Cehri, hafi; her şekliyle zikir,
duygu, düşünce ve şuur çevresinde halkalanan ziya-i sübuhât-ı vech'in
bedene taşınması
ve ruha mal edilmesi ameliyesidir. Deniliyor, Bu cümleyle hangi hususlar kasdedilmektedir?
Sübuhât-ı vech şualarının bedene taşınması ve ruha mal edilmesi ne demektir?
Zikir;
cehri yapılır,
hafi yapılır,
belki ikisinin ortasında da yapılır.
Bazıları — hususiyle Nakşîler ve o türden olan diğer turuk-u âliyede —
tamamen içlerinden söylerler her şeyi.
Bazısı o mevzuda fevkalâde çevreye karşı ketumdur;
hatta kendine karşı da ketumdur.
Eğer iş, iç derinliğinin sesi soluğu değilse —
haşa ve kellâ —
ona zikir denmez;
belki haykırma, höykürme denir.
Allah'ın o mevzuda izin verdiği,
öyle yapılmasını istediği yerler ayrıdır.
Meselâ:
Kurban Bayramı'nda…
bir istiskâ namazında…
Hac'da, Arafat'ta…
Orada bir yönüyle ubûdiyet-i câmi‘a ifade edilir.
İnsan, bütün kâinat namına
kâinatın tesbihatını, tahmidatını, tekbiratını dile getirir:
Gürül gürül “Lebbeyk Allahümme lebbeyk,
lebbeyk ve sa‘deyk,
hayru küllü yedeyk,
minke ve ileyk…”
Der;
arz u semayı lerzeye getirir.
Ama bu,
Sahib-i Şeriat'ın o mevzuda iznine,
meseleyi disipline etmesine,
bir yön belirlemesine bağlıdır.
Bunun dışında bazıları der ki:
“Ben ancak bu kadar…
İnşâallah içimden söylediğim,
kendi benliğime kapanarak Cenâb-ı Hakk'ı yâd ettiğim şey
benim vazifem bu olmalı.
Ben küçüğüm;
O'nun hakkı o kadar büyük ki
ancak iç derinliğiyle ifade edilebilir.”
Bazıları — fakirin de gördüğü gibi —
Nakşî de olsa,
hafi dedikleri şeyi
kalplerinden gelen bir “Hû” sesiyle
dışarıya vururlar.
Elden geldiğince,
söyledikleri kelimelerle
kalbin ritmi de bir ölçüde ona uyar.
Belki kardiyologlar kabul eder, etmez…
Fakat vakıadır.
O esnada
birinin kalbine kulağınızı verseniz,
o zikrin ritmine girdiğini görürsünüz;
çarpışlarında onu hissedersiniz.
Bu da yine
hafi gibi bir şeydir.
Bazıları da
tabiata karşı…
Hazreti Pir diyor ki:
“Cehri esastır.”
Ama insanların içinde
“hafi esastır.”
Duyurmamak,
ettirmemek…
Fakat bir yönüyle
ağacın, taşın, toprağın sesine iştirak eder gibi;
o koronun içinde
onlarla mütalaa eder gibi…
Adeta o korolarda
gürül gürül haykırma…
Kamplarda bir ölçde böyle yapılıyordu.
Bu da cehri olur.
Bazıları hislerini, heyecanlarını
ayakta halka-i zikir şeklinde icra eder.
Birileri ortada,
ritmini talim eder.
Nasıl diyeceklerse, öyle…
Bu,
aklın kavrayamayacağı şekilde,
esas kalbin demesi gereken şeyleri
deme mevzuunda
formuna, kıvamına ulaştırma gayretidir.
Evet…
Daha değişik şekillerde de icra edilebilir.
Hafinin tabakaları vardır,
cehrinin de tabakaları vardır.
Bazıları hayatlarında hep hafi intihap etmişlerdir.
Halvetîlik biraz o ruhun temsilciliği gibidir.
Bazıları da şöyle, böyle…
Halkın içinde bulunma
ve cehri olma meselesini
Celvetîlik de
temsilcileriyle bugüne kadar temsil etmiş,
geleneksel de olsa
devam ettirmiştir.
Şimdi ister cehri,
ister hafi…
Her şekliyle zikir;
duygu, düşünce ve şuur çevresinde halkalanan ziya-i sübuhât-ı vech'in
bedene taşınması
ve ruha mal edilmesi ameliyesidir.
“Sübuhât-ı vech'in ziyası” diyoruz…
Bunu kendi tasavvurlarımız,
kendi tahayyüllerimiz içinde
bir yere, bir kaba, bir muhafazaya,
bir çerçeve içine almak
mümkün değildir.
Bu;
Cenâb-ı Hakk'ın doğrudan doğruya Zât-ı Baht'ının ziyasıdır.
Sübuhât-ı vech,
o demektir.
Biraz evvel tesbihten de bahsettik.
Allah'ı şirkten tenzih etme,
O'na eş, ortak koşmama…
Zât'ın kendisini duyurması,
Hazreti Zât'ın kendisini duyurması,
bütün şürekâyı kesip atması
hep o sübuhât-ı vech sayesindedir;
o ziya-yı hakikat sayesindedir.
İnsan;
hafi ve cehri zikretmek suretiyle
O'na çağrıda bulunur,
O'nu davet eder.
Böyle bir temrinatla ancak
o sübuhât-ı vech
insanın kalbine mal edilir,
tabiatının bir derinliği hâline gelir.
Biraz evvel hafilerin,
hatta hafinin hafisinin
o mevzudaki mülahazalarına meseleyi bağlamıştık.
Kalp, ona göre ritmini alır.
Ve her “Allah” deyişlerinde…
Gerçi “Allah” demeyi
çok az müstakil kullanırlar;
onu mutlaka
“Lâ ilâhe illallah” ile kullanırlar.
“Lâ ilâhe illallah…
Lâ ilâhe illallah…”
Ta tırnağınızın ucundan
saçınızın ucuna kadar
vücudunuzda o ihtizazı,
o titreşimi duyarsınız.
Şimdi acaba,
öyle bir ihtizazı duyma,
öyle bir titreşim,
öyle bir konsantrasyon içinde bulunma…
Bu;
sizin hafi ve cehri zikrinizden ötürü
Cenâb-ı Hakk'ın bir teveccühü müdür?
Sübuhât-ı vech esintilerinin
üzerinizde kendisini hissettirmesi midir?
Yoksa;
derinlemesine O'nu anmanızdan ötürü
konsantrasyonunuzun bir ifadesi midir?
O, bir son çağrıdır.
Ve o şekildeki bir çağrıyı
Allah boş bırakmaz.
Mutlaka cevap verir.
Tokmağa iyi dokunmuşsunuzdur,
kapıyı edebine göre çalmışsınızdır,
sesinizi O'nun azametine uygun ifade etmişsinizdir,
size yakışır şekilde ifade etmişsinizdir.
Ve bir anda…
Bir ruh hâleti,
bir sekîne
bütün benliğinizi sarar.
Dersiniz ki:
“Keşke bu an hiç geçmese…”
Burada bir parantez arz edeyim:
Bu türlü hâller geldiğinde
bunlara talip bir insan gibi bakmamak lâzım.
Çünkü bizim talebimiz Allah'ın rızasıdır.
Allah'ın bizden hoşnut olmasıdır.
Allah'ın bize ulûhiyet nazarıyla teveccühü,
sübuhât-ı vech esintileriyle bizi kuşatmasıdır.
İstenen budur.
Fakat bunun
cismanî ve bedenî dünyamızda
hissedilmesi meselesi
eğer bir talebe bağlıysa,
biz bunu özellikle talep ediyorsak,
o zaman
âlâdan ednâya inmiş sayılırız.
Hiçbir şey
Allah'ın rızası kadar büyük olamaz.
Hiçbir şey
rıdvân ve rü'yet kadar büyük olamaz.
Hiçbir şey
Allah'ın hoşnutluğuna her şeyi bağlama kadar
büyük olamaz.
Peki, o Zât ortaya ne koydu ki
bu donanım O'na verildi?
Hazreti Pir'in getirdiği izah şudur:
“O Zât'ın istikbalde yapacağı büyük hizmeti
muhît ilmiyle Allah bildiğinden dolayı,
yapacağı şeye mükâfat olarak,
avans mahiyetinde
başta O'nu böyle bir donanımla serfiraz kılmıştır.”
Demek ki…
Siz başta belki öyle bir teveccühte, öyle bir nazarda bulunmamış,
edebine uygun kapının tokmağına dokunamamış olabilirsiniz.
Kapının önünde bulunmanın hakkını verememiş olabilirsiniz.