öyle bir namaz vardır ki, böyle bir namaz sahibi kendini o esnada huzur-u kibriyada görebilir . Öyle ki el ve ayaklarını hareket ettirirken kendini Arş'ın örtülerine dokunuyor gibi hisseder. Hisseder de el ve ayak hareketi gibi yakışıksız tavır ve davranışların, huzur-u kibriyada saygısızlık kategorisi içinde mütalaa edileceğini düşünerek tir tir titrer . Nitekim Cenâb-ı Hak, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in namazdaki durumunu anlatırken;
“ O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor. Secde edenler arasında kıvrım kıvrım kıvrandığını da. ” (Şuarâ Sûresi, 26/218-219) buyurmaktadır.
Bu seviyeyi yakalayamayan kimse en azından iradî olarak , Cenâb-ı Hakk'ın daima kendisini gördüğünü düşünmeli ve namazdaki her bir hareketini böyle bir şuurla yerine getirmeye çalışmalı dır. Bir insanın el ve ayaklarını yerli yerinde tutması, namazda nereye bakacağını bilmesi, başını yere koyduğu zaman hangi mülâhazalara açılması gerektiğinin farkında olması gibi hususlar Cenâb-ı Hak tarafından görülüyor olma şuurunun insanın tavır ve davranışlarına aksettiğini gösterir.
Evet, irfana ulaşmak için ibadetler mutlaka şuurla taçlandırılmalı dır. Mesela namazda olan bir insan, namazın başından sonuna kadar ne yaptığının farkında olarak namazını eda etmelidir . Niyeti sadece, namaza başlarken söylenilen, نَوَيْتُ اَنْ اَصَلِّيَ “Niyet ettim namazı eda etmeye” ifadelerinden ibaret görmek doğru değildir. O, kasdü'l-kalb'dir. Yani masivayı bütün ruhundan, bütün duygularından silip atmak, Allah karşısında kemer-beste-i ubûdiyet içinde bulunduğunu derinden derine hissetmek ve hatta kendini de unutarak bütünüyle silinip gitmek tir. Dahası o, silinip gitmeyi de hissetmemek ve namazın başından sonuna kadar bu hissi devam ettirmeye çalışmak tır. Belki yer yer insan bir kısım olumsuz esintilere maruz kalabilir. Fakat o, her defasında iradesinin hakkını vererek onların üstesinden gelmeye çalışmalıdır. Ayrıca namazda okuduğu âyet ve duaların taalluk ettiği mânâları iyi bilmeli , onların kalbine duyurmak istediği hakikatlerin farkında olmalı ve namazın sonuna kadar şuurluca bunları takip etmeli dir. İşte ibadeti şuurlu bir şekilde eda etme adına ortaya konan bu cehd ve gayret, irfana giden yolda yanıltmayan önemli referanslardır .
Namazı Hissetmek İçin Ne Yaptınız?
İman ve namaz aynı döl yatağında neş'et etmişlerdir; namaz, imanın ikiz kardeşidir. İman , dinin ve diyanetin nazarî yanını teşkil eder; o nazarî yanın takviye edilmesi ve tabiatın bir derinliği haline getirilmesi ise ancak başta namaz olmak üzere diğer ibadetlerle mümkün olur. Bu itibarla da, denebilir ki; namaz pratik imandır , iman da nazarî bir namazdır . Dini yalnızca bir vicdanî kabulden ibaret görenler ve ibadet ü tâatı devreden çıkaranlar, mesleklerini din kategorisi içinde mütalaa ettikleri halde hiç farkına varmadan şirke düşmekten kurtulamamışlardır. Evet, dinin direği namazdır. Namaz, mü'minin günde en az beş defa içine girip temizlendiği sonsuzluğa doğru akıp giden bir tevbe ırmağı ve arınma kurnasıdır . O, savaş meydanında mücadelenin kızıştığı en tehlikeli anlarda bile hakkı verilmesi gereken çok önemli bir vazife, emin bir sığınak, mühim bir kurbet vesilesi ve en kısa bir vuslat yoludur . Namazın bu hususiyetlerinden dolayıdır ki, Asr-ı saadetten günümüze kadar Hak dostları onu hayatlarının merkezine koymuş ve farzları ikâme etmekle yetinmeyerek her gün yüzlerce rek'at nafile kılmayı itiyad haline getirmişlerdir.
Namaz Âşıkları
Âbidlerin Rehberi Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) namaza göstermiş olduğu alâka, O'nun izini takip edenlerin gönüllerinde de “ ibadetlerin özü ”ne karşı derin bir iştiyak uyarmıştır. “ Namaz benim gerçek göz aydınlığımdır. ” diyen, başkalarının bir kısım şeylere arzu duymasının çok ötesinde bir istekle namaza karşı arzu duyduğunu her haliyle ortaya koyan, mübarek ayakları şişecek kadar kıyamda duran, bazen bir rek'atta bir kaç cüz'ü birden okumadan rükûya varmayan, haşyetle dolu yüreğinden el değirmeninin ya da kaynayan tencerenin sesi gibi hıçkırıklı ağlama sesi duyulan ve secde ederken Hak karşısındaki saygısından dolayı kıvrım kıvrım kıvranan Rasûl-ü Ekrem'in (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) namaz ibâdeti üzerinde hassâsiyetle durması Ashâb-ı kirâmın da birer namaz âşığı haline gelmelerine vesile olmuştur.
Öyle ki, Fudayl bin İyâz'ın ifadeleriyle söyleyecek olursak, Sahabe efendilerimiz, benizleri atmış, yüzleri sararmış bir şekilde sabahı karşılarlardı. Çünkü, gecenin çoğunu namazda geçirirlerdi. Bazen dakikalarca kıyamda kalırlar, bazen de uzun müddet secdeye kapanırlardı. Cenâb-ı Hakk'a içlerini dökerken, rüzgarlı bir günde sallanan ağaçlar gibi sallanır; gözlerinden, elbiselerini ve yeri ıslatacak kadar yaş dökerlerdi . Namazın lezzeti onlara bedenî yorgunluklarını unuttururdu ve o vuslat dakikaları hiç bitmesin isterlerdi . Sabah olunca, yüzlerine yağ sürerler, gözlerine sürme çekerler ve halkın içine sanki geceyi hep uykuyla geçirmiş ve iyice dinlenmiş gibi çıkarlardı.
Huzûr-ı ilâhîde bulunmanın manasını idrak etmiş ve Kur'an'ın tadını almış bir sahabînin şu hali onların namaza karşı iştiyaklarını göstermesi açısından ne kadar müthiştir: Peygamber Efendimiz, Zâtü'r-Rik'â gazvesinde Ammâr bin Yâsir ile Abbâd bin Bişr'i bir konak mahallinde gece nöbeti için vazifelendirmişti. Hazreti Ammâr'ın istirahati tercih ettiği bir sırada Abbâd bin Bişr kalkıp namaza durmuştu. O sırada bir müşrik bu iki sahabîyi farketmiş ve hemen üzerlerine ok yağdırmaya başlamıştı. Oklardan iki-üç tanesi Hazreti Abbâd'ın vücûduna isâbet ettiği halde, o, namazını bozmamış, ancak rükû ve secdesini yaptıktan sonra arkadaşını uyandırmıştı. Hazreti Ammâr, sıçrayıp kalkarken bir taraftan kaçan müşriğin ardından bakakalmış, diğer yandan da merakla ve heyecanla Abbâd bin Bişr'in vücudundan akan kanı ve isabet eden okları göstererek kendisini neden uyandırmadığını sormuştu. Hazreti Abbâd ise, ancak bir namaz aşığının söyleyebileceği şu cevabı vermişti: “Bir sûre (Kehf) okuyordum, (ayât-ü beyyinât o kadar tatlı idi ki) onu bitirmeden namazı bozmak istemedim. Fakat, oklar peşpeşe atılınca namazı tamamlayıp seni uyandırdım. Allâh'a yemin ederim ki, Peygamber Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) korunmasını emrettiği bu gediği kaybetme endişesi olmasaydı, sûreyi yarıda bırakarak namazı kesmektense ölmeyi tercîh ederdim. ”
Her Gün Yüzlerce Rek'at Namaz
Evet, sahabe efendilerimiz ibadete, özellikle de namaza asla doymuyorlardı . Onların rahlesine oturmuş Hak erleri de birer namaz kahramanı olarak yetişiyorlardı. Mesela, Atâ ibn-i Ebî Rebâh (radiyallahü anh) yaşlandığı, zayıfladığı ve tâkatsiz düştüğü günlerde bile bir rek'atta Bakara sûresinden yüz ayet okuyordu. Namazdaki konsantrasyonu ona bedenindeki yorgunluğu hiç hissettirmiyordu.
Müslim b. el-Ferâhidî tebe-i tabiînin büyük imamlarından Şu'be b. Haccac (radiyallahü anh) hakkında şunu ifade ediyor: “Ne zaman Şu'be'nin yanına girdiysem -kerahet vakitleri dışında- onu hep namaz kılıyorken gördüm.” Ebû Katan da şu ilavede bulunuyor: “Şu'be'nin rükûda beklediği süreye şahit olsaydınız ‘ herhalde secdeye gitmeyi unuttu ' derdiniz; onu iki secde arasında otururken izleseydiniz bu defa da ‘ galiba ikinci secdeyi unuttu ' diye düşünürdünüz.”
İşte, bu namaz sevdalılarının yaşadığı zaman diliminde günde yüz rek'at namaz kılmak adeta sıradan bir iş gibiydi. Onlar o kadar çok namaz kılıyorlardı ki, çoğunun ötelere yolculuğu bile seccadede başlıyordu ; meselâ, tabiîn neslinden Ebû Ubeyde el-Basrî vefat ettiğinde kıyamdaydı ve namaz kılıyordu.
O dönemde, otuz-kırk sene, yatsının abdestiyle sabah namazını eda eden Vehb b. Münebbih, Tâvus b. Keysân, Saîd b. Müseyyeb ve İmam-ı A'zam gibi Hak dostlarının sayısı hiç de az değildi.
Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri, otuz sene cemâatle namazı ve hatta ilk tekbiri hiç kaçırmamıştı . Kalbine biraz da olsa dünyâ düşüncesinin dolduğunu ve namazın hakikatini duyamadığını hissetse, o namazı tekrar kılardı . Her gün dört yüz rek'at nafile kılmayı adet edinmişti. Otuz yıl boyunca yatsı namazından sonra hiç uyumadan ibâdetle meşgûl olmuştu. Muhadramûn'dan (Allah Rasûlü'nün çağına yetişmesine rağmen O'nu göremeyenlerden) Ebû Osman en-Nehdî de akşam ile yatsı arasında yüz rek'at namaz kılardı.
Bişr b. el-Mufaddal ve Bişr b. Mansur gibi gönül aleminin sultanları da her gün dört-beş yüz rek'at nafile kılanlar arasındaydı. Dahası, onca dünyevî ve idarî işle meşgul olması gereken Abbasi Devleti'nin seçkin halifelerinden Harun Reşid'in de hilafet süresi dahil ölene kadar her gün yüz rek'at namaz kıldığı nakledilmektedir ki, bu, o devirlerde ruhları saran ibadet iştiyakını göstermesi açısından önemli ve çok güzel bir misaldir.
Aslında, tabakâta (Hak dostlarını derecelerine göre sıralayıp, hayatlarını ve eserlerini anlatan kitaplara) bakılsa, bu konuda daha pek çok örnek bulmak mümkün olacak ve selef-i salihîn arasında günde yüzlerce rek'at namaz kılanların sayısının hiç de az olmadığı açıkça görülecektir.
Bir Seviye ve Gönül İşi
Bu arada, şu hususu da ifade etmeliyim: Tabiî ki, dinde asla zorluk yoktur; İslam “yüsr” (kolaylık) üzere vaz' edilmiştir. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhi's-salâtü vesselam) kendisi ayakları şişene kadar namaz kıldığı halde ümmetine hep güçlerinin yettiği kadarını teklif etmiş ve onlara ibadet nev'inden bile olsa altından kalkamayacakları işleri üzerlerine almamaları tavsiyesinde bulunmuştur. Bu açıdan, hem namazı tam duyma hem de çokça namaz kılma meselesi bir seviye ve gönül işidir. Bütün mü'minler, ibadet konusunda hem keyfiyet hem de kemmiyet itibarıyla her zaman daha ileri ufuklara teşvik edilirler ama bu hususta bir zorlama söz konusu değildir.
Nitekim, Nur Müellifi, “Bir tek saat, beş vakit namaza abdestle kâfi gelir.” derken dinin özündeki bu kolaylığa işaret etmiş ve objektif olan kaideyi göstermiştir. Yani, bütün insanları bağlayan bir hüküm söz konusu olduğunda, en zor şartlar altındaki kimselerin de nazar-ı itibara alınması gerektiği esasına binaen, nâmüsâit şartlara maruz kalan bazı mü'minlerin abdest de dahil bir saate sıkıştırmak suretiyle de olsa namazlarını mutlaka kılmaları gerektiğini ifade etmiştir. Ayrıca, Hazreti Üstad, “ Sakın deme, ‘Benim namazım nerede, şu hakikat-i namaz nerede!' Zira bir hurma çekirdeği, mânen bir hurma ağacı gibidir. ” buyurarak, namaz kılarken onun manasını anlamayan ve gönlünde hissetmeyen âmi bir insanın bile amel defterine bir ibadet hissesi kaydolacağını belirtmiştir. Bir hurma çekirdeğinden tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar pek çok mertebeler bulunduğu gibi, namazın da derece olduğunu ama her mertebedeki namazın mutlaka ibadetin nurundan pay aldığını söylemiştir . Hazreti Bediüzzaman'ın bu ifadeleri, bizim gibi ümmîlerin ümidini bütün kırmamak, insanları ye'se düşürmemek ve objektif olanı öne çıkarmak içindir. Evet, Cenâb-ı Hak herkesin namazına bir mükâfât ihsan eder; fakat, bizim burada üzerinde durduğumuz husus namazın hakikati, ruhu ve özüdür.
Bu itibarla, bir mü'min hiç olmazsa farz namazlarını mutlaka “ikâme” keyfiyetiyle eda etmelidir . Yani, İşaretü'l-İ'caz'da da belirtildiği üzere, “ namazda lâzım olan tâdil-i erkâna riayet etmek, ibadetin özündeki müdavemet ve muhafaza manalarını gözetmek ” suretiyle namazın bütün rükünlerini ve esaslarını usulüne uygunca yerine getirmeli, onu matlaşmaya ve renk atmaya maruz bırakmadan hep ilk günkü neşve içerisinde devam ettirmeye çalışmalıdır. Günde en az beş defa namaz adlı o tatlı su kaynağına koşmalı , onunla yunup yıkanmalı, hatalarından ve günahlarından arınarak tertemiz bir ruh haletiyle Mevlâ-yı Müteâl'e yönelmeli ve adeta her vakitte bir kere daha mi'rac yapmalıdır.
Namazın Özü ve Manası
Namazın özü, Cenâb-ı Hakk'ı tesbîh , ta'zîm ve O'na şükür dür. Evet, tesbîh , tekbîr ve hamd , namazın çekirdekleri hükmündedir. Ondandır ki, namazdaki bütün hareketlerde ve zikirlerde “ Sübhânallah ”, “ Elhamdülillah ” ve “ Allahu Ekber ” sözlerinin manaları gizlidir. Bediüzzaman hazretlerinin de ifade ettiği gibi, iftitah tekbîrinden selam vereceğimiz ana kadar biz, hemen her an söz, hal ve tavırlarımızla ya “Sübhânallah” deyip Cenâb-ı Hakk'ı takdîs eder, ya “Elhamdülillah” sözüyle hamd ü senâ hislerimizi seslendirir ya da “Allahu Ekber” diyerek O'na ta'zimde bulunuruz. Namaza başlarken söylenen tekbîre, ibadete onunla başlandığı için “iftitah tekbîri” dendiği gibi; namaz içinde bazı şeylerin yapılması bu tekbîrle haram kılındığı için ona ”tahrim tekbîri” ya da “ihram tekbîri” de denmiştir. Aslında bu tekbîr , mâsivaya ait her şeyi kendine haram kılarak harem dairesine adım atma, bütün dünyevîlikleri kapının dışında bırakma ve yalnızca Sultan-ı Kâinat'a teveccühte bulunma adına bir söz vermedir. O andan itibaren, namazın bütün dakikalarına, saniyelerine ve saliselerine tesbîh, tahmîd ve tekbîr ruhunu işleme, bir manada bütün namaz kesilme ve adeta namazlaşma ahdi demektir. Melekler, bu sözün gereğini yerine getirerek namazını ikâme eden bir âbidin âlem-i misâle yansıyan resmini çizseler, ihtimal ortaya namaz çıkar; o insan ancak mücessem bir namaz kesilmiş olarak resmedilebilir.
Evet, namazı hakkıyla ikâme etmek istiyorsanız , tekbîrle beraber mâsivâdan sıyrılmalı ve gönlünüzü sadece O'na açmalısınız. Dudaklarınızdan dökülen her kelimeye şuurunuzun mührünü basmalısınız . Mesela, “Elhamdülillah” derken, bu sözün ne mana ifade ettiğini iyi bilmeli, onu derinlemesine mülahazaya almalı, “Kimden kime olursa olsun bütün hamd ü senâlar, bütün minnet ve şükürler Allah'a (Tebâreke ve Teâlâ) aittir; bu hakikati ilan benim vazifem, Hâlık-ı Kâinat'ın da hakkıdır.” diye gürlemelisiniz . Böylece, o söz, Cenâb-ı Allah'a yükselirken üzerine yüklediğiniz o derin manalarla beraber yükselmeli . O'nun Rahmân ve Rahîm olduğunu ilan ederken, yine aynı derin duygularla dolmalısınız. “Mâlik-i yevmi'd-din” hakikatini dile getirirken onun ihtiva ettiği manaları da üzerine bir damga gibi vurmalı ve Cenâb-ı Hakk'a o yüküyle beraber göndermelisiniz. Namaz sizin için de bir mi'rac olmalı ve siz Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in Mi'rac'da duyduğu hakikatleri kendi idrak ufkunuzdan duymaya çalışmalısınız. Namazın bütün manalarını yudumlayarak adım adım yükselmeli, adeta birinci kat semada Hazreti Adem'le, ikinci kat semada Hazreti Yahya ve Hazreti İsa ile, üçüncü kat semada Yusuf Aleyhisselamla, derken diğer katlarda Hazreti İdris, Hazreti Musa ve Hazreti İbrahim'le görüşmeli, herbirinin hayatından ibretler almalı, huzurlarının insibağına ermeli ve bir adım daha atınca kendinizi haremgâh-ı ilâhîye girmiş gibi hissetmelisiniz . Namazın sonunda selam verir vermez de huzurun adabına riayet edememiş olma endişesiyle bir kere daha ellerinizi kaldırmalı, yine, tesbîh , tahmîd ve tekbîr cümleleriyle dergâh-ı ilahîye nazar etmeli ve namazın manasını te'kid eden o mübarek kelimeleri otuzüçer defa tekrarlamalısınız . İşte, namazı böyle engin duygu ve düşüncelerle ikâme etmek gerekiyorsa, onu geçiştiremezsiniz ; öncesinde yapılması icab eden hazırlıkları tam yapmalı ve onu manasına uygun bir tarzda eda etmelisiniz.
İbadetlerimizin Çehresindeki Solgunluk
Diğer taraftan, şayet kendinizi i'lâ-yı kelimetullaha adadığınıza inanıyorsanız , böyle bir vazifenin ve ona adanmışlığın ne ifade ettiğini de iyi düşünmeli ve ona göre bir tavır belirlemelisiniz . İ'lâ-yı kelimetullah, Allah'a imana çağrıdır; Peygamber Efendimiz'i (sallallahu aleyhi ve sellem), sâir erkân-ı imaniyeyi ve İslamiyeti kabule davettir. İ'lâ-yı kelimetullah, Allah'ın yüce adının her yerde duyulması, bir bayrak gibi dalgalanması ve ruh-u revân-ı Muhammedînin en karanlık köşelerde bile şehbal açması için çok ciddi cehd ü gayret ortaya koymaktır. İ'la-yı kelimetullah, zatında yüksek ve pek yüce olan “Lâilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah” hakikatini yükseltme; onu dünyanın dörtbir yanında gökkuşağı gibi görülür ve herkes tarafından duyulur hale getirme demektir. Öyleyse, şayet siz, insanları Allah'ı bilmeye, O'nun mesajını dinlemeye, varlığın çehresindeki ilahî tecellileri okumaya ve Ma'bud-u Mutlak'a kulluğa çağırıyorsanız, önce kendiniz o ilahî mesaja kulak vermeli, o tecellileri okumalı, hakiki ve halis bir kul olmalı değil misiniz? Başkalarını kulluğa çağırdınız halde, kulluğun esası ve özü olan namaz gibi bir ibadeti tam eda etmiyorsanız, size yalancı demezler mi? Her defasında ‘hele şu işten bir sıyrılalım' düşüncesiyle namaza duruyor ve onu aradan çıkarma duygusuyla sizin için bir kısım formalitelerden ibaret olan hareketleri yapmakla yetiniyorsanız, kendi kendinizi yalanlamış olmaz mısınız? Hemen aradan çıkaracak kadar değersiz gördüğünüz ve ancak bir an önce içinden sıyrılacak kadar değer verdiğiniz bir meseleye başkalarını çağırmanız manasız bir iş sayılmaz mı? Herkesi kendisine çağırdınız bir hakikatin sizin nazarınızda çok ciddi bir mesele olması lazım değil mi? Siz herhangi bir mesele üzerinde kemâl-i ciddiyetle durmuyorsanız, onun kıymetli olduğuna başkalarını nasıl inandıracaksınız ki!..
Zaten, müslümanlar olarak bizim en büyük dertlerimizden birisi ibadetlerimizin çehresindeki bu solgunluktur . Ne acıdır ki, camilerimiz ve oralarda saf tutan insanlar hazan yemiş yapraklar gibi; kimisi esniyor, kimisi uzanmış yatıyor, kimisi mihrapta bile dünya konuşuyor, kimisi bir an önce namazın bitmesini ve kendisini dışarıya atmayı bekliyor. Su-i zan etmek istemiyorum ama dışa akseden görüntü, -istisnalar olsa da genel itibarıyla- Allah'la tam alakası olmayan, Peygamberini iyi tanımayan, dedesinin camiye gittiğini gördüğü için mescidin yolunu tutan, babasınının namaz kıldığına şahit olduğundan dolayı onu taklîden safta yerini alan ve sadece şekilde, surette kalan kimselerin halini andırıyor. Bundan dolayı da, caminin ve camideki cemaatin hali başkalarına bir şey ifade etmiyor; ibadet , İslam'a çağıran bir hal dili olarak vazife görmüyor . Şayet, biz tam bir inanmışlık hali ortaya koysak, Hazreti Pîr-i Mugân'ın beyanıyla, “Ağzımız Kur'an-ı Kerim'i okurken, hal ve tavırlarımızla da onu temsil etsek, ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemâlâtını ef'âlimizle göstersek , sair dinlerin tâbileri, elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler; belki küre-i arzın bazı kıt'aları ve devletleri de İslâmiyete dehâlet edecekler.” Fakat maalesef, biz İslamiyeti kendi câzibesiyle yansıtamıyoruz .
Aslında, Müslümanlık bir farklılığın sesi ve soluğudur; hakiki bir mü'min namaz kılarken, onun rükûuna bakan ona hayran olmalı, secdedeki halini gören neredeyse bayılmalı, Mevlâ-yı Müteâl karşısında inlemesini duyan kendisinden geçmeli ve onunla beraber secdeye kapanmalıdır . İşte, İslam bu şekilde temsil edilmeyince karşı tarafta da mâkes bulmuyor; hiç kimse şekle bağlı yatıp kalkmalarda namazın ruhunu ve onun kutsî câzibesini göremiyor.
Tesir, Allah'la Münasebete Vâbestedir
Ayrıca, i'lâ-yı kelimetullah yolunda ortaya konan gayretlerin muvaffakiyetle neticelenmesi ancak Allahü Azimüşşân'ın kabulüne ve O'nun değerlendirmesine vâbestedir. Cenâb-ı Hak, kendisiyle irtibatı kavî olmayanları kat'iyen tesirli kılmaz. Onunla derin bir münasebet içinde bulunmayanlar, kime ne anlatırlarsa anlatsınlar hiç kimsenin ruhuna giremez, hiçbir kulu doğru yola iletemez ve tek kişiyi bile sıradan bir insan olmaktan çıkarıp kalb ve ruhun hayat derecesine yükseltemezler . Allah (celle celâlühü) yolundakilerin sesine-soluğuna değer atfeder; onların söz ve tavırlarına tesir lutfeder.
Bu açıdan da, Kur'an'ın hâdimleri, Hak nezdindeki kıymetlerini Allah'la münasebetlerinde aramalı ve şeklî, sûrî şeylerin dergâh-ı ilahîde bir kıymet ifade etmediğini bilmelidirler . Evet, bir hadis-i şerifte de vurgulandığı gibi, Allah Tealâ sizin şekillerinize, zahirî hallerinize, sûrî yatıp kalkmalarınıza değer vermez; Cenâb-ı Hak, ancak kalbî heyecanlarınıza, iç derinliklerinize ve gönlünüzden nebeân eden, içinizin yansıması olan samimi davranışlarınıza bakar ve onları değerlendirir. Şayet, davranışlarınızda kalbî bir derinlik yoksa ve onlar gönlünüzden kopup amel sahasına dökülmüyorsa, o zaman bütün cehd ü gayretiniz beyhûdedir.
Öyleyse, iman hizmetine adanmış ruhlar, hem “Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız şeyleri söylüyorsunuz?” (Saff, 61/2) itâbına (azarlama) muhatap olmamak, hem de “Neden insanları çağırdığınız hakikatleri hakkıyla temsil etmemek suretiyle yalancı durumuna düşüyor ve İslam'ın çehresini karartıyorsunuz?” sualine maruz kalmamak için azamî gayret göstermelidirler. Konumuzla alakalı olarak da, farz namazları hakkıyla ikâme etmenin yanı sıra, tam bir namaz kahramanı haline gelebilmek için şu husulara çok dikkat etmelidirler:
Namaz
Namaz mü'minin miracı, miraç yolunda ışığı-burağı.. yollardaki inanmış gönüllerin sefinesi-peyki-uçağı.. kurbet ve vuslat yolcusunun ötelere en yakın karargâhı, en son otağı, gaye ile hemhudut en büyük vesilelerden biridir.
Kıyamet gününde, ak alınlı, aydın bakışlı, secde ve abdest uzuvlarındaki emarelerle öndekilerden de önde; elleri, yüzleri tertemiz, vicdanları göktekilerin iç âlemleri kadar nezih olmanın yolu da yine namaz ve namaz öncesi amellerden geçer. Aynı zamanda, Allah'a yakınlığın ayrı bir unvanı da sayılan ve çok farklı derinlikleri bulunan bu namaz ibadetine, kulluk düşüncesine kilitlenip ömrünü Hak karşısında geçirme mânâsına “ribat” da diyebiliriz.
Abdest –ileride müstakillen ele alıp işleme düşüncesi mahfuz– namaz yolunda ilk tembih ve en birinci hazırlık; ezan ise –o da müstakillen anlatılmalı– ikinci uyarı ve önemli bir “metafizik gerilim” yoludur. Abdestle, bedeni nâpâk şeylerden ve sezildik-sezilmedik menfîliklerden arınan insan, ezanla vicdan ve tasavvurlarını dinler.. ilk kılacağı namazla da özündeki sesi-soluğu bulmaya çalışır.. ve ancak cemaatle gerçekleştirilebilecek büyük hareketin startını beklemeye koyulur.
İnsanı, arşiyeler gibi döndüre döndüre sonsuzluğun semalarında dolaştıran ve götürüp ta melekler âlemine ulaştıran miraç enginlikli bu mübarek ibadet, günde beş defa kendimizi içine salıp yıkanacağımız bir çay gibidir ki, her dalışımızda bizi hatalarımızdan bir kere daha arındırır; alır ummana taşır ve sürekli başlangıçla son arasında dolaştırır ki, bu da buudlarımız dışında bir uhrevîleşme ve ebedîleşme temrinatı demektir.
Namazla, gece-gündüz sırlı bir taksime tâbi tutulur. Hayat, ibadet eksenli bir zaman anlayışına göre tanzim edilir.. ve bu sayede davranışlarımızın, Hak murâkabesi altında hüsnü cereyanı sağlanır.. derken, ibadet dışı hareketlerimiz de, ibadet halini alır.. ibadet rengine bürünür.. ve yeryüzündeki fâni hayatımız göklerdekilerin rengiyle tüllenmeye başlar.
Dünyevî gürültüler veya umumî sükût içinden ezanın taşacağı an; saatlerin ibreleri, güneşin yer değiştirmesi, cami çevresindeki sesin-soluğun çoğalması, her yanda ebediyet heyecanının yaşanması, müezzinlerin gırtlak kontrolü ve hoparlörlerin hırıltılı-gürültülü sesleriyle belli olunca, sinelerde sessiz sessiz konuşmalar, henüz uykudan yeni kalkmış insanların dağınıklığı içinde sayıklamalar, dünya-ukba arası bir berzah yaşanıyor gibi buudlarımızı aşan sözler duyulmaya başlar.. ayrıca, düşüncelerin yeni bir mecra arayış manevraları ve henüz namaza girilmediği halde, namaz yolu mülâhazasıyla daha bir sürü his ortaya çıkar.. dünya kadar şey mırıldanılır.. biraz sonra gerçekleştirilmesi planlanan ibadet adına metafizik gerilim ve konsantrasyon aranır.. ve bütün ruhî melekelerle kıvama erilmeye çalışılır.
Mescide doğru yürüyüş, yol mülâhazası, abdestle gerçekleştirilen ilk gerilim ve akordasyon hep birer kıvama erme cehdi sayılabilir. Ezan, âdeta harem dairesine alınma daveti, ruhumuzun derinliklerinde bizi konsantrasyona hazırlayan ledünnî bir ses ve duygularımız üzerine inip-kalkan bir mızrap gibidir. Her gün tekerrür ettiğinden kulaklarımız ona alışmış olsa da, düz mantığımız ona karşı bir kanıksama hissetse de, ezan, her zaman ötelerle aramızdaki tepelerin arkasından tıpkı bir ay gibi birdenbire zuhur eder.. yıldırımlar gibi gürler ve bir anda arzî olan nazarlarımızı semaya çevirir.. ve derken her yanda şadırvanlar gibi ince ince çağlayan, şelaleler gibi ihtişamla coşan yepyeni ilâhî bir fasıl başlar.. ve başlar-başlamaz da ruhlarımıza dünyanın en enfes, en çarpıcı ve en diriltici mûsıkîsini boşaltır. Onunla da kalmaz, bizi çağrışımların atlas iklimine çeker ve gönüllerimize aydınlık çağların büyülerini fısıldar. Zaman üstülüğe açık hayallerimizi, tarihin değişik dönemeçlerinde kaybettiğimiz şeyleri bulup, getirip iade etmekle coşturur.. ve her defasında bize taptaze bir demet ses, bir demet şiir, bir demet âhenk bahşeder. Biz, ezanı her zaman, bir mûsıkî banyosu alıyormuşçasına bütün benliğimizle duyar ve her duyuşumuzda, bilemediğimiz bir büyü ile bir başka tat, bir başka letafet, bir başka hazza uyanırız. Bu duyuş ve bu seziş çok defa bizde, bir sihirli helezonla göklere doğru yükseliyor veya bir balonla çok yukarıda dolaşıyormuşuz gibi bir his uyarır. Hele bir de ezan, usûlüne uygun ve vicdanın sesi, soluğu olarak icra ediliyorsa.. göklerin nura gark olduğu, ruh-i revan-ı Muhammedî'nin şehbal açtığı ve lisan-ı Ahmedî'nin arz u semayı çınlattığı ezan dakikaları ne nurlu ve hislidir! İnsan o dakikalarda ruhunun derinliklerine inip vicdanını dinleyebilse, ne keşfedilmedik mânâların içine aktığını ve kendi derinliklerinde ne çağrışımların kaynaştığını duyacaktır!
Her zaman kendini yenileyip kalbî ve ruhî hayatı itibarıyla taze kalabilen canlı vicdanlar, her ezan vaktinde, onun ilk gökten indiği dönemin halâvet ve taravetini duyar ve minarelerden yükselen sesin içinde peygamberlerin çağrılarını dinlerler.. gönlünde meleklerin tekbir, tehlil, şehadet korosuna erer.. ve âdeta Cibril'in dirilten nefeslerini, İsrafil'in hayat veren soluklarını duyar gibi olurlar.
Ezanla, namaz dışı gerilim ve doyum tamamlanınca, henüz farzla gerçek kurbet enginliklerine açılmadan evvel, ılgıt ılgıt ilâhî rahmet esintilerinin ruhları kuşatma faslı sayılan ilk nafile namaz ve kametle, o dakikaya kadar adım adım derinleştirilen konsantrasyon bir kere daha kontrol edilir; nihâî huzura ait teveccüh ve temkin bir kere daha gözden geçirilir ve miraca yürünüyor gibi namaza yürünür. O âna kadar gönlümüze çarpan, insanî yanlarımızı alarma geçiren ve bizi ebedî mihrabımıza yönlendiren ses, söz ve davranışlar, vicdan tellerinde hakiki gönül nağmeleri bulabilmek için bir akort ameliyesi gibidir. İbadette asıl ses ise, o biricik mihrap karşısında, duygu, düşünce birliğine ulaşmış ve bir imam arkasında el pençe divan durmuş; eğilip saygı ve hürmetini ifade eden, kalkıp Hak karşısında temenna duran; yerlere kapanıp baş ve ayaklarını aynı noktada birleştirerek Allah'a yürüyen cemaatin müşterek davranışlarıyla başlar. Bizler cemaat şuurunu vicdanlarımızda duyduğumuz ölçüde, peygamberlerle yaşanmış aydınlık çağların bütün güzellik ve cümbüşünü de duyuyor ve hissediyor gibi oluruz.
Evet, namazın göklerdeki âhengiyle bütünleşmiş olanlar için imamın arkasındaki her hareket, her söz, insanoğlu için yitik Cennet adına bir hasret ve bir dâüssıla sesi verir, bir ümit ve bir vuslat duygusuyla tüllenir. Kendini, namazın miraç buudlu havasına salan hemen herkes için o, Cennet dönemlerimizin ve ötedeki Cennetlerin nazlı, hülyalı günlerinin fecir tepelerine benzer. Bizler, his dünyamızın vüs'ati ölçüsünde, her namaza duruşumuzda, Cennet güzelliklerinden ta bizim altın çağlarımıza uzanan bütün bir ışık kuşağının safvetini, sükûtunu yudumlar ve neşeyle geriniriz. Bu sayede, dünyanın bin bir dağdağasıyla dağınıklığa uğramış zihinlerimiz toparlanır.. ruhlarımız cismaniyetin kasvetli atmosferinden sıyrılır ve gönül dünyamız bir kere daha vuslat mülâhazasıyla köpürür. Her namaz vakti ve her farz edasında olmasa bile, ruh ve gönül erleri hiç olmazsa her gün birkaç kez, ezel ve ebed arası gelir gider.. sık sık geçmişi geleceği birden düşünce menşurundan geçirir.. ve geçmiş gibi görünen zamanın altın dilimlerini, geleceğin ümitle tüllenen yemyeşil zümrüt tepeleriyle bir arada temâşâ eder.. ve başkalarının yaşadıkları hayatla bizim ömürlerimizi aynı anda duyar ve yaşar, kevser yudumluyor gibi içinde bin bir lezzet ve mutluluğun hatıralarını bulur. Tıpkı rüyalarda olduğu gibi mesafeleri aşar.. zaman üstü âlemlerde dolaşır.. fevkalâdeliklerin bütün zevklerini duyar.. duygudan duyguya, fikirden fikire geçer.. her ânı, ayrı bir mârifet, ayrı bir muhabbet ve ayrı bir zevk tufanı içinde geçirir. (Bu mülâhazalar irfan ufku bu noktaya ulaşanlar içindir.)
Hele bir de ruh ve gönül namazlaşınca, artık bu nuranî keyfiyet evirir çevirir, her zamanki amelimizin yerine kendi âhengini, kendi şiirini ve kendi semavîliğini getirir ikame eder.
Günde birkaç defa, düşünce ve hülyalarımızı besleyen namaza ait sırlı ve sihirli hareketler, her zaman bizi mâverâîliğe taşıyabilecek bir yol, bir menfez bulur ve gönüllerimize:
“Mekânım lâ mekân oldu
Bu cismim cümle cân oldu
Nazar-ı Hakk ayân oldu
Özüm mest-i likâ gördüm” (Nesîmî)
dedirtir.. ve böylece ibadet, gönüllerde gizlenen, gizlenip kenzen bilinen o ezelî güzellik ve bütün vâridâtların kaynağını, buudlara sığmayan derinlikleriyle bir kere daha fâş eder. Bu itibarladır ki, namazın içinde açıktan açığa bilinen ve net olarak görünen hususlardan daha çok, azamet ve heybet buğulu, kemmiyet ve keyfiyetleri aşan bir his tufanı ve bir duygu anaforu yaşanır. Namazda, hep söylenemez şeyler beyan ufkumuzu sarar.. ifadesi imkânsız hisler ruhumuza garip bir mûsıkî fısıldar.. gündelik lisana sığmayan engin duyuşlar, düşünüşler benliğimizi işgal eder.. ve maddî aklın, mücerret mantığın sınırlarını aşan gaybubet renkli bir fetanet, peygamber çizgisindeki meâdî bir düşüncenin kapılarını aralar. Bu açıdan da diyebiliriz ki, kulun namazdan daha büyük bir ibadeti ve namaz içinde köpüren tasavvur ve tahayyüllerden daha sıhhatli ve engin bir hali yoktur.
İnsan ruhunun, duyuş ve sezişleriyle şuhud ve vücudu aşıp gayb noktasına ulaştığı namaz ufku, onu duyan ruhların bütün hasretlerini, hicranlarını ve dâüssılalarını söyler. Aynı zamanda kalbin itminanını, insanî duyguların revh u reyhanını, varlığın ezelî serencâmesini, yıldızların yeryüzünü temâşâsını, göklerin sırlarını, ukbanın ışıklarını, Cennetin yamaçlarını, yamaçlarda salınan ağaçlarını, ağaçların altında her zaman çağlayan ırmaklarını söyler.. rükünleriyle söyler, içindeki Kur'ân'la söyler, dualarla söyler; söyler ve söylediklerini yepyeni bir eda ve üslupla ruhlarımıza kevserler içiriyor gibi tekrarlar…
Kıyamdan sonra, kulluğa kilitli bu sadık bendeler, saf ruhlarının heyecanlarını, müstakîm düşüncelerinin ra'şelerini bir kere de rükû kürsüsünden haykırmak isterler. Azamet ve ceberûtun, rahmet ve lütfun halitasından hâsıl olan bir duyguyla ve heybete bürünmüş bir eda içinde âdeta bir asâ gibi bükülürler.. bükülür ve iliklerine kadar işleyen bir kulluk şuuruyla hep ilâhî azameti mırıldanır ve bir kısım gök sakinlerinin Allah'a yöneliş üslupları sayılan rükû ile “Hazîratü'l-Kuds”ün kapılarını zorlar ve o kapıların aralanması ölçüsünde kendi ruhî âlemlerinin derinliklerine kavuşurlar. Hacda ve başka yolculuklarda, tepelere tırmanılması, tepelerin aşılıp düzlüklere varılması tekbir, tehlil fasıllarıyla seslendirildiği gibi, namaz unvanı altında ruhun miraç yolculuğu da, bir bölümden diğer bölüme geçişte hep aynı mübarek duygu ve düşüncelerle ve hep aynı mübarek kelimelerle ifade edilir. Hemen her rükünde, Allah'a karşı saygılı olmayı en iyi şekilde dile getirmek üzere söylenilen tekbirlerle, tahmidlerle ve bu kelimelerin çağrıştırdığı mülâhazalarla yüce divanın kapı tokmaklarına dokunulur; sonra da, bir eşref saati en mükemmel şekilde değerlendirme dikkat, teyakkuz ve temkiniyle beklemeye geçilir; geçilir ve avını bekleyen bir kedi hassasiyeti, bir örümcek sabrıyla ilâhî vâridât ve tecelliler avlanmaya çalışılır.
Namazda rükû, kıyamdan bir adım daha ileride üzerimize nefehâtını salar, ruhlarımıza hayattan daha güzel, cismanî zevklerden daha enfes ve bu sınırlı dünyada gerçekleştirilmesi imkânsız bir rüyadan, hem de tasavvur edemeyeceğimiz ölçüde bir rüyadan neler neler fısıldar. Gönüllerimize, istediğimiz, beklediğimiz nesnelerin ötesinde zümrütten günler, saatler ve dakikalar vaad eder. Zaten, hepimiz biraz da ümitlerimizin, mefkûrelerimizin, hülyalarımızın, beklentilerimizin çocukları değil miyiz? Hemen hepimiz, bugünkü tersliklerle hırpalanıp da gerçeğe uyanınca, içinde bulunduğumuz zamanı aşar ve ileride elde edeceğimiz hayat ve saadetin ümidiyle “gelecek zaman” der ve tebessümlerle Cennet'in yamaçlarını süzeriz.
Rükû, Hak karşısında iki büklüm olma mânâsındaki buuduyla, bütün kaddi bükülmüşlerden bir ses alır; yer yer “Rabbim bana zarar dokundu.”,[1] zaman zaman da “Dağınıklık ve tasamı sadece Sana açıyorum.”[2] der ve bize hayat ırmağından bir çağlayış, Yusuf ilinden de bir gömlek kokusu duyurur.. duyurur, hep hakikatlerin ötesinden gelecek hârikulâdeliklerin zuhur edeceği neşesiyle bizleri coşturur. Hem öyle bir coşturur ki, benliğimizden fışkıran bir hamd ü senâ tufanıyla belimizi doğrultur ve O'na, bir ara fasıl minneti daha sunarız. Bu kısacık ayakta duruş, ilkinden farklı ve ayrı bir Hakk'a yürüme limanıdır. Bu nurlu limanda kıyamı, kıraati, rükû tesbihlerini bir kere daha gönlümüzün derinliklerinden geçirir; hislerimizin sınırsızlığını, hayallerimizin sonsuzluğunu bu kısacık tevakkuf içine sıkıştırarak duymaya çalışır; bütün his gücümüzü vâridât avlamak üzere seferber eder ve yakaladığımız “kenz-i mahfî” tayflarıyla kendimizi daha engin ve kurbet renkli bir yeni duyuş çağlayanına salıveririz. Namazı rükûda duyup kıyamda dinleyenlerin nasıl bir haz ve lezzete erdiklerini, nasıl bir haşyet ve saygıyla kıvrandıklarını, nasıl bir ümitle gerilip nasıl bir korkuyla ürperdiklerini kestirmek zordur. Bu duyuş, bu dinleyiş, vuslata atılan adımların en ciddilerinden ilki, secde de bunun ikincisidir.
Secde, namazın içindeki mevhibe ve vâridâtın şükür zemini, erimiş gönüllerin kulluk kalıbına tam olarak döküldükleri mehabet potası, dualarla Hakk'ın kabulü ortasında iki nokta arasındaki doğru çizgi ve bulunup bilinecek, bilinip sevilecek Zât'a karşı duyguların, düşüncelerin visal koyu ve buluşma arsasıdır. Bizler, gerçek konumu içinde secdeyi duyup dinledikçe, imandan, İslâm'dan, ihsandan süzülmüş bir usârenin, namazlarımızın kıyam, rükû ve kavmesinden geçerek gönüllerimizin zümrüt tepelerine aktığını hissederiz.
Secdede baş ve ayaklarımızı aynı noktada birleştirerek yusyuvarlak hâle gelir; bir yay gibi gerilir; bir ses, bir soluk olur inler ve ümitlerimizin ameller önündeki her şeye yeten enginliğini, rahmetin her şeye sebkat eden öndeliğini imanımızla birleştirir, bütünleştirir; bir ucu dünyada bir ucu ukbada âdeta bir gökkuşağına benzeyen bu alâim-i sema altından geçmek suretiyle tâli'imizi değiştirmeye çalışırız.
İnsan, secdedeki duyuş ve sezişlerin kendisini yükseltmiş bulunduğu bahtının zirvesinden bakıp gerçeği temâşâ ettiği bu noktada, kalbinin dilini kullanarak, hislerinin bütün kelimelerini ortaya dökerek, dünyayı biraz ahirete doğru yönlendirip, öteleri de biraz ruh dünyasının içine aksettirerek kulluğunun destanını okuyor gibi bir mazhariyeti duyabilir, yaşayabilir.
Evet onun, kulluk şuuruyla coşan duaları, Allah'ın rahmet ve lütuf çağlayanlarıyla karşılaşıp birbirinin içine akıp da dua ve icabet buluşunca, duygularımız Cennet hayatı gibi güzel, vuslat gibi engin çağlamaya başlar. Anlayanlar için bu güzelliklerin tadı o kadar keskin, şivesi o kadar büyüleyicidir ki, onu bir kere duyup yaşayanlar bu nimetlere ve nimet sahibine nasıl şükredeceklerini bilemezler.
Başı yerde ve ışıktan bir helezonla en ulaşılmaz zirvelere tırmanıp ve semavî seyahatle Hakk'a yakınlığı derinleştiren bir kurbet eri, “Hazîratü'l-Kuds”e ermiş olma his, şuur ve mahmurluğuyla vuslatını bir başka buudla daha da renklendirmek üzere Hakk'a tazim ve tekrimini arz ederek saygıyla başını kaldırır ve huzurda bulunmanın bütün âdâbıyla “et-tahiyyat…” diyerek vecde gelir; artık bir yeryüzü varlığı değilmişçesine tabiatüstü bir hal, bir mânâ ve bir büyüye bürünür.
Öyle ki, bu engin hazlarla coşan namaz kahramanı, doyma bilmeyen bir hisle, kemmiyet ve keyfiyet sınırlarının üstünde, niyetle derinleştirip sonsuzlaştırdığı; yakîniyle Hak'la irtibatlandırıp hulûsuyla ebedîleştirdiği mal, can ve bütün ilâhî mevhibeler adına Hakk'a karşı minnet borcunu edaya yönelir; gönlünün bütün duyarlılığıyla Allah'ı anar ve inler.. Nebi'yi yâd eder, içi inşirahla dolar.. kendisiyle aynı mutluluğu paylaşan insanları düşünür, hayır dualarıyla gürler.. ve tekbirlerle başlattığı bu miraç yolculuğunu, dinin temeli sayılan şehadetlerle noktalar…
Namaza alışmış ve onunla beslenen insanlar, ona hiçbir zaman doymazlar. Doymak şöyle dursun, her namaz bitiminde “Daha yok mu?” der, nafileden nafileye koşar; duhâ ile güneş gibi yükselir, evvâbinle gidip kurbet tokmağına dokunur, teheccüdle berzah karanlıklarına ışıklar gönderir, ömürlerini âdeta ibadet atkıları üzerinde bir dantela gibi örmeye çalışır ve kat'iyen içinde yaşadıkları nurlardan, ruhlarını saran mânâlardan ayrılmak istemezler.. istemezler ve hep ibadetin vaad ettiği güzelliklere koşarlar.
[1] Enbiyâ sûresi, 21/83.
[2] Yûsuf sûresi, 12/86.
Efendimiz'in Namazı, Secde Duası ve Hücre-i Saâdet
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bu hasbihalinde şu hususlar üzerinde durdu:
Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurur:
“Kulun Rabbisine en yakın olduğu an secde hâlidir.” Zira secdede, Allah'ın büyüklüğünü ifadenin yanında insanın kendi küçüklüğünü ortaya koyması gibi iki mülâhaza bir araya gelir; bu iki mülâhaza bir araya gelip örtüşünce de Allah'a en yakın olma hâli zuhur eder. Evet, kul, tevazu, mahviyet ve hacâlet içinde başını yere koyduğunda ve hatta mümkün olsa başını topraktan daha aşağı götürme azmiyle secdeye kapandığında Allah'a kurbet hâsıl olur.
Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in Hazreti Ebu Bekir'e öğrettiği ve secdede okunması tavsiye edilen dua şöyledir:
“Allah'ım, muhakkak ben nefsime namütenahî zulümde bulundum; günahları bağışlayacak Senden gayrı kimse yoktur. Nezd-i Uluhiyetinden hususi ve sürpriz bir mağfiretle beni yarlığa, bana merhamet et; şüphesiz ki Sen yegâne Gafûr ve Rahîm'sin.”
* Kanaatimce, İnsanlığın İftihar Tablosu'na nispet edilecek her şey “saadet”, “kutlu”, “mutlu” gibi sıfatlarla anılmalıdır. Bu mevzuda Kitap ve Sünnet'te bir şey görmedim; fakat, Efendimiz'e gönülden saygımızın ifadesi olarak, böyle davranmak gerektiğine inanıyorum. Halk “Hira Mağarası” diyor; bunu kullanmada bir mahzur olmayabilir; lakin Efendimiz'e saygının gereği olarak ona “Hira Sultanlığı” denmeli; “saadetli Hira yuvası” denmeli. İnsanlığın İftihar Tablosu'nun hicret ederken tahassun buyurduğu yer hakkında Sevr Mağarası değil, “Sevr Sultanlığı” diyeceksiniz. “Kabr-i Saadetleri”, “mutlu kabirleri”, “kutlu kabirleri” diyeceksiniz. Hatta “makbûr” düşüncesini hatırlattığından dolayı ona kabir dememeyi tercih ederim. Bir yönüyle “ruhunun ufkuna yürüme limanı” derim. Saygınız ölçüsünde saygı görürsünüz.
Hücre-i Saâdet o kadar dardı ki, -o hücreye canlarımız kurban olsun- Efendimiz'e rahat secde edecek kadar bile yer kalmıyordu. Âişe Validemiz'in naklettiğine göre, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) gece namaza durduğunda, secde edeceği zaman eliyle Hazreti Âişe'nin ayaklarına dokunuyor ve ancak o mübarek Validemiz ayaklarını çektikten sonra oraya secde edebiliyordu.
İmam Bûsîrî, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in ortaya koyduğu derin kulluğu anlatırken der ki:
“Ben, ayakları şişinceye kadar geceleri ibadetle ihya eden O Zât'ın sünnetine, onu terk etmek suretiyle zulmettim.”
Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) öyle derin bir kulluk ortaya koymuştu ki, dahası olmaz. Onun, sabahlara kadar ibadet ettiğini gören Hazreti Âişe Validemiz (bir rivayette de Hazreti Bilal), “Senin hiç günahın yok ki!” manasına “Biz sana aşikâr bir fetih ve zafer ihsan ettik. Bu da Allah'ın, senin geçmiş ve gelecek kusurlarını bağışlaması, sana yaptığı ihsan ve in'amı tamamlaması, seni dosdoğru yola hidâyet etmesi ve sana şanlı şerefli bir zafer vermesi içindir.” (Fetih, 48/1-3) ayetlerini okuyunca, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, “Beni onca nimetlerle serfiraz kılan Rabbime çok kulluk yapan, çok şükreden bir kul olmayayım mı?” şeklinde cevap veriyor ve yine kendine yakışan bir tavır sergiliyordu.
şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Kim yatsı namazını cemaatle kılarsa sanki gecenin yarısını ihyâ etmiş gibidir. Üstüne sabah namazını da cemaatle kılan kimse ise bütün geceyi namaz kılarak geçirmiş gibidir.”
(Sahih-i Müslim, Sünen-i Ebî Davud)
Sabah ve Yatsı Namazlarının Fazileti
Dinin direği olan namazın İslam'daki yeri bir başkadır. O, Allah Teâlâ'nın imandan sonra en çok sevip razı olduğu ameldir. Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) da namaz hakkında titizlikle tahşidâtta bulunmuşlardır.
Namaz, imandan sonra kulun ahirette hesaba çekileceği ilk ameldir. O, mü'min ve müslümanları birbirine bağlayan en önemli unsurdur.
Vaktinde ve cemaatle kılınan beş vakit namaz, zamanımızın genişlemesine ve günlük faaliyetlerimizin bereketle neticelenmesine vesiledir.
Kur'an-ı Kerim'de beş vakit namazın önemi hakkındaki ayet-i kerimelerden bir tanesi şöyledir:
“Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın vakitlerinde namaz kıl. Zira böyle güzel iyilikler kötülükleri (günahları) giderir. Bu, öğüt almak isteyenlere bir hatırlatmadır.” (Hûd Suresi, 11/114)
İslam alimlerine göre, gündüzün iki ucundaki namazlar sabah, öğle ve ikindi; gecenin gündüze yakın saatlerindekiler de akşam ve yatsı namazlarıdır. Ayet-i kerimede beş vakit namaza işaret edilmiştir.
Allah Rasülü (aleyhisslatü vesselam) Efendimiz de namaz hakkında: “ Ne dersiniz, sizden birisinin kapısı önünde bir ırmak bulunsa, her gün beş defa onda yıkansa kendisinde kir namına bir şey kalır mı? Ashab, “hayır” dediler. Bunun üzerine Allah Rasülü (aleyhisslatü vesselam) buyurdular ki: İşte beş vakit namaz da bunun gibidir ki, Allah o sayede bütün hataları giderir.” buyurmuşlardır.
İhlas ve şuurluca kılınan her bir namaz, Allah katında çok faziletlidir. Sabah ve yatsı namazları ise diğer namazlara göre günün daha zor ve yorgun anlarında kılınmaları itibariyle kıymetleri bir başkadır.
İmanında sadık olan müslümanlar sabah ve yatsı namazlarını hastalık ve yolculuk gibi sıkıntılı durumlarda ve bazen nefislerine zor gelse de büyük bir itina ile eda etmeye çalışırlar.
Münafıklar ve imanın kalplerine tam olarak oturmadığı kimseler ise namaza, özellikle de sabah ve yatsı namazlarına ehemmiyet vermez ve bunları geçiştirirler, bu konuda kendilerince mazeretler üretirler. Halbuki Allah Rasülü (aleyhissalatü vesselam) bir hadis-i şeriflerinde bu hususta yürekleri hoplatan bir beyanda bulunmuşlardır:
Münafık kimseye sabah ve yatsı namazlarından daha fazla ağır gelen bir namaz yoktur. Eğer bu iki namazdaki fazileti bilselerdi, sürünerek te olsa mutlaka cemaate gelirlerdi.” (Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim)
Sabah ve yatsı namazları mü'minlerle münafıklar arasındaki ayırt edici namazlardır. Nitekim Efendimiz (aleyhisslatü vesselam): “Yatsı ve sabah namazlarına münafık devam edemez.” (Suyûtî, Câmius-Sağrîr) buyurmuşlardır.
Sabah namazının önemi hakkındaki bir rivayet ise “Sabah namazını kılan kimse, Allah'ın zimmeti altındadır. Allah'ın zimmeti altında olan birisi hakkında korkun (ona ilişmeyin).” şeklindedir.
Allah Rasülü (sallallahü aleyhi vesellem)'in, sabah namazının sünnetini dahi seferde de, hazarda da (yolculukta da, ikamet halinde de), sağlıkta da, hastalıkta da asla terketmediğine dair rivayetler vardır. (Suyûtî, Câmius-Sağrîr) Nitekim sabah namazının sünneti hakkında Efendimiz (aleyhissalatü vesselam): “Üzerine güneşin doğup battığı her şeyden hayırlıdır.” demişlerdir.
Ey Rahman ve Rahim Rabbimiz! Bizleri imanda yakîn ve tahkike ulaştır. Namazlarımız ve diğer salih amellerimizi de ihlas ve ihsan şuuruyla eda etmeyi nasip eyle. Amin!
Salih amellerin tâcı olan namaz, Kuran-ı Kerim'de imandan sonra en çok zikredilen ve hakkında vurgu yapılan ibadettir. Sünnet-i seniyyede de namazın ayrı bir yeri vardır. İslam'da İbadet ve amel-i salih denince ilk akla gelen namazdır.
Namaz, diğer salih amelleri câmi, kuşatıcı olması yönüyle Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi vesellem) tarafından üzerinde hassasiyetle durulmuştur. Hadis-i şeriflerde vârid olduğuna göre ahirette kulun ilk olarak hesaba çekileceği amel namazdır ve bu hususta hesabını kolay veren kimsenin, diğer amelleri hakkında da hesabının kolay olacağı bildirilmiştir.
Kur'an-ı Kerim'de pek çok zikredilen namazla ilgili olarak bir ayet-i kerime şöyledir:
Namaz, insanı bir mi'rac gibi Allah huzuruna yükseltmesi ve ona kulluğunu en derin şekilde duyurması yönüyle eşsiz bir ibadettir. O, İnsan nefsinin kibir ve gururunu kıran, onu cennetlere ehil hale getiren muhteşem bir vasıta ve buraktır.
Kıldığımız namazların her bir rek'atinde “Allah'ım, yalnız sana ibadet eder ve yalnız Sen'den yardım dileriz.” ifadesi bize her gün defalarca Allah katında sonsuz kıymeti hâiz ihlası ve Allah'a tevekkülü tembihler.
İnsan namaz ile Allah'a itaati öğrendiği gibi psikolojik ve sosyal açıdan da namazın yeri ayrıdır. Onun vesilesiyle ferd ve toplumlar disiplini ve hayatı tanzim etme meleksini kazanır.
Vaktinde ve cemaatle kılınan beş vakit namaz, zamanın genişleyip bereketlenmesine vesiledir. Namazı vaktinde ve cemaatle kılma alışkanlık ve şuurunu kazanmış bir mü'minin hayatı hep nurlu ve bereketlidir. Günümüzde pek çok insanın şikayet ettiği vakit darlığı ve zamanın hızla geçip gitmesi onlar için söz konusu değildir.
Bütün inananlar, namaz vasıtasıyla tarağın dişleri gibi bir olup ittifak ve kardeşliklerini pekiştirirler. Protokollerin ve adam kayırmaların olmadığı tek yer namaz saflarıdır.
Namazın beden ve çevre temizliğine vesileliği de ayrıca ele alınması gereken muazzam bir konudur çünkü hem namaz kılan kimse hem de namaz kılınan mekanların hep temiz olma şartı vardır. Abdest ve mekan temizliğinin beden ve ruh sağlığına olumlu etkisi de ayrı bir yazı konusu.
Namazın dünyevî faydalarının çok çok ötesinde onun en önemli yanı şüphesiz ki bir ahiret azığı, sermayesi olmasıdır. Din binasının temeli iman, direkleri namaz, kubbesi de mücahededir. Din binasını koruyan fanus, namazdır. Koruyucu fanusu ve direkleri olmayan yahut direkleri zayıf olanın binanın göçme tehlikesi olduğu gibi namazsız imanın korunması da zordur. İman ve namaz ikiz kardeştir.
Kulluk ve şükrü ifadenin en güzel ve Allah katında en makbul yolu namazdır. Bir hadis-i şerifte bildirildiği üzere iman ile küfür arasında namazı terk vardır. Yani namazın terk yahut ihmali küfre kapı aralamaktadır. Bu sebeple Allah Rasülü (aleyhissalâtü vesselam), ümmetini böyle bir kötü akıbete karşı sakındırmıştır:
“Namazı olmayanın kamil manada dini yok demektir. Namazın dindeki yeri, başın bedendeki yeri gibidir.” (Taberanî, el-Mu'cemüs-Sağîr, 1/113; Suyûtî, el-Câmius-Sağîr, 2/387)
Efendimiz (aleyhişssalatü vesselem)'ın ayrıca buyurduğu üzere ahirette bütün insanlar sıkıntılı iken Cenab-ı Hakk'ın gölgesinde rahat ve mutluluk içinde olacak yedi sınıf insandan birisi de namzlarını daima vaktinde ve cemaatle kılmaya çalışan ve mescidden ayrılırken aklı ve kalbi orada kalan insanlardır.
Farzların ve revâtib (farzlara bitişik) sünnetlerin haricinde kıldığımız teheccüd, duhâ ve evvâbîn gibi namazlar bizi Allah'a daha da yaklaştırmaları yönüyle çok önemlidirler. Bu şekilde namaz insanı haline gelenlerin ahirette hesaplarını çok kolay olacağı yahut sorgusuz-sualsiz cennete gideceklerine dair hadisler bulunmaktadır.
Allah Rasülü Efendimiz mescide gidebilecek herkesin namazı mutlaka cemaatle mescitte kılmasını istemiş ve çocukların da küçük yaşlardan itibaren namaza alıştırılmalarını emir ve tavsiye buyurmuşlardır.
Alvarlı Efe Hazretleri de namaz için şöyle demektedir:
Namaz dinin direğidir, nurudur,
Sefine-i dini namaz yürütür,
Cümle ibadetin namaz piridir,
Namazsız niyazsız İslam olur mu!?
Konumuzu İmam Rabbânî Hazretlerinin Mektubat'ından namazla ilgili bir beyitle noktalayalım:
Namazın Kıyâmı, Rükûu ve Secdesinde Neler Okunabilir?
Maalesef çocukluğumuzdan itibaren namazı bir kalıp şeklinde öğrendik, yalnızca bazı cümleleri tekrar edip bir kısım hareketleri yapınca onu eksiksiz eda ettiğimize kanaat getirdik. Dolayısıyla, ekseriyetimiz itibarıyla ve çoğu zaman namazı, özellikle de rükû ve secdeleri adeta geçiştirdik.
Oysa, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz namazı ikâme ederlerken rükûu kıyamına yakın, secdesi de rükûuna denkti. O, bazen bir rekâtta Bakara, Âl-i İmrân ve Nisâ sûrelerini okurdu; rükûda duruşu da ona eşti; hemen bütün rükünleri kulluk ve dua hesabına tam değerlendirirdi. Bazen O'nun nafile olarak kıldığı bir rekât namaz, bizim hatimle kıldığımız teravih namazı kadar sürerdi. Bir hadis-i şerifte bu husus açıkça anlatılmış ve şöyle denmiştir: “Rasûlullah (aleyhissalatü vesselam)'ın kıyamı, rükûu, rükûdan sonraki ayakta bekleyişi, secdesi, iki secde arasındaki oturuşu ve teşehhüddeki oturuşu neredeyse birbirine denk uzunlukta idi.” (Müslim, Salât 193) Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu namazın her anını dualarla bezer, donatır ve Allah'a yakarışla doldururdu.
Peki, acaba biz namazımızı nasıl o şekilde eda edebiliriz; ya da namazda daha neler okuyabilir, hangi duaları yapabiliriz?
Hanefi mezhebine göre, “dünya kelamı” ve “beşer sözü” kategorisinde olan ifadelere namazda yer verilemez. Nitekim, “sübhaneke” duası içindeki “ve celle senaüke” kaydının (sadece cenaze namazında okunan kısım) farz namazlarda okunmamasının sebebi bu düşünce ve bu anlayıştır. Rasûl-ü Ekrem'den (aleyhi ekmelüttehaya) nakledilmiş olan rivayetlerin namazda okunabilmesi için, onun hadis kriterleri açısından en az “meşhur hadis” olması gereklidir. Diğer mezheplerin bu konuda böylesi bir şartı yoktur. Bununla beraber, ihtiyatlı davranarak Kur'an-ı Kerim'de zikredilen veya Efendimiz'in beyanı olduğunda şüphe bulunmayan dualar tercih edilerek namazın genelinde ve bilhassa secdede Cenâb-ı Hakk'a çokça yakarmak lazımdır. Bu hususta “el-Kulûbü'd-Dâria” kitabının giriş bölümünde ve muhterem Hocaefendi'nin “Dua Mecmuası” isimli eserinde Efendimiz'den nakledilen dualardan, ayrıca Peygamberimizin her sabah ve akşam okudukları evrâd ü ezkârdan istifade edilebilir.
Mesela, rükûda hakkını vere vere, kelimeleri güzelce telaffuz ederek -bazı fukahaya göre- bir kere “Sübhâne rabbiye'l-azîm” demek şarttır. Bu tesbih, çok hızlı söyleniyorsa ve söyleyen ne dediğinden habersizse, onun mânâsı yoktur ve adeta söylenmemiş gibidir. Bazı fukahaya göre ise, onu en az üç defa söylemek gerekir; beş ya da dokuz defa tekrar edilebileceği de belirtilmiştir. Onun için, rükûda ve secdede en az üç defa, yavaş yavaş, kelimeleri tam telaffuz ederek bu tesbih söylenebilir. Ardından da yukarıda ifade etmeye çalıştığımız şartlara uygun dualar kalb ibresi O'na tam yönelmişliği ihsas ettireceği ana kadar tekrar edilebilir. Zaten ancak bu şekilde eda edilen bir namaz “ikâme edilmiş” sayılır, diğerleri sadece “kılma”dır.
Aslında, çoğu zaman dîk-ı elfazdan (kelime darlığından) dolayı kullandığımız “namaz kılmak” tabiri, bir işi hakkıyla eda etmeyi değil onu yapmış gibi olmayı çağrıştırmakta ve bir sun'îlik taşımaktadır; “kılmak” yerine “ikâme etmek” demek daha isabetli olacaktır. Nitekim, Kur'an-ı Kerim'de elliden fazla ayette namaz (salât), “ikâme” fiilinin muhtelif kipleriyle birlikte zikredilmektedir. Ayrıca, pek çok ayette “Namazı ikâme edin!” buyrulmaktadır. Evet, “ikâme etmek”; namazın içinde yer alan kıyam, rükû, secde gibi rükünleri yerli yerinde, düzgün şekilde, sükûnet içinde, hakkını vererek yapmak ve bir manada “dinin direği”ni itina ile ayağa kaldırıp yerine koymak demektir.
Şu kadar var ki, insan farklı duaları uzun uzun tekrar etme, rükû ve secdeyi kıyama denk götürme işini yalnız başına namaz kıldığı zaman yapmalıdır. İmam'ın cemaati bıktıracak ya da ihtiyaç sahiplerini zor durumda bırakacak şekilde namazı uzatması doğru değildir. Nitekim Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), imam olduğunda namazı uzunca kıldıran Muaz b. Cebel hazretlerine “Sen fitne mi çıkarıyorsun?” demiş; bir başka vesileyle “Herhangi biriniz imam olduğunda namazı hafif kıldırsın; çünkü arkasında zayıf, yaşlı ve hasta olanlar vardır. Fakat kendi başına kıldığında onu istediği kadar uzatsın.” buyurmuştur.
Şu hususu da belirtmekte fayda var: Namaz esnasında ve özellikle secde anında insan, ümmet-i Muhammed (aleyhisselam) için olan isteklerini, kendi iç ızdıraplarını, tevbelerini, iniltilerini hiç konuşmadan, sadece mülahazadan geçirerek niyetiyle ve daha da güzeli samimi gözyaşlarıyla da Cenâb-ı Hakk'a arz edebilir.
Hâsılı, imam namazı ikâme ederken cemaatinin halini gözeterek orta bir yol tutturmalı; yalnız başına namaz kılan insan ise, özellikle de nafilelerde onu özene bezene eda etmeli, dualarla donatmalı, engin mülahazalarla süslemeli ve adeta namazdaki her anını bir dua fırsatı gibi değerlendirmelidir.
Namaz ve Niyet
Soru: Namaza başlarken nasıl niyet etmeliyiz? İslâm âlimlerinin bu konudaki görüşleri nelerdir? İzah eder misiniz?
Cevap: Cibril hadisinde ifade edildiği üzere namaz, İslâm'ın beş temel esasından biridir. Evet, o, dinin direği, ibadetlerin özü ve esası, bir ucu miraca dayanan ve insanı Allah'a yaklaştıran en önemli bir vesiledir. Bu denli önemli bir ibadet, elbette mü'min için dünyevî meşgaleler arasında geçiştiriliverecek bir iş değildir/olmamalıdır. Değil başka bir iş yüzünden onun ihmale uğratılması veya aceleye getirilmesi, gerektiğinde her şey ona feda edilmelidir.
Doyulmaz Bir Neşve
Namazın muhtevası, insanın Rabbiyle münasebetine, kalb ve ruh ufkuna göre farklı derece ve keyfiyetlerde kendini hissettirir. Hüşyar bir gönülle ve aşk u şevk içinde Allah'ın huzurunda bulunuyor olmaktan kendini meleklerin safları arasında görmeye kadar, ondan, Efendiler Efendisi'nin (aleyhissalâtü vesselâm) arkasında saf tutmuş bir fert olarak kendini hissetmekten doğrudan doğruya bir hamlede ulvî âlemlere yükselmişçesine Arş'ın örtüsüne alnını koyuyormuş gibi eda keyfiyetine kadar namazı değişik şekillerde duyup hissetme mertebeleri vardır. İnsanın böyle bir mazhariyete muvaffak olmasının ilk şartı; namazı tıpkı bir miraç veya miracın gölgesi bilmektir. Haddizatında her namaz mü'min için bir miraç vesilesidir. Dolayısıyla bu hususta mü'mine düşen vazife, her namazında, farklı farklı buudlarda da olsa, miracını tamamlamak olmalıdır. Bu sebeple namazda gönlün her teli, tıpkı bam teli gibi ses vermelidir. Öyle ki, secde, doyulmaz bir neşveye; dualar, insana bıkkınlık vermeyen gıdaya; rükû ayrı bir edaya; kıraat da dâne dâne canlı kelimeler armonisine dönüşmelidir. “O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor. Secde edenler arasında kıvrım kıvrım kıvrandığını da.” (Şuarâ sûresi, 26/218-219) âyetleri, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in (aleyhissalâtü vesselâm) namazını tasvirle beraber, bize, nasıl namaz kılmamız gerektiğini de öğretmektedir.
Bir dönemde ben, namazda kalbi ifrağ adına birinden bir hakikat öğrenmiştim. Daha sonra o güne kadar kıldığım bütün namazlarımı ahirette yüzüme vurulur endişesiyle kaza ettim. Çünkü bir hadis-i şeriflerinde Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), namazın kabir hayatında tecessüm edeceğini ve şayet kişi namazlarını arızalı kılmışsa bu namazların kusurlu ve mefluç bir refik şeklinde onun karşısına çıkacağını ve bu kişinin berzah hayatını bu mefluç refikle birlikte geçireceğini ifade etmiştir. Dolayısıyla eksik ve noksan kılınan namazların kazasını eda, bir mânâda meziyet değildir. Ona isterseniz cebren li'n-noksan diyebilirsiniz. Yani o, bir mânâda kırığı, çatlağı sargıya alma demektir.
Bir Kasıtta İki Maksut Olmaz
Biraz önce de ifade etmeye çalıştığım gibi, herkesin niyeti Cenâb-ı Hak'la münasebeti ölçüsünde farklı farklıdır. Niyet temelde fukahânın icmaına göre kalbin kastıdır. Yani niyet, “neveytü.. neveytü.. neveytü…” şeklinde sadece lafızdan ibaret bir şey değildir. Vâkıa fukahâ, bu mevzu üzerinde farklı mütalaalar beyan etmişlerdir. Bazıları niyetin lisanla söylenmesini daha evla görmüşler, bazıları ise söylememenin daha evla olduğunu ifade etmişlerdir. İkincilere göre, lisanla söyleme meselesi kalbin konsantrasyonuna mani olmaktadır. Hanefi fıkhında fakih olmamakla beraber ikinci bin yılın müceddidi ve bir kutup olarak kabul edilen İmam Rabbanî Hazretleri'nin lisanla niyet etmeyi mahzurlu görmesi de zannediyorum bu mevzuda bize önemli bir fikir verir. Fakat kanaatimce bazı mü'minler niyetlerini dil ile yapıyorlarsa “fukahâdan bazılarının kavline binaen yapıyorlar” deyip ihtilafa yol açacak şekilde meselenin üzerinde durulmaması gerekir.
Farklı derecelerdeki niyetin ilk basamağı, bizim gibi avam, babadan tevarüs eden taklidî iman ve İslâm telakkisiyle yaşayan müptediler için kastü'l-kalbdir. Yani kişinin, namaz kılacağını, zihin ve kalbinden geçirmesidir. Havassa göre niyet ise insanın yapacağı işe kilitlenmesi, münhasıran o mülâhazaya bağlı kalması ve bütün duygu ve düşünceyle ona konsantre olması demektir. Bunun üstünde hasların hassı diyebileceğimiz insanların niyetine gelince; onların niyeti, namazın içinde de devamını sağlamak üzere kalbi bütün mâsivâdan ifrağ etme demektir. Çünkü maksut O ise, bir kasıtta iki maksut olamaz. Yani kişi, O'nu kastetmiş, maksut olarak sadece ve sadece O'nu hedeflemişse, O'nun dışındaki izafi ve hakiki ne kadar maksut varsa hepsini kalb ve kafasından söküp atması gerekir. Bu esnada akla başka bir mülâhaza gelirse, o seviyenin insanları döner yeniden tekbir alırlar ve kalblerini ifrağ edecekleri ana kadar kendilerini zorlarlar. Bediüzzaman Hazretleri ve onun ilk saftaki talebelerinde böylesi bir gayret görülür. Fakat unutulmamalı ki, bu gayret şeklî ve surî olmamalıdır. Eğer taklitle, şekil ve suret itibarıyla böyle bir tavır içine girilirse, bunun o şahsa kazandıracağı hiçbir şey yoktur.
Niyet mertebeleri içinde, daha üst bir seviye olan fenafillah ve bekabillah mertebesinde kendini dahi unutma hâli vardır. Evet, esmâ ve sıfât dairesini aşıp Sübühât-ı vech karşısında erimiş insanların niyetleri belki de böyle bir ufukta kendini bile görmeme, duymama, hissetmeme şeklindedir. Bu ufku paylaşanlara göre namazda iken kendini hissediyorsan hâlâ bir alâik ve avâikle meşgulsün demektir. Ben “şirktir” dememeye çok dikkat etsem de, onlar kendi seviyelerine göre bunu şirk endişesiyle karşılarlar. Hâsılı niyet enginliği, derece derece ve mertebe mertebedir. Kim Allah'ı ne ölçüde biliyor, ne ölçüde bir mârifetullah ufkuna sahipse, namaza başlarken de kalbî alâkasını, ona göre temin ve tesis edecek, ona göre namaza duracaktır.
Niyet Amelin Ruhu
Üstad Hazretleri, Yirmi İkinci Mektub'un Hatimesi'nde
“Hiç sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı? İşte bundan hemen tiksindiniz!” (Hucurât Suresi, 49/12) âyeti ışığında kelime kelime, gıybetin ne kadar çirkin bir fiil olduğunu izah ederken, âyetin başındaki soru mânâsı veren “hemze”nin âyetin bütün kelimelerine bir su gibi sirayet ettiğinden bahseder. Belki de bir nur ve ruh gibi. İşte niyet de aynen böyledir. Mü'min, niyetiyle Cenâb-ı Hakk'a teveccühünü, O'nun hüvel maksud, hüvel mahbub, hüvel mâbud olduğunu âdeta namazın her rüknüne yayar/yaymalıdır. O, namazdaki her kıraatte bu niyetine sadık kalmalıdır. Bilhassa ferdî olarak eda edilen nafile namazlarda tekellüf denebilecek ölçüde bu hususa dikkat edilebilir. Cemaatle kılınan farz namazlarda böyle bir tavır içine girmek doğru olmaz. Zira bu, dinde külfet mânâsına gelir ve teklif-i mâlâyutak olur. Ama kendi kendimize kıldığımız nafile namazlarda başından sonuna kadar meseleyi elden geldiğince huzur-u ilahi mülâhazasına bağlı götürmek için böyle bir niyet gayreti ve arayışı içinde bulunmakta mahzur olmasa gerek.
Namaz, mü'minin miracıdır. Cenâb-ı Hak miracı anlattığı yerde
إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ
“Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (İsrâ Suresi, 17/1) buyurur. Buradaki “ ــه ” zamirinin ircaında iki tevcih vardır. Bu tevcihlerden birine göre zamir Cenâb-ı Hakk'a irca edilir. Fakat diğer tevcihe göre semi' ve basîr sıfatları Resûl-i Ekrem Efendimiz'in hâlini ifade eder. Şimdi semi' ve basîr gibi Esma-i Hüsna'dan olan iki isimle Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm (aleyhissalâtü vesselâm) tavsif buyrulmuşsa burada önemli bir hakikate dikkat çekiliyor demektir. Demek ki Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), miraç esnasında gözüne, kulağına arz edilen her şeyi o sapasağlam ihsas ve ihtisas kabiliyetiyle emip massetmiştir. Başka bir ifadeyle miracı çok iyi sağıp çok iyi doymuştur. Miracın saniyesini, sâlisesini, âşiresini fevt etmemiştir. Mebdeinden müntehasına kadar, her şey âdeta O'nun şuur süzgecinden, filtresinden gelip geçmiştir.
Süleyman Çelebi, “Ümmetin miracını kıldım namaz.” der. Alvar İmamı ise, “Sefine-i dini namaz yürütür, namaz cümle ibadetin pîridir.” buyurur. Namaz, mü'minin miracı olduğuna göre mü'min, orada kulağına ve gözüne hâkim olmak durumundadır. O kulak ve göz sadece duyulması gerekli olanı duymalı, görülmesi gerekli olanı görmelidir. Üstad Hazretleri bunu On Yedinci Söz'de Mevlânâ Câmî'nin şu ifadeleriyle anlatır: “Yekî hâh, yekî hân, yekî cûy, yekî bîn, yekî dân, yekî kûy – Sadece Bir'i iste, Bir'i çağır, Bir'i talep et, Bir'i gör, Bir'i bil, Bir'i söyle.” Buna göre mü'min sadece Bir'i görmeli, Bir'i bilmeli, Bir'i duymalı, Bir'i aramalı, Bir'i çağırmalı, Bir'i hissetmeli, Bir'in dışında her şeye karşı kapalı kalmalı ve namazın bütün erkânında bunu yakalamaya çalışmalıdır. Yakaladığı zaman da, “Bu böyle yakalanmazdı. Kendimi unutacak şekilde yakalamalı ve kendimi duymamalıydım. Ben var mıyım yok muyum unutmalıydım.” demeli ve bu ölçüde âdeta kendinden geçmelidir.
Temrin, Tekellüf ve Teklif
Bir kez daha ifade edeyim ki, bütün bunlar, birer seviye meselesidir. Temrin olmadan bu seviyelerin yakalanması ise mümkün değildir. Yani başta tekellüf olmazsa daha sonra teklif olmaz. İşin başında zorlama olmazsa daha sonra nefse öyle bir şey teklif edemezsiniz. Bu açıdan gözünü bu seviyelere dikmiş bir insanın kendisini ölesiye bir gayretle zorlaması gerekir. Cüneydi Bağdadî Hazretleri bir yerde, “Ben altmış sene kendimi zorladım. Altmış sene sonra Allah lütfetti, namaz kılmaya başladım.” mânâsına gelecek bir ifadede bulunuyor. O halde bizim gibi hayatında hakiki namazı tatmayanlar, hiç olmazsa beş on sene kendilerini namaz kılmaya zorlamalıdırlar.
Bu arada istidradi bir hususu da arz edeyim. İfade edilen bu hususlardan dolayı, bizim yarım yamalak da olsa kıldığımız namazların Allah (celle celâluhu) tarafından kabul edilmediği/edilmeyeceği zannedilmesin. Öyle ümit ediyoruz ki, sonsuz lütuf ve merhamet sahibi Rabbimiz, bu seviyede kılınan namazları da kabul buyurur. Öyle ki bu namazlarımızla dahi bizi Cennet'ine kor, onları berzahta bizim için bir refik, sıratta bir Burak hâline getirir, belki de bir berk yapıp ufkumuzu aydınlatır. Bu açıdan hiçbir zaman namazdan geri durmamalı, namaz asla hafife alınmamalıdır. Fakat diğer taraftan himmetler de her zaman âlî tutulmalıdır. Celal ve azamet sahibi Rabb-i Kerimimize karşı eda edeceğimiz ibadet O'nun büyüklüğü ile mepsuten mütenasip olmalıdır. Yapacağımız ibadet O'nun bize sayamayacağımız ölçüde çok ve bol olan lütuf ve ihsanlarına karşı bir şükür gaye ve mânâsı taşımalıdır. Dolayısıyla bir ömür boyu mü'min hep hakikat-ı namazı bulmaya çalışmalıdır.
Niyette önemli bir husus da, ibadetin bütün erkân ve eczasında onun canlı ve hüşyar bir hâlde varlığını hissettirmesidir. Mü'min, tam bir konsantrasyonla başladığı niyetini, yani o mutlak kast, mutlak teveccüh ve mutlak nazarını namazın her rüknünde vicdanında duymalı ve bunların dışında kalan şeylere karşı da isyan etmelidir. Evet, mü'min namazında, O'ndan başka her türlü mülâhazaya ve düşünceye karşı rahatsızlık duymalı ve bu rahatsızlığını iç dünyasında bir tepki şeklinde göstermelidir. Meselâ bir insan, “ اَلرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ” derken O'nun sonsuz rahmetinin değişik tecellî dalga boyunun kendisine kadar gelip her şeyi kuşatmasını vicdanında duyamıyorsa içten içe kendi kendine “Tuh sana namert!” diyebilmelidir.
Bunların hiçbiri gerçekleşmesi imkânsız şeyler değildir. Zira bütün bunları, binler ve milyonlar yaşamışlardır. Binler ve milyonlar da aynı şekilde yaşamaya namzettir.
مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ وَجَدَ
“Bir kimse bir şeyin arkasına düşer, o mevzuda ciddiyet gösterirse mutlaka aradığını bulur.” Bu sözün mefhum-u muhalifi ise; “Şayet bulmamışsa arkasına düşmemiş, düşmüşse ciddiyet göstermemiş, dolayısıyla bulamamıştır.” demektir.
Namazlaşma Yolu
Cemaatla Namaz
Namazı cemaatle kılmak çok önemlidir. Hiç ihmal etmeye gelmez. Biz Hanbelî mezhebinden değiliz ama İmam Ahmed b. Hanbel'in cemaat hakkındaki anlayışı dikkate değer. O, cemaatı namazın şartı sayar. Tabiîn efendilerimiz cemaat hususunda ne kadar titizdirler. Mesela A'meş (Süleyman b. Mihran) yetmiş sene boyunca ilk tekbiri hiç kaçırmaz. Yetmiş sene yetişemediğinden dolayı tek bir rekatı kaza etmez. Bir başkası ömrü boyunca namazlarda başkasının ensesini görmez, hep en ön saftadır.
Efendimiz cemaatın önemini anlatırken buyuruyor ki: “Çok defa içime geliyor ki birisi namaz için kamet okusun, cemaat namaza dursun, ben de gideyim cemaata gelmeyenlerin evini yakayım.” Evet cemaat çok önemli. Ben size sorsam “Hayatınızda cemaatsiz, münferit kaç namaz kıldınız?” Ondan fazla ise cemaatsız namazınız söylemeyin bunu, Allah'a karşı ayıptır. O on da ya uçakta ya havaalanında ya da yolda, yani cemaata imkan bulamadığınız yerlerde olmalı.
Hayat namaza göre tanzim edilmeli. Namaz bir takvim gibi hayatın her noktasını kuşatmalı. Hayatın gerçek takviminin blokajı namaz üzerine oturtulmalı. Namaz vakitleri köşe taşları olmalı ve sair işler bu köşe taşlarına göre programlanmalı. Eskiler bir iş için sözleştiklerinde “sabah namazından önce.. öğle namazından sonra..” derlerdi. Kur'an'da da bu espri muhafaza edilir ve pek çok yerde “namaz kılındıktan sonra.. namaza kalktığınızda.. namaza durduğunuzda..” gibi ifadelerle ferman buyrulur.
Rabbim, bütün mahlûkatın hayatlarıyla Sana takdim ettikleri kulluk hediyelerinin bütününü kendi hesabıma Sana arz ediyorum !..
Selâm, dua, azamet ve mülk sahibi olma, her türlü afet ve noksanlıklardan beri bulunma manalarına gelen “tahiyyât” çoğul olan bir isimdir. Tekili “tahiyye”dir. Tahiyye, hayat kelimesiyle aynı kökten gelmektedir. Namazda okunan teşehhüde de, tahiyyât denir.
Teşehhütteki tahiyyât duaları Mirac gecesinde Cenâb-ı Hak ile Allah Rasûlü'nün konuşmalarını hatırlatmaktadır. Bununla birlikte tahiyye duası ile mü'min, اَلتَّحِيَّاتُ لِلهِ وَالصَّلَوَاتُ وَالطَّيِّبَاتُ sözüyle, “Bütün kavlî (tahiyyât), bedenî (salavât) ve malî (tayyibât) ibadetler Allah'a mahsustur.” diyerek, önce Allah'a selâm ve saygı arz eder. Ardından İnsanlığın İftihar Tablosu'na hitaben اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِىُّ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ “Ey Peygamberim! Selâm ile birlikte Allah'ın rahmeti ve bereketi Sana olsun.” der. Bundan sonra mü'min, birlik ve uhuvvet şuuru içinde اَلسَّلَامُ عَلَيْنَا وَعَلَى عِبَادِ اللهِ الصَّالِحِينَ “Selâm bize ve Allah'ın salih kullarının üzerine olsun.” şeklindeki duasıyla tahiyye ve selâmı bütün sâlih kullara gönderir.
Hazreti Üstad der ki: “Âciz bir abd, namazında ‘Ettahiyyâtü lillâh' der. Yani, ‘Bütün mahlûkatın hayatlarıyla Sana takdim ettikleri hediye-i ubûdiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu Sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler Sana takdim edecektim. Hem Sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın.' İşte şu niyet ve itikad, pek geniş bir şükr-i küllîdir.”
Tahiyyât'taki selamlaşmanın manasını duymaya çalışın; bir de teheccüdü kaçırmayın!..
Bazı şeyleri söylemek doğru değil ama ben bu kadarını söylemekte beis görmüyorum: Bazen Tahiyyâtı okurken, Zât-ı Ulûhiyet'in, Efendimiz'e اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ demesini düşününce, sanki benim nazarımda o esnada gökler ihtizaza geliyor; Melâike-i kiram ve ruhânîlerin kalbleri tir tir titremeye başlıyor. Hani siz meseleyi bu mülahazaya bağlayınca, sizde de öyle bir titreme oluyor. Bakıyorsunuz bütün arz u sema, O'nun için selam duruyor.
O'nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cenâb-ı Hakk'a karşı tâzimâtını ifade edişini, اَلتَّحِيَّاتُ لِلَّهِ وَالصَّلَوَاتُ el-Hüccetü'z-Zehra'da Üstadımızın onu izah şekliyle, o derinlik içinde ele almak lazım. اَلتَّحِيَّاتُ لِلَّهِ وَالصَّلَوَاتُ وَالطَّيِّبَاتُ Orada da aynı ihtizâzâtı duyuyor gibi olma… Bu, sizde de aynı şeyleri meydana getirecek. Aynı zamanda öyle bir karşılıklı selamlaşma, mukabil selam alma… Bu, bence bizde de ciddî bir saygı duygusu oluşturur. Bütün kâinatı alakadar eden bir şey, ümmete emanet edilecek bir şey oluşuyor. اَلتَّحِيَّاتُ لِلَّهِ وَالصَّلَوَاتُ وَالطَّيِّبَاتُ Bunlar… Bunun gibi, insanı hafife almamak lazım. İnsanlığının idrakinde, insanlığının anlayışında olan insanlar, bu türlü şeyleri söyledikleri zaman, ellerine bir manivela verseniz, küre-i arzın yörüngesini değiştirirler.
Diğer taraftan, Kur'an-ı Kerim, çok yerde işaret ediyor; bazı insanlar, bela ve musibet geldiği zaman, öyle bir hassaslaşıyor, öyle Cenâb-ı Hakk'a teveccüh ediyorlar ki!.. Fakat sahile çıktıklarında kendilerini salıveriyorlar.
Öyle olmaması lazım!.. O deryada dalgalara maruz kaldığınız zaman, Cenâb-ı Hakk'a teveccüh-i tâm ile teveccüh ettiğiniz gibi, aynı zamanda sahile çıktığınız zaman da yine Cenâb-ı Hakk'a teveccüh etmeniz lazım.
Teheccüdü kaçırmayın!.. Gecenin sülüs-i âhirinde… O da akla geliyor; hep o, kalkıyorsun, bir kunût okuyorsun orada, namaz kılıyorsun. Aklına geliyor: “Yâ Rabbi! Sülüs-i âhir… Sen, öyle buyurmuştun, teveccüh edecektin!..” Sülüs-i âhir; yani, son üçte bir.
“Ey tâlib-i feyz-i Hudâ / Gel halkaya, gir halkaya! // Ey âşık-ı nûr-i Hudâ / Gel halkaya, gir halkaya!” Halka… اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ، أَبَدًا دَائِمًا
Kunût'un Manası ve Namazlaşan İnsanlar
Sonra, وَالْقَانِتِينَ وَالْقَانِتَاتِ Farklı manaları “kânit” kelimesinin. “Kunût etme”; Allah karşısında kemerbeste-i ubudiyet içinde el-pençe divan durma. Bu manadan dolayı, namazda uzun ayakta durmaya da “kunût” deniyor. “Çok rekât mı, yoksa uzun kunût mu?” deniyor orada. Demek Allah karşısında çok uzun boylu durmaya “kunût” dendiği gibi, aynı zamanda her zaman Allah karşısında kemerbeste-i ubudiyet içinde bulunanlara ve namazda uzun boylu ayakta duranlara da “kânit” deniyor. İnsanlığın İftihar Tablosu'nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptığı gibi…
Antrparantez; umum cemaate namaz kıldırırken, Efendimiz hiç öyle yapmamış. Yirmi ayet, otuz ayet, kırk ayet; öyle yapmış. Fakat hususî namaza durduğunda, mesela yanında Hazreti Enes gibi (radıyallahu anh), İbn Mes'ûd (radıyallahu anh) hazretleri gibi sahabîlerle hususi namaz kılarken veya ezvâc-ı tâhirâtından bazı validelerimizle namaz kılarken, o zaman uzun kunût yapmış; onlara da böyle uzun boylu kıldırmış; Ebu Hüreyre ile namaz kılarken, uzun boylu kılmış. Mesela diyor ki Hazret; “Kıraati uzun tuttu; Bakara sure-i celîlesini okudu, Âl-i İmran'ı okudu… Aklımdan kötü şeyler geçti benim!” Ona kurban olayım, “kötü şey” diyor, koca Devs kabilesinin arslanı. Soruyor tâbiûn : “Ne geçti aklından yâ Ebâ Hüreyre?” (Başka rivayetlerde bu şahsın Abdullah bin Mes'ûd olduğu nakledilmektedir.) Diyor ki, “Dayanamadım, oturacaktım!” Ona “kötü şey” diyor. Yahu oturuyor herkes, hepimiz oturuyoruz işte, niye “kötü şey” olsun?!.
Evet, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendi kendine olunca, ayakları şişinceye kadar kunûtta duruyor, ayakları şişinceye kadar. Ve sonra selef-i sâlihîn de aynı şekilde hareket ediyorlar. O hadis ricalinde, “nakd-i rical” yaparken, görüyoruz onları, hadis kitabında. Kur'ân-ı Kerim'i iki rekâtta hatmeden insanlar var; “Bir oturuşta, Kâbe'nin karşısında, baştan sona kadar bitirdim!” diyor. Bast-ı zaman olmadan bitmez; onlar benim gibi ve bazılarımız gibi bir nefeste بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ diyerek okumuyorlar. Böyle bir okuyuş, Kur'an okumayı taklit etmektir; okuma değildir bu. Okuma şudur: Her kelimeyi vicdanda duymaya çalışarak, بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ…* اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ…* اَلرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ…* مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ…* إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ… * اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ… صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ… * آمين Bunları da vicdanında duyarak…
Evet, Allah Rasûlü, öyle okuyor; onlar da öyle okuyorlar. Şimdi arkadaşı diyor ki “Kâbe'nin karşısında oturdu; Kur'an-ı Kerim'i hatmetti, öyle kalktı!” Yine, “İki rekât namazda Kur'an-ı Kerim'i hatmetti!” diyor. Tâbiîn, Tebe-i Tâbiîn, Sahabe dönemlerinde emsâl-i adîdesi var bunların. Nasıl dine kilitlenmişler, nasıl bağlanmışlar? Nasıl derinliği keşfetmişler?!. Meseleyi sadece nazarî planda bırakmamışlar. Zaten öyle olmasaydı, atın/katırın sırtında, daha sonraki dönemlerde bir asırda, iki asırda, üç asırda yapılan şeyleri elli seneye sığıştıramazlardı. Hicret-i Seniyye'nin sekseninci senesi, yani Efendimiz'den yetmiş sene sonra, Horasan'da girilmedik yer kalmıyor. Ellinci sene, Çin Seddi'ne dayanıyorlar. Hicret-i Seniyye'nin ellinci senesinde, yani Efendimiz'in ruhunun ufkuna yürüyüşünden kırk sene sonra, Çin Seddi'ne dayanıyorlar. Atın/katırın sırtında… Lojistiği bunların; malzemesi, yiyecekleri, içecekleri, barınakları?!. O işin delisi olmuşlar, anlatmak için… Anlatınca uçuyor, kanatlanıyorlar onlar. “…Üzerine Güneşin doğup battığı her şeyden hayırlı!” Bu rivayet zayıf; fakat şu rivayet: “Yığın yığın kırmızı koyunlardan daha hayırlı!” Bir insanın kalbine o iman ile girebilme… O imanın, onun kalbinde otağ kurmasını sağlama… Bir yönüyle, ebedî hayata gidecek yolu gösterme ve ona ebedî hayatı kazandırma mevzuu.
Evet, وَالْقَانِتِينَ وَالْقَانِتَاتِ dedik; Allah karşısında kemerbeste-i ubudiyet içinde, upuzun durmaktan söz açtık; sonra Efendimiz'in upuzun durduğundan bahsettik; sonra selef-i sâlihînin upuzun durduğundan bahsettik, Hazreti Pîr-i Mugân'a kadar.
Hazreti Bedîüzzamân'ın Namazı İkâme Keyfiyeti
Hazreti Üstad, Allah huzurunda durduğu zaman -has talebelerinden dinlemiştim ben- her kelimeyi derinlemesine duymak için gayret ediyor. Yine antrparantez arz ediyorum: Camide, cemaate namaz kıldırırken, âciz vardır, zayıf vardır, hasta vardır. Hazret-i Rûh-u Seyyidi'l-Enâm buyuruyor ki, “Bazen namazı çok uzatmak istiyorum. Fakat bir çocuk sesi duyunca, annesinin ona karşı re'fet ü şefkatini düşünüyor, hemen -biz Türkçe'ye çevirecek olursak- geçiştiriyorum!” Zannediyorum o “geçiştirme” de, yine yirmi ayettir, otuz ayettir; öyle, İnsanlığın İftihar Tablosu'nun geçiştirmesi. Fakat o tabir, belki yakışıksız düşüyor; “Hemen hızlı geçiyorum, o mevzuda.” denebilir.
Hazreti Pîr'in o has talebelerinden dinlemiştim: Her kelimeyi vicdanında derinlemesine duymak için gayret ediyor. Hatta Mustafa Sungur ağabey gibi, Tâhir ağabey gibi kimseler -daha diğerleri de, isim vermeyeceğim- onun arkasında namaz kıla kıla, âdetâ o insibağ ile münsebiğ olmuşlardı ve anlatırken de öyle anlatıyorlardı. Böyle dururken Allah karşısında, zaten asâ gibi iki büklüm âdetâ. اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Tam diyemedim ben bunu!..” “Her bir hâmidin hamdi, kimden olursa olsun, kimden gelirse gelsin, yalnız O'na (celle celâluhu) mahsustur!” mülahazasını derinlemesine duyma.. “Gelse Celâlinden cefâ / Yahut Cemalinden vefâ / İkisi de câna safâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!” mülahazasıyla… Her şeye rağmen, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ Çünkü fedâil ve fevâdile karşı, vazife-i ubudiyeti edâ etme اَلْحَمْدُ لِلَّهِ ile ifade ediliyor. Gelip sana ulaşan nimetlere karşı ise “şükür” ile mukabelede bulunursun. اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ Onu vicdanında tam, derinlemesine duyuncaya, kalb o ritme göre bir âhenge girinceye kadar, onu (kendi kendine namaz kılarken) tekrar etmeye çalışma… Sonra, اَلرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ “Rahman”, neye taalluk ediyor; “Rahîm”, neye taalluk ediyor? مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ Bize hangi günü hatırlatıyor? “Din günü”, hesap verildiği gün… Onu vicdanında derinlemesine duyacağı âna kadar… Bazen belki bir kerede duyuyor: مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ derken, âdetâ “Oooh!” filan, der gibi.. “Oooh!” der gibi oluyor.
Sonra, إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ Kendisinin de ifade ettiği gibi, orada, kendi şahsî ubudiyetini yeterli bulmuyor. Bir, saf halkası içinde bulunuyorum ki ben!.. O saf, Kâbe'nin etrafında halkalar halinde, halkalar teşkil etmiş; ben de onların içinde bulunuyorum.. tâ Sidretü'l-Müntehâ'ya kadar.. semada ruhânîlere kadar.. orada Cibril'lere, Mikâil'lere, İsrafil'lere, Azrail'lere, Hamele-i Arş'a kadar.. mukarrabîne kadar… Herkes, kemerbeste-i ubudiyet içinde halkalar teşkil etmiş ve hepsinin dediği, إِيَّاكَ نَعْبُدُ “Ben de işte onu diyorum. Hepimiz Sana kulluk yapıyoruz! Eğer gücüm yetse, onların yaptığı şeylerin hepsini, kulluk adına, ubudiyet adına, ubûdet adına burada Sana takdim etmek istiyorum!..” Diyor mu, demiyor mu?!. إِيَّاكَ نَعْبُدُ
Fakat bu öyle ağır bir şey ki, işin doğrusu altından kalkılacak gibi değil. Onun için, وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ Hem de oradaki “iyyâ” kelimelerinin başa alınması meselesi, “hasr” ifade ediyor: “Yalnız Sen'den yardım istiyoruz!..” Ayrıca, وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ derken “isti'âne” kelimesini ele alacak olursanız; “istif'âl” babından geliyor. “Efendim sin-i istif'âl gelir bir nice manaya / Âna bir hoş nazar eyle, ersin bir yüce manaya / Sual ile talep, vicdan, tahavvül, itikad, iman / Tamam, teslim olur el-ân, rücu kıl Rabb-i A'lâya!..” Belki bunların birkaçı birden mülahazaya alınıyor. Talep, tahavvül, teveccüh, istikamet, karardîde olma orada… وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ Seçilen şey, Allah o kelimeleri seçmiş. Söylerken de o kelimelerin manalarına bağlı olarak, onların ruhuna uygun olarak, bir yönüyle iç musikî ile o meseleleri öyle ifade etmek lazım . وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ
Ondan sonra da, “Sen'den, benim istediğim en önemli şey nedir?” اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ “Allah'ım, ifrat ve tefrite değil; beni, sırat-ı müstakime hidayet eyle!” “Hidayete erdirmiştin; hidayette derinleştir! Belli derinleşme lütfeylemiştin; öyle derinleştir ki, ben boğulayım artık o derinleşme içinde!..” Başa dönebilirsiniz; derinleşme, doyma bilmeden derinleşme. اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ Ee nasıl derinleşme?!. صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ “Sen'in in'âmlarına mazhar olan insanların sırâtına…” Kim?!. وَمَنْ يُطِعِ اللهَ وَالرَّسُولَ فَأُولَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقًا “Kim Allah'a ve (o şanı yüce) Rasûl'e gerektiği şekilde itaat ederse onlar, Allah'ın kendilerini (tam hidayet) nimetiyle serfirâz kıldığı şu seçkin insanlardan (en azından biriyle) beraberdirler (ve Cennet'te de onlarla beraber olacaklardır): Nebîler, bütün duygu, düşünce, inanç ve davranışlarında dosdoğru ve Allah'a karşı tam bir sadakat içinde bulunan, özü sözü bir kimseler (sıddîklar); başkalarının inandığı gaybî gerçekleri bizzat tecrübe eden ve onların doğruluğuna hayatlarıyla şahadet edenler (şahitler/şehitler) ve inanç, düşünce, söz ve davranışları itibariyle doğru yolda, sağlam, bozgunculuktan uzak, ıslah ve tamir gayesi güdenler (Salihler). Ne güzel arkadaşlardır bunlar!..” (Nisa, 4/69) Allah'ım, Sen'in in'âm ettiğin insanlar; مِنَ النَّبِيِّينَ Peygamberler.. وَالصِّدِّيقِينَ Sâdık kullar; Ebu Bekir'ler.. وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ Şahitler/şehitler ve sâlih kullar.. وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقًا Bu ne güzel arkadaşlık ve ne güzel arkadaşlardır bunlar!.. Hadis ifade buyuruyor: الْمَرْءُ مَعَ مَنْ أَحَبَّ “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” Kimin yolunda isen, onlarla berzah hayatında da, öbür dünyada da beraber olursun. Kimin çizgisini takip ediyorsan şayet, onlarla beraber olursun. Efendim, bakınca, numara-drop uyuyor; “Tamam, bu da bizdendi!” derler, “Belli…” Çizgilerini korumuşsan, orada sahiplenileceğin -Allah'ın izniyle- muhakkaktır; “Emin olabilirsin!” demedim, çünkü, بِفَضْلِ اللهِ، بِفَوْزِ اللهِ، بِمَنِّ اللهِ، بِمِنَّةِ اللهِ، بِشَفَاعَةِ النَّبِيِّ، وَبِشَفَاعَةِ أَصْحَابِ رَسُولِ اللهِ “Allah'ın fazlı, başarı lütfetmesi, nimetlendirmesi, iyilikte bulunması, Peygamberin şefaati ve Rasûlullah'ın ashabının şefaatiyle, Cenâb-ı Hak, imanda nâmütenâhî derinleşmeye bizleri muvaffak kılsın!..
Maruz kaldığımız musibetleri aşabilmemiz için sığlıktan kurtulmamıza ve daha derin bir kulluk ortaya koymamıza ihtiyaç var!..
Cenâb-ı Hak, bizleri, dinde derinleşmeye muvaffak eylesin!.. Farzıyla, imanın erkân-ı esâsiyesiyle ve İslam'ın esâsâtıyla; yani, sağlam inanmak ve onu sağlam yerine getirmekle!.. Buna Üstad Necip Fazıl, “iman ve aksiyon” sözüyle yaklaşırdı. “Aksiyon”, “amel”i tam karşılar mı? Fransızca bir kelime; münakaşası yapılabilir; kendisi de sorguluyordu onu.
Antrparantez burada bir şey söylemek istiyorum: Hutbe, Cuma'nın şartlarındandır, dinlenilmesi lazım. Dolayısıyla hutbe okunurken, salat ü selam yeri geldiği zaman bile, yani Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in adı anıldığında dahi salat u selam getirilmez. Bu, meselenin (hutbeyi dikkatle dinlemenin) önemini ortaya koymaktadır. Bazıları diyorlar ki, “Böyle, içinden söylese acaba olur mu?” Kütüb-i Fıkhiye'de. İçinden… Onun (hutbenin) kemâl-i hassasiyetle dinlenilmesi lazım. Hutbede okunan, Kur'an, hadis-i şerif veya onlardan süzülmüş her ne ise şayet, onu kemâl-i hassasiyetle, Ramazan'da iftar vaktinde size sunulmuş bir içecek gibi yudumlamak lazım. Limonatayı mı çok seversiniz, portakal suyunu mu, soğuk bir suyu mu? “Mâ-i bârid”, Efendimiz'in beyanında da içilmesi gerekli olan şey diye tavsiye edilir. Her neyi seviyorsanız şayet, onu yudumluyor gibi hutbeyi yudumlamak lazım! İmam, Kur'an'ı okurken, onu yudumluyor gibi yudumlamak lazım!..
Cenâb-ı Hak, namazı, tabiatımıza göre, numarası-drobu uygun, tam bize göre bir şey olarak emretmiş. Hakikaten bu el, bu ayak, bu mafsallar… Vücutta, üç yüz küsur mafsal… Namaz kılmak için ne kadar da yakışıyor, başka varlıklara baktığımız zaman. Her defasında derinlemesine onu duymak, namazlaşmak… Dün, aklımdan geçiyordu ki, ara sıra namazla alakalı bir bahsi okusalar; İmam Gazzalî'den mi, Hazreti Pîr'den mi, yoksa daha dûn olan insanlardan mı, namaza ait bir bahsi, tekrar tekrar bize anlatsalar da biz de namazlaşarak namaz kılsak!.. Oruçlaşarak oruç tutsak!.. Allah yolunda tamamen “kul”laşarak, kulluğumuzu “ibâdet” şeklinde değil, “ubûdiyet” şeklinde de değil, ubûdiyet üstü “ubûdet” şeklinde, vücudumuzun bütün derinliklerinde duyarak yerine getirsek!..
Sığlıkla, şu anda yürüdüğümüz yol, yürünmez. Ve bizim, şu andaki sığlığımızla, maruz kaldığımız şeylerden sıyrılma imkânı olmaz! Onları gönül rahatlığıyla atlatamayız. Daha derin kulluğa ihtiyaç var; Peygamberâne bir bakışa, O'nun yolunda, sahabî anlayışında bir bakışa…
O camilerde namaz kılan insanları, mübarek kandil gecelerinde veya Cuma namazlarında gördüğüm zaman… Ama İslam dünyasının her yerinde, hususiyle de Kapadokya'da… Camideki cemaati görünce, cansız posterler gibi geliyor bana!..
Acaba buna karşı bir milyon defa mı Estağfirullah desem!
Asrın minaresinin başında durup gelecek nesle seslenen Müezzin'i siz duyacak; insanlığın muhtaç olduğu emniyet ve güven ruhunu siz uyaracaksınız!.. İnsan, sağlam, yürekten Allah'a inanmalı.. “iman”ını, “marifet” ile taçlandırmalı.. marifetini, “muhabbet” ile taçlandırmalı.. muhabbetini, “aşk u iştiyak-ı likâullah” ile taçlandırmalı. Allah ile münasebeti açısından bu ölçüde kendini bir derinliğe salmalı!.. Derinleşme adına öyle bir çağlayana yelken açmalı ki, bir daha geriye dönmeyi, bir yerde takılıp kalmayı aklının köşesinden geçirmemeli!.. Mukteza-i beşeriyet olarak sapmalar, zelleler, şaşmalar olabilir. Fakat hep o marifete, hep o muhabbete, hep o aşk u iştiyaka doğru kararlı yürümeli!.. Birer “cansız resim gibi mü'min” olmaktan çıkmalı; “canlı, hareketli mü'min” olmaya bakmalı!.. Nitekim “İşte ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyet'i bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz; tâ ki, hakikat-ı İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvücsâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!” diyor Hazreti Üstad. Gürül gürül… Hicrî on üçüncü asrın minaresinin başında durmuş, halkı camiye davet eden; kendini “müezzin” gibi gören, Allah'a davet eden, namaza davet eden, iman-ı billaha davet eden; Hicrî on üçüncü asrın minaresinin başında durmuş, on dördüncü asra seslenen Zat!.. O sesi duyan, siz olun bence. Evet, inşaallah duymuşsunuzdur. “Allahu Ekber, Allahu Ekber”i duymuşsanız, “Eşhedü en lâ ilâhe illallah”ı duymaya çalışın.. “Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah”ı duymaya çalışın.. “Hayya ala's-salat”ı duymaya çalışın.. Kurtuluşa gelin, “Hayya ale'l-felâh”ı duymaya çalışın.. gönül inşirahı ile, bir kere daha “Allahu Ekber”i duymaya çalışın.. ve meseleyi “Lâ ilâhe illallah!” ile noktalayın, kâfiyelendirin. Evvela, Allah ile münasebet açısından, böyle bir emniyetin temsilcisi olmak… Sonra insanî değerler açısından; “ahlâk-ı âliye-i İslâmiye”, eskilerin ifadesiyle. Hazreti Gazzâlî'nin ifadesiyle, “Münciyât”, insanı kurtaran, necâta erdiren şeyler. Hep isteğimiz o değil mi?!. Dualarımızda أَجِرْنَا، نَجِّنَا، خَلِّصْنَا “Bizi koru.. Bizi kurtar.. Bizi halâsa erdir!..” demiyor muyuz?!. “Münciyât”, “muhlisât”, “mucîrât” diyebiliriz. O diğer iki tabiri (“Ecirnâ/Mucîrât” ve “Hallisnâ/Muhlisât”) çok kullanmamışlar. Fakat bir mahzur yok kullanmakta. O istikamette, aynı zamanda insanlar arasında da öyle bir emniyetin ve güvenin temsilcisi olmak… Temsil ettiğimiz, yaşadığımız İslamiyet'e gönüllerde imrenme uyarmak… Değişik vesilelerle ifade edildiği gibi, zannediyorum bir evvelki sohbette de geçtiği üzere; “hal ve temsil meşherleri” oluşturmak… Kitap fuarları oluşturuyoruz ya!.. Bir kısım eşyayı teşhir etme fuarları oluşturuyoruz ya!.. Olimpiyatlar oluşturuyoruz ya!.. Belli aktiviteleri icrâ etme adına bize ait bazı şeyleri teşhir etme adına, bu teşhir edilen şeylerin teşhir edildiği yere “meşher” deniyor. Bir şeylerin sergilenmesi, enzâr-ı âleme arz edilmesi onların. Aynı şekilde, hâl derinliğiyle, temsil derinliğiyle, yaşama enginliğiyle bunu yapmak: “Allah Allah! Bu ne istikamet?!. Bu ne istikamet ki yürürken, ‘ Aman bir karıncaya basarım!' diye tir tir titriyor. ‘Arpa kadar haram bir şey ağzıma girer!' diye tir tir titriyor. Gözü, bakmaması gereken şeye bakmış, bir haram girmişse içine, tir tir titriyor. Üzerinden elli sene geçtikten sonra bile aklına geldiği zaman, ‘Acaba buna karşı bir milyon defa mı Estağfirullah desem!' diyecek kadar Allah ile irtibatı kavî!.. Ve karşı tarafta emniyet ve güven uyarıyor!..” O emniyet ve güveni siz uyaracaksınız. Sonra el-âlem de size karşı emniyetin ve güvenin temsilcisi olacak; güvene güvenle mukabelede bulunacak, emniyete emniyetle mukabelede bulunacak. O açıdan, sizin aranızda emniyetin tesisi çok mühim. Hangi kategoride olursa olsun; Hizmet kategorisinde, Hareket kategorisinde, adanmışlık kategorisinde, millet kategorisinde, milletler veya millet-i İslamiye kategorisinde. Belki sonra bir gün gelecek, inşaallah, “insanlık” çapında, öyle bir zümreye, öyle bir oluşuma sebebiyet vereceksiniz ki, hakikaten herkes birbirine güven duyacak. Kimse kimseden endişe etmeyecek. Herkes, çok rahatlıkla, kapılara kilit vurmadan, Cuma namazına giderken dükkânını kilitlemeden, dışarıdaki eşyasını içeriye almadan gidecek. Çünkü bilip inanacak ki, kimse ona el uzatamaz. Cenâb-ı Hak, bize de ve aynı zamanda mübarek bir milleti ifsat edenlere de hidayet-i tâmme lütfeylesin!.. Kalbleri yumuşatsın!.. Efendimiz'in sözleriyle ve Kur'an'ın öğrettiği dualarla bitirelim: “Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhâb Sensin Sen!” (Âl-i Imrân, 3/8)
Bir türlü ayeti tamamlayıp ta ‘Yalnız Sana ibadet ederiz' diyemedim. ‘Çünkü baktım Allan'dan gayrı o kadar çok şey varmış ki gönlümde' o an utandım riyakâr hissettim kendimi ve sabaha kadar bir Fatiha'yı okuyamayıp öylece bekledim. İşte o mesaj küçük bir çocuğun bulduğu, bizimse yitirdiğimiz ihlas ve samimiyetimiz. Allah her an bizimle beraberdir ama biz Allah'la beraber miyiz? Evet Allah bize şah damarımızdan daha yakın ama biz ona ne kadar yakınız hiç düşündük mü? Şimdilerde her birimiz yorgun ve kırık gönüllerimizin kuytusunda yapayalnız unutulmuş ve terkedilmiş hissediyoruz kendimizi. Oysa biz terkedilen değil, terk edeniz. İhlası, samimiyeti, gönül evini terk eden yıkıp tarumar edenleriz. İşte bundandır hiç bitmeyen kederlerimiz. Eğer her an O'nun huzurunda durduğumuzu bilseydik bunca günaha bunca isyana düşebilir miydik? Ey kardeşim, şimdi indir ruhundan kuşandığın dünyalıkları teslim ol Rabbine. Yollar açan samimiyetine ve dön gel yeniden gönül evine ve ihlasını kuşan ve konuş yeniden Rabbinle. Rahmet kapısı hala açık ve her an seni çağırmakta ve unutma! ‘Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da' (Duha-3)
***
Namaz, sözden ziyade hal ve tavırla tavsiye edilmelidir; arkadan gelen nesiller, önden gidenlerde bunu görmediklerinden dolayı, maalesef yol yorgunluğuna düştü ve döküldüler. Bir başka ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor: وَأْمُرْ أَهْلَكَ بِالصَّلاَةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَا لاَ نَسْأَلُكَ رِزْقًا نَحْنُ نَرْزُقُكَ وَالْعَاقِبَةُ لِلتَّقْوَى “Ailene ve ümmetine namazı emret ve kendin de ona hassasiyetle devam et. Biz, senden rızık istemiyoruz, bilakis senin rızkın Bize aittir. (Dolayısıyla, bütün kulluk vazifelerin bizzat senin faydana ve senin içindir.) Nihaî başarı ve mutluluk ise, (kulluğun özü olan ve bütün ibadetlerden Allah'a ulaşan) takvadadır.” (Tâhâ, 20/132) Öncelikle, “Ehline, aile efradına namazı emret!” buyuruluyor. Buradaki o emrin şekli ve keyfiyeti üzerinde derinlemesine durulabilir. Sizin engin idrakinize havale ediyorum. Belki burada emretme mevzuundaki en önemli husus da yine temsil ve hâl ile emirdir. Kıtmîr'de, (söylemek doğru değildir belki) dört yaşında namaza başlama arzusunu uyaran, dedemin namaza karşı olan delice hayranlığı idi. Bilmiyorum, sabaha kadar mı kılardı, hanın peykesinde.. sabaha kadar.. ne zaman yatardı, bilmem ben!.. Bazen yanında dururdum ben de onun, daha dört-beş yaşındayken, onunla beraber ben de yatıp kalkayım diye. Fakat sonra uyuyakalırmışım, beni alıp yatağa koyarlarmış; o hâlâ orada kemerbeste-i ubudiyet içinde namaz kılarmış, durmadan. O halin tesiri.. halin ve temsilin te'siri… Babaannem, başını yere koyduğu zaman, bir kere “Allah!” dendiği an, yirmi dört saat ağlardı. Bunu, bütün o köy halkı bilir. Munise Hanım… Bir kere “Allah!” de yanında, bazen ürperti ile, bazen iştiyakla yirmi dört saat ağlar; öyle birisi. Şimdi bunların tesiri öyle güçlüdür ki!.. Hâlin ve temsilin tesiri… Demek ki böyle olacak!.. Demek ki Allah'a müteveccih olma böyle!.. Demek ki benim neş'et ettiğim kültür ortamı, benim de böyle olmamı iktiza ediyor!.. Sonra siz bu çevrede yetişmiş birine “Namaz kıl!” dediğiniz zaman, “Sallî!” dediğiniz zaman, Türkçe'deki “namaz kılmak” ifadesinden hareketle, “Vec'al'is-salâte – Namaz kıl!” dediğiniz zaman, hemen eda eder onu. Bu arada, bizim namazlarımızı ifade etme adına “kılma” kelimesi de çok şık düşüyor. Aslında, Kur'an أَقِمِ الصَّلاَةَ – أَقَامُوا الصَّلاَةَ gibi beyanlarıyla namazı “ikâme” etmeyi nazara veriyor. “İkâme”nin esas olduğunu gösteriyor. İç-dış mahiyetiyle, şerâiti ve rükünleriyle, hudû ve huşû'u ile, ihsan şuuru ile edâ edilene “ikâme” deniyor. O âbideyi, namaz âbidesini ayağa kaldırma, bir namaz âbidesi dikme, namazlaşma.. evet adeta namazlaşma.. görülüyor olma mülahazasıyla yapma ve görüyor olma mülahazasına kilitlenme… Öyle yapmaya “ikâme” deniyor. Zamanı gelince, “namaz kıl!” diyeceksiniz ona; zaten hal ve tavır onu diyordu. Esasen o mesele, İslam dünyasında ve bizim ülkemizde, hal ve temsil ile tam ifade edilemediğinden namazı ikâme eden de çok az. Geçende arkadaşlar ifade ettiler: “İmam Hatip'lerde namaz kılma nispeti yüzde kırk idi, yüzde yirmi dörtlere veya yirmilere düştü!” diyorlar. “Türk toplumunda da devamlı namaz kılma nispeti yüzde kırk beşlerde idi, yüzde on dokuzlara düştü!” dediler. Ben, denen şeyi söylüyorum. Neden? Hâliyle, temsiliyle, Allah karşısında kemerbeste-i ubudiyet içinde bulunmayı sergileyen insan azlığından dolayı!.. Cenâb-ı Hak, إِنَّ الصَّلاَةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ “Muhakkak ki namaz, insanı, ahlâk dışı davranışlardan, meşrû olmayan işlerden uzak tutar.” (Ankebût, 29/45) buyuruyor. Namaz, fuhşiyât ve münkerâttan nehyeder!.. Denebilir ki, şayet namazın seni fuhşiyât ve münkerâttan nehyetmiyorsa, sen namaz kılıyor değilsin; sen sadece yatıp kalkıyorsun!.. Demek ki meseleyi ruhuyla, içtenleştirerek yerine getirme mevzuu çok önemli. Arkadan gelen nesiller, önden gidenlerde bunları görmediklerinden dolayı, yol yorgunluğuna düştü ve döküldüler. Bilgi, marifetle taçlandırılmazsa, insanlar yol yorgunluğundan kurtulamazlar!.. Bilgi marifetle, marifet muhabbetle taçlandırılmazsa, o yolda yürüyenler yol yorgunluğundan kurtulamazlar!.. Doğru yolda dökülüp yollarda kalırlar. Ondan dolayı namaz kılma nispetleri de düşüyor. Ama hâlâ kendilerini sırat-ı müstakimde zannediyorlar.
***
Dilde Hafif, Terazide Ağır, Rahman Nezdinde Sevimli İki Cümle “Baş-ayak aynı yerde, öper alnı seccâde / İşte insanı kurbete taşıyan cadde.” Rasûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurur: أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ، فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ “Kulun Rabbisine en yakın olduğu an secde hâlidir; (secde ettiğinizde) duayı çoğaltın.” Kulluk şuuruyla başınızı yere koyduğunuz zaman, Allah'a kurbet hâsıl olur. İşte o ânı iyi değerlendirmek, Kur'an-ı Kerim'de zikredilen ve Peygamber Efendimiz'den nakledilen niyazlarla Cenâb-ı Hakk'a yönelmek, ayet ve hadislerde geçmeyen duaları ise kelam-ı nefsî türünden mülahazalara emanet edip kalbin diliyle seslendirmek lazımdır. Hadis-i şerifleri nakleden ve râvî diye anılan zatlar hakkında, hadis rivayetine ehil olup olmadıklarını belirlemeye yönelik gerekli her türlü bilgiyi derleme, koruma ve değerlendirme ilmine “ricâl” de denir. Ricâl okurken görürsünüz: Bazı kimselerin ibadet alanındaki sergüzeştleriyle alakalı durumları ifade edilirken, “Öyle ayakta duruyordu ki, onu görenler ‘Galiba rükûu unuttu!' diyorlardı.” cümlesine yer verilir. Anlıyorsunuz manasını. Rükûa gidince de “Galiba bu adam, kavmeyi (doğrulup dimdik durmayı) unuttu!” falan diyorlar. Kim bilir, orada belki elli defa kelimelerin en güzelini tekrar ediyor. Buhari'nin son hadisidir, sahih, meşhur hadis: كَلِمَتَانِ خَفِيفَتَانِ عَلَى اللِّسَانِ، ثَقِيلَتَانِ فِي الْمِيزَانِ، حَبِيبَتَانِ إِلَى الرَّحْمَنِ: سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ “İki söz vardır ki, onlar dilde hafîf, mîzanda pek ağır, Rahmân nezdinde de çok sevimlidir. Bunlar: ‘Sübhânallahi ve bihamdihî, sübhânallahi'l-azîm' cümleleridir.” Bu cümleler, “tevhîd-i hâss” ve “tesbîh-i hâss”ı ifade etmelerinin yanı başında, aynı zamanda “isneyniyet”e de delalet etmeleri itibariyle, Hazreti Pîr-i Mugân, o ufku ihraz edenler için onların söylenmesinin bir şey ifade edeceğine dikkati çekiyor. Efendim, “tam tevhid” içinde -esas- “isneyniyet”i de, حَقَائِقُ الْأَشْيَاءِ ثَابِتَةٌ “Eşyanın hakikati sabittir.” gerçeğini de unutmama mevzuu. Çünkü bir tarafta tam takdîs var. Bir yönüyle, her şeyi silme; her şeyi, O'ndan gelen, peşi peşine gelen karelerin birbirini takip etmesinden ibaret görme.. Hazreti Muhyiddin'in “vücûd” mülahazasını, buna bağlayabilirsiniz. İmam-ı Rabbanî hazretlerinin “şühûd” mülahazasını, buna bağlayabilirsiniz. Fakat bir tarafta da اَلْحَمْدُ لِلَّهِ demek gibi; kendini görme, nimeti görme, Mün'im-i Hakiki'yi (celle celâluhu) görme ve اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، اَلْمِنَّةُ لِلَّهِ، اَلشُّكْرُ لِلَّهِ ile gürleme gibi, “isneyniyet”i ifade etme mevzuu var. Derince bir konu; herhalde mizandaki ağırlığı da bundan. كَلِمَتَانِ İki kelime vardır ki, خَفِيفَتَانِ عَلَى اللِّسَانِ Dile ağır gelmez, söylemesi pek kolaydır. ثَقِيلَتَانِ فِي الْمِيزَانِ Mizanda ise teraziyi kıracak kadar ağırdırlar. حَبِيبَتَانِ إِلَى الرَّحْمَنِ Allah nezdinde de en sevimli iki kelimedir: سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ Me'sûrat'ta (Efendimiz'den rivayet edilen dualar arasında), onun rükûda dendiğine dair bir şey görmedim. Fakat orada سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظِيمِ dendiğine göre, öyle mübarek bir kelimenin denmesinde de bir mahzur görmüyorum. Neden? İnsanın, kendini nefyetme adına ilk adımı atıp bir asâ gibi büküldüğü anda evvelâ o tesbihi tekrar etmesi ve sonra ayağa kalkıp رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ ile “isneyniyet”e bakan yanı söylemesi arasında سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ öyle uygun düşüyor ki!.. İşte, selef-i sâlihînden çokları belki elli defa diyorlar bunu: سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ Diyor ve belki gerçekten de ayağa kalkmayı unutuyorlar.
***
“Baş-ayak aynı yerde, öper alnı seccâde / İşte insanı kurbete taşıyan cadde.” Namazın içinde, namaza dalmanın ve adeta namazlaşmanın bazı rükünleri unutturmasına “kutsal nisyan” denir. Ha, kitaplarda böyle bir şey yok fakat Nebi'nin nisyanına “me'âlîye inhimakına bağlı olması” itibariyle, biz öyle diyoruz. 2-Mübarek nisyan/sehiv: Hazreti Ömer'in nisyanı gibi. O da oluyor. “Yâ Emire'l-mü'minîn, namazı şöyle kılacaktık ama böyle kıldırdınız!” diyorlar. “Falan yere asker sevk ediyordum.” diyor. Namazda i'lâ-i kelimetullah adına nisyan. 3-Nisyan-ı (/sehv-i) süfehâ: Bizim gibi ümmîlere (ama sizi katmayayım, nemelazım, belki sizler âlisiniz, Allah bilir; benim gibi ümmilere) gelince, bizim nisyanımız, “nisyân-ı süfehâ”dır. Dünyaya ait, mâsivâya ait şeyler kalbimizi alıp götürdüğünden dolayı, kararttığından dolayı, namazda, namaz dışı şeylere dalarız. Onun için namazda, namaz içi şeylere dalmak suretiyle insan bir şeyi unutuyorsa, o nisyana “kutsal nisyan” diyoruz. Başını secdeye koyduğu zaman, etraftakiler endişe ediyorlar, kaldırmıyor başını bir türlü. Antiparantez arz edeyim: Biri, camide imam ise, umum cemaate namaz kıldırıyorsa, orada Peygamber Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) يَسِّرُوا وَلاَ تُعَسِّرُوا، وَبَشِّرُوا وَلاَ تُنَفِّرُوا “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyici olup sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz.” beyanına uygunluk içinde hareket etmesi lazım. Ama kendi kendinize namaz kılarken, her rüknü özene bezene, uzun uzun yapabilirsiniz. Öyle kılıyorlardı, namazlaşıyorlardı. Secdeye gittikleri zaman, etraftakiler “Acaba öldü mü?!” diyorlardı. İhtimal, yarım saat secdede duruyorlardı. Zannediyorum, böyle bir insan, o türlü cevher adalarına, mercan adalarına dalınca, diğer şeyleri de unutuyor orada. Bir yönüyle o deyişten o deyişe, o deyişten o deyişe, o deyişten o deyişe; bir musikişinasın “ney”i ile veya başka enstrümanı ile makamdan makama, makamdan makama, makamdan makama geçmesi ve kendisine bir zevk zemzemesi yaşatması gibi, o da kutsal bir zevk zemzemesi yaşıyor orada. Secdeye başını koyuyor, bir daha kaldırmak istemiyor başını. أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ فَهُوَ سَاجِدٌ Secde, Allah'a en yakın olduğun hal ise, niye o yakın hali bırakıyorsun ki?!. Amma yapacağın başka şeyler var; bir kere daha o yakınlık, bir kere daha o yakınlık, bir kere daha o yakınlık… “Hel min mezid!” (Daha Yok mu?) yolcusuna düşen şey, sürekli o yakınlığa ait argümanları kullanmaktır. أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ فَهُوَ سَاجِدٌ Başını bir daha koyuyor. Öyle bir “kıyam”laşma, öyle bir “rükû”laşma, öyle bir “kavme”leşme, öyle bir “secde”leşme, öyle bir “celse”leşme, öyle bir “tahiyyât”. O da Miraç'ta İnsanlığın İftihar Tablosu'nun, Cenâb-ı Hakk'a tazimât u tekrimâtını arz etmesi, Zat-ı Zü'l-celâlin de ona mukabelede bulunması, اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ demesi.. O'nun da, aldığı o selam ile orada bile ümmetini yâd etmesi. Bu mülahazalarla çok derin bir muhâvere ufkuna ulaşma namazda oluyor. Onun için “namazı iyi bil ki, o mü'minin miracıdır.” “Namaz, dinin direğidir, nurudur / Sefine-i dini (din gemisini) namaz yürütür / Cümle ibadetin, namaz piridir / Namazsız-niyazsız İslam olur mu?!” Ama namaz, “namaz” olması lazım ki, namaz kılan da “Müslüman” olsun.
Yorumlar
Yorumlarınızı Bekliyorum ( Waiting for your comments )