Sizin dua ikliminiz... Türkçe-Arapça binlerce dua
Dualarım

Zikir, Sübühât-ı Vech Şualarının Bedene Taşınması ve Rûha Mâl Edilmesi

Muhterem Efendim…

“Kalbin Zümrüt Tepeleri”nin zikir bahsinde deniliyor ki:

Cehri, hafi; her şekliyle zikir,
duygu, düşünce ve şuur çevresinde halkalanan
ziya-i sübuhât-ı vech'in
bedene taşınması
ve ruha mal edilmesi ameliyesidir. Deniliyor, Bu cümleyle hangi hususlar kasdedilmektedir?

Sübuhât-ı vech şualarının bedene taşınması ve ruha mal edilmesi ne demektir?

Zikir;
cehri yapılır,
hafi yapılır,
belki ikisinin ortasında da yapılır.

Bazıları — hususiyle Nakşîler ve o türden olan diğer turuk-u âliyede —
tamamen içlerinden söylerler her şeyi.

Bir yönüyle bu,
Fuzûlî'nin ifadesiyle:

“Âşıkım dersen belâ-yı aşktan âh eyleme,
Âh edip ağyârı âhından agâh eyleme.”

Yani,
hâlis bir mü'minsen,
zikrini âleme duyurma;
duyurup âlemi zikrine agâh eyleme.

Bazısı o mevzuda fevkalâde çevreye karşı ketumdur;
hatta kendine karşı da ketumdur.

Eğer iş, iç derinliğinin sesi soluğu değilse —
haşa ve kellâ —
ona zikir denmez;
belki haykırma, höykürme denir.

Allah'ın o mevzuda izin verdiği,
öyle yapılmasını istediği yerler ayrıdır.

Meselâ:

Kurban Bayramı'nda…
bir istiskâ namazında…
Hac'da, Arafat'ta…

Orada bir yönüyle
ubûdiyet-i câmi‘a ifade edilir.

İnsan, bütün kâinat namına
kâinatın tesbihatını, tahmidatını, tekbiratını dile getirir:

Gürül gürül “Lebbeyk Allahümme lebbeyk,
lebbeyk ve sa‘deyk,
hayru küllü yedeyk,
minke ve ileyk…”

Der;
arz u semayı lerzeye getirir.

Ama bu,
Sahib-i Şeriat'ın o mevzuda iznine,
meseleyi disipline etmesine,
bir yön belirlemesine bağlıdır.

Bunun dışında bazıları der ki:

“Ben ancak bu kadar…
İnşâallah içimden söylediğim,
kendi benliğime kapanarak Cenâb-ı Hakk'ı yâd ettiğim şey
benim vazifem bu olmalı.
Ben küçüğüm;
O'nun hakkı o kadar büyük ki
ancak iç derinliğiyle ifade edilebilir.”

Bazıları — fakirin de gördüğü gibi —
Nakşî de olsa,
hafi dedikleri şeyi
kalplerinden gelen bir “Hû” sesiyle
dışarıya vururlar.

Elden geldiğince,
söyledikleri kelimelerle
kalbin ritmi de bir ölçüde ona uyar.

Belki kardiyologlar kabul eder, etmez…
Fakat vakıadır.

O esnada
birinin kalbine kulağınızı verseniz,
o zikrin ritmine girdiğini görürsünüz;
çarpışlarında onu hissedersiniz.

Bu da yine
hafi gibi bir şeydir.

Bazıları da
tabiata karşı…

Hazreti Pir diyor ki:
“Cehri esastır.”
Ama insanların içinde
“hafi esastır.”

Duyurmamak,
ettirmemek…

Fakat bir yönüyle
ağacın, taşın, toprağın sesine iştirak eder gibi;
o koronun içinde
onlarla mütalaa eder gibi…

Adeta o korolarda
gürül gürül haykırma…

Kamplarda bir ölçde böyle yapılıyordu.

Bu da cehri olur.

Bazıları hislerini, heyecanlarını
ayakta halka-i zikir şeklinde icra eder.

Birileri ortada,
ritmini talim eder.

Nasıl diyeceklerse, öyle…

Bu,
aklın kavrayamayacağı şekilde,
esas kalbin demesi gereken şeyleri
deme mevzuunda
formuna, kıvamına ulaştırma gayretidir.

Evet…

Daha değişik şekillerde de icra edilebilir.

Hafinin tabakaları vardır,
cehrinin de tabakaları vardır.

Bazıları hayatlarında hep hafi intihap etmişlerdir.
Halvetîlik biraz o ruhun temsilciliği gibidir.

Bazıları da şöyle, böyle…

Halkın içinde bulunma
ve cehri olma meselesini

Celvetîlik de
temsilcileriyle bugüne kadar temsil etmiş,
geleneksel de olsa
devam ettirmiştir.

Şimdi ister cehri,
ister hafi…

Her şekliyle zikir;
duygu, düşünce ve şuur çevresinde halkalanan
ziya-i sübuhât-ı vech'in
bedene taşınması
ve ruha mal edilmesi ameliyesidir.

“Sübuhât-ı vech'in ziyası” diyoruz…

Bunu kendi tasavvurlarımız,
kendi tahayyüllerimiz içinde
bir yere, bir kaba, bir muhafazaya,
bir çerçeve içine almak
mümkün değildir.

Bu;
Cenâb-ı Hakk'ın doğrudan doğruya
Zât-ı Baht'ının ziyasıdır.

Sübuhât-ı vech,
o demektir.

Biraz evvel tesbihten de bahsettik.

Allah'ı şirkten tenzih etme,
O'na eş, ortak koşmama…

Zât'ın kendisini duyurması,
Hazreti Zât'ın kendisini duyurması,
bütün şürekâyı kesip atması

hep o sübuhât-ı vech sayesindedir;
o ziya-yı hakikat sayesindedir.

İnsan;
hafi ve cehri zikretmek suretiyle
O'na çağrıda bulunur,
O'nu davet eder.

Böyle bir temrinatla ancak
o sübuhât-ı vech
insanın kalbine mal edilir,
tabiatının bir derinliği hâline gelir.

Biraz evvel hafilerin,
hatta hafinin hafisinin
o mevzudaki mülahazalarına meseleyi bağlamıştık.

Kalp, ona göre ritmini alır.

Ve her “Allah” deyişlerinde…

Gerçi “Allah” demeyi
çok az müstakil kullanırlar;
onu mutlaka

“Lâ ilâhe illallah” ile kullanırlar.

“Lâ ilâhe illallah…
Lâ ilâhe illallah…”

Ta tırnağınızın ucundan
saçınızın ucuna kadar
vücudunuzda o ihtizazı,
o titreşimi duyarsınız.

Şimdi acaba,

öyle bir ihtizazı duyma,
öyle bir titreşim,
öyle bir konsantrasyon içinde bulunma…

Bu;

sizin hafi ve cehri zikrinizden ötürü
Cenâb-ı Hakk'ın bir teveccühü müdür?

Sübuhât-ı vech esintilerinin
üzerinizde kendisini hissettirmesi midir?

Yoksa;
derinlemesine O'nu anmanızdan ötürü
konsantrasyonunuzun bir ifadesi midir?

O, bir son çağrıdır.

Ve o şekildeki bir çağrıyı
Allah boş bırakmaz.

Mutlaka cevap verir.

Tokmağa iyi dokunmuşsunuzdur,
kapıyı edebine göre çalmışsınızdır,
sesinizi O'nun azametine uygun ifade etmişsinizdir,
size yakışır şekilde ifade etmişsinizdir.

Ve bir anda…

Bir ruh hâleti,
bir sekîne
bütün benliğinizi sarar.

Dersiniz ki:

“Keşke bu an hiç geçmese…”

Burada bir parantez arz edeyim:

Bu türlü hâller geldiğinde
bunlara talip bir insan gibi bakmamak lâzım.

Çünkü bizim talebimiz
Allah'ın rızasıdır.

Allah'ın bizden hoşnut olmasıdır.

Allah'ın bize ulûhiyet nazarıyla teveccühü,
sübuhât-ı vech esintileriyle bizi kuşatmasıdır.

İstenen budur.

Fakat bunun
cismanî ve bedenî dünyamızda
hissedilmesi meselesi
eğer bir talebe bağlıysa,
biz bunu özellikle talep ediyorsak,

o zaman
âlâdan ednâya inmiş sayılırız.

Hiçbir şey
Allah'ın rızası kadar büyük olamaz.

Hiçbir şey
rıdvân ve rü'yet kadar büyük olamaz.

Hiçbir şey
Allah'ın hoşnutluğuna her şeyi bağlama kadar
büyük olamaz.

Onun dışında:

Havada uçmalar…
Uyanıkken, yakazeten cennete girmeler…

Bunların yanında çok basit kalır.

Şeyh Geylânî olma,
çok basit kalır.

Hasan Şâzilî olma,
çok basit kalır.

Muhammed Bahâeddin Nakşibendî olma,
çok basit kalır.

Oysa ki o zâtlar,
kendi kıymet-i zâtiyeleri itibarıyla
öyle zâtlardır ki,

tenezzül buyursalar
başımızı ayaklarının altına
kaldırım taşı gibi koyarız.

Kāmet-i kıymetlerini biliriz,
itiraf ederiz.

Fakat;

Zât-ı Ulûhiyet'in rızası ve hoşnutluğu
söz konusu olduğu yerde…

Biri tedellî yoluyla,
biri terakkî yoluyla…

O, sübuhât-ı vechiyle teveccüh buyurduğunda
siz istiğrak hâlini,
heymân hâlini,
kalak hâlini yaşar;

adeta kendinizden geçersiniz.

Müstağrak olursunuz.

Biz her şeyi
Zât-ı Ulûhiyet'ten bilme adına

evveliyet hakkını
O'na veririz.

Evveliyet hakkı O'nundur.

Ve evveliyet hakkı olana
evveliyet hakkını vermek
hakkın ifadesidir.

Onun için Kur'ân-ı Kerîm'de:

“Yuhibbuhum ve yuhibbûneh.”

“Allah onları sever;
onlar da Allah'ı sever.”

Eğer Allah sizi seviyorsa,
siz O'nu seversiniz.

Allah nezdinde mahbup iseniz,
O sizi seviyorsa,

siz O'nu andığınız zaman
burnunuzun kemikleri sızlar…

Tekerrür eden bir mülahaza ile arz edeyim:

Efendimiz buyuruyor ki — sallallâhu aleyhi ve sellem —:

“Cenâb-ı Hakk'ın nezdinde yerinizi anlamak istiyorsanız,
Allah'ın nezdinizdeki yerine bakınız.”

Ne kadar O'na karşı alâka duyuyorsanız,
ötelerde de alâka duyulan
öyle bir varlıksınız.

Hiçbir alâka, irtibat, aşk u şevk ve iştiyak yoksa…

Yine her zaman ifade edildiği gibi:

“Allah'ım!
Beni ne zaman Sen mahiyetine alacaksın?
Ne zaman şu sûrî vuslattan kurtulacağım?”

Vuslat yok demiyorum;
burada da vuslat yaşayanlar vardır.

Ama sûrî vuslattan kurtulup
hakikî vuslata ulaşma…

Bu ölçüde bir iştiyak duyma…

Dünyayı ve mâfihâyı görmeme,
her şeyi silip gözden atma…

Fakat neylersin ki
ben bir memurum;
kendi kendime terhis tezkeremi imzalayamam.

Bu, Sana karşı saygısızlıktır.

Onun için ölesiye Sana karşı
öylesine iştiyak duymama rağmen,
emre itaattaki inceliği
onun üstünde görüyor
aşk u iştiyakımı baskı altına alıyorum.

“Durun,” diyorum.

“Rabbimden ferman gelmedi.
Tezkere O'ndan gelince
seve seve ruhumun ufkuna yürürüm.”

Mü'mince mülâhaza budur.

Ve buna
“mü'minin çelişkisi” diyorum.

Delice O'na karşı iştiyak duyma…
İman o güçteyse, delice iştiyak duyacaksın.

Fakat aynı zamanda
akıllıca da
O'nun emrine itaatte kusur etmeyeceksin.

Emre itaati,
aklî kıstaslarla ölçecek, değerlendirecek
ve riayet etmeye çalışacaksın.

Şimdi…

Cenâb-ı Hakk'ın size teveccühü,
sizde bir teveccüh hâsıl eder.

O'ndan teveccüh olmayınca olmaz.

Fakat Mâturîdî akidesine göre
şöyle bir soru akla gelebilir:

Acaba Allah Celle Celâluhû,
hiç teveccüh etmeyen,
o mevzuda bir liyakat sergilemeyen insanlara
teveccühte bulunur mu?

Hazreti Pir'in bu mevzuda,
Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'le alakalı
ifade buyurduğu bir hususla
meseleye biraz vuzuh kazandıralım.

Efendimiz için buyuruyor ki:

Öyle bir donanım var ki O'nda…

Allâme Hamdi Yazır da
tefsirinde bir yerde ifade eder —
yerini şimdi söyleyemiyorum, kusura bakmayın —:

“Bu ne mükemmel donanımdır ki
yerde otururken
semalar ötesi âlemlerle irtibata geçiyor!”

Sizin hiçbir telsiz sisteminiz,
hiçbir frekansınız
bunu temin edemez.

Verâlar, verâlar, verâların verâsı…

Mübarek Hücre-i Saadetlerinde bulunurken
gökler ötesi âlemlerle münasebete geçiyor.

“Bu ne donanımdır!” diyor.

Şimdi…

Allah Celle Celâluhû
O Zât'a bu donanımı vermiş.

Peki, o Zât ortaya ne koydu ki
bu donanım O'na verildi?

Hazreti Pir'in getirdiği izah şudur:

“O Zât'ın istikbalde yapacağı büyük hizmeti
muhît ilmiyle Allah bildiğinden dolayı,
yapacağı şeye mükâfat olarak,
avans mahiyetinde
başta O'nu böyle bir donanımla serfiraz kılmıştır.”

Demek ki…

Siz başta belki öyle bir teveccühte, öyle bir nazarda bulunmamış,
edebine uygun kapının tokmağına dokunamamış olabilirsiniz.

Kapının önünde bulunmanın hakkını verememiş olabilirsiniz.

Koridora alınmışsanız
koridorun hakkını verememiş olabilirsiniz.

Kabul salonuna alınmışsanız
oranın hakkını verememiş olabilirsiniz.

Fakat birdenbire sizi
Harem-gâh-ı İlâhî'ye alınıyorsa,
Hazîretü'l-Kuds'ta iş taçlandırılıyorsa…

Bu niye?

Alvar İmamı'nın ifadesiyle:

“Değildir bu bana lâyık;
bende bana bu lütf u ihsan nedendir?” dersiniz.

Belki şöyle olabilir:

Allah Celle Celâluhû
size azıcık tattırır;

Siz tadarsınız,
“Hel min mezîd?” dersiniz —
“Daha yok mu?”

Onun yolu da
O'nun yolunda olmaya bağlıdır.

Allah yolunda olursanız
o “mezîd” peşi peşine gelir.

“Hel min mezîd” ferdi olma

Belki ilerideki teveccühleriniz,
nazarlarınız,
edebiniz,
ortaya koyacağınız kıvamınız;

başta böyle bir avansla taltif edilmenize
vesile olur.

Mâturîdî zaviyeden bakınca
meseleye böyle bir yorum getirilebilir.

Geriye dönelim…

Sübuhât-ı vech dediğimiz şey;

Zât-ı Baht'ın nurları,
yerine göre sıfât-ı sübhâniyenin nurları,
yerine göre kemâl mânâda esmâ-i ilâhiyenin nurlarıdır.

Bunların bir insanı kuşatması,
biraz da insanın O'na teveccüh etmesine bağlıdır.

Allah Celle Celâluhû
ileride yapacağı şeylerden dolayı
kuluna teveccüh ederse,
kul da O'na teveccüh eder.

Allah nezdinde mahbupsa o insan,
o da Allah'ı sever.

Sübuhât-ı vech'in ziyasıyla
kendini mest u sermest görebilir.

Efendimiz buyuruyor ki:

“Lev haşea kalbuhu,
le haşeat cevârihuhu.”

Eğer kalbinde haşyet olsaydı,
Allah'a karşı saygı olsaydı,
o saygı tavır ve davranışlarına da dökülürdü.

Yani havada nem olsaydı,
zıt nakıs bir araya gelerek
yağmur hâlinde başınızdan aşağı inecekti demektir.

Her şey kalpten kaynaklanıyor.

Kalp müstakimse…
Kalp O'na müteveccihse…
Kalp tam konsantre olmuşsa…
Kopmaz şekilde, sımsıkı
urvetü'l-vüskâya tutunmuş gibi tutunmuşsa…

Bu hâl,
aza-yı cevârihine de akseder.

Değişik vesilelerle ifade edildiği gibi:

Ruhunda haşyet taşıyan insanın
bakışlarında onu okursunuz.

Gözünün iris tabakasında görürsünüz.

Kulak kabartışında hissedersiniz.

Konuşmasında fark edersiniz.

Namaza durduğu zaman titremesinde,
iki büklüm oluşunda görürsünüz.

Her kelimenin ağzından
şuurla çıkışında
fark edersiniz.

“Ettehiyyâtü…” dediği zaman…

Bu ne demektir?

Hazreti Pir'in “Hüccetü'z-Zehra”da ifade ettiği mânâlar
mülâhazaya alınarak:

“Ettehiyyâtü lillâhi ve's-salavâtü ve't-tayyibât.”

Her kelime bir yönüyle
şuur damgalı

Kalpte mühürleniyor,
öyle dışarıya çıkıyor.

Bütün aza-yı cevârihine
o şuur aksediyor.

Kalpte böyle bir haşyet varsa…

Şimdi böyle bir hassasiyetin,
böyle bir titizliğin,
her şeyi duyarak yapmanın;

Cenâb-ı Hakk'ın o sübuhât-ı vech'ini
davet eden önemli bir çağrı olduğu
üzerinde durulabilir.

Ne kadar samimiyseniz,
ne kadar yürekten iseniz,
teveccühleriniz ne kadar içten ise…

Cenâb-ı Hak onu boşa çıkarmaz.

O Hazret'in sözü:

“Sen Mevlâ'yı seven de
Mevlâ seni sevmez mi?
Rızasını iven de
rızasını vermez mi?”

Boş bırakmaz Allah Celle Celâluhû.

Siz azm u ikdamda bulunacaksınız.

Kapısına dayanacaksınız.

Kapının önünde durmanın hakkını vereceksiniz.

Allah içeri almayacak?

Hâşâ ve kellâ!

Buyuruyor ki:

“Fezkürûnî ezkürkum.”
(Bakara, 2/152)

“Siz Beni yâd edin,
Ben de sizi yâd edeyim.”

Tefsirde değişik tevcihler yapılır.

Siz burada zikirle, hamdle, tesbihle, tahmidle
O'nu anın.

Ben de — O'na layık şekilde —
size düşeni yaparım.

Boş bırakmam.

Siz öyle bir şey dersiniz,
Ben size cennet veririm.

Öyle bir şey dersiniz,
vicdanlarınıza rızamı duyururum.

Öyle bir şey dersiniz,
sizi cemalimi müşahedeye namzet kılarım.

Öyle bir şey dersiniz,
dünyanızı mamur ederim.

Öyle bir şey dersiniz,
kabirde sualleri âsân ederim.

Öyle bir şey dersiniz,
mizanda hasenat kefesi ağır basar.

Öyle bir şey dersiniz,
Sırat'tan geçerken
Cehennem bağırır:

“Ateşimi söndürüyorsun, geç!”

Bakın, küçük bir şey koydunuz ortaya.

Hâşâ, kıymet itibarıyla küçük değil;
ama yapılması, edası itibarıyla
gayet kolay.

“Fezkürûnî ezkürkum.”

Bazıları şöyle de anlar:

“Geniş zamanda, rahatken Beni anın ki
sıkıntıya düştüğünüz zaman
Ben de sizi kendi hâlinize bırakmayayım.”

Hâfiznallâh!

İnsanın kendi hâline bırakılması
hüsran vesilesidir.

O insanın işi bitmiştir.

Yine Bakara Sûresi'nde:

“Evfû bi ahdî ûfi bi ahdikum.”

“Sözünüzü tutun ki
Ben de sözümü tutayım.”

Şimdi düşünün:

Bir kapı kulunun sözünü tutması başka,
hükümdarın onun sözüne mukabele etmesi başka.

Hünkâr nasıl mukabele eder,
ne verir, nasıl döner?

Kestirmek mümkün değildir.

Zaten Efendimiz buyuruyor:

“A‘dadtü li ibâdiyes-sâlihîn
mâ lâ aynun raet,
ve lâ uzunun semi‘at,
ve lâ hatara alâ kalbi beşer.”

Tavır ve davranışlarına,

ibadetü taatlerine,

gıllıgış karıştırmayan,

her davranışını sıhhatlı yapan Salih kullarıma,

öyle şeyler hazırladım ki:

Ne göz görmüş,
ne kulak işitmiş,
ne de beşer kalbine hatır olmuştur.

Çünkü onlar,
Müteâl'in atiyyeleridir.

Müteâl'in atiyyeleri aşkındır.

İşte bu açıdan:

“Lev haşea kalbuhu
le haşeat cevârihuhu.”

Kalpte haşyet varsa
cevârihte de görülür.

Bu mesele;

Sübuhât-ı vech'in sizi kuşatmasına,
envâr-ı Zât'ın sizi ihata etmesine,

ve sizde yerinde bir istiğrak,
yerinde bir kalak,
yerinde bir heymân,

hatta daha ötede
farklı mülâhazalar hâsıl etmesine

bir vesile,
bir yol,
bir yöntem sayılabilir.

Yorumlar

Yorumlarınızı Bekliyorum ( Waiting for your comments )