Sizin dua ikliminiz... Türkçe-Arapça binlerce dua
Dualarım

Tükenmişliğin Panzehiri: Her Hak Sahibine Hakkını Vermek

Tükelmişliğin panzihiri nedir? Psikologlara sorarsanız denge modelidir. Eğer Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem'e sorarsanız; her hak sahibine hakkını vermektir. İkisini birleştirerek anlatmaya çalıştım; bu tükenmişlik sendromunu üzerimizden atabilme adına... inşallah faydalı olur. Merhabalar değerli izleyiciler, değerli dostlar ve değerli arkadaşlar; her şey gönlünüzce olsun. Geçenlerde bir genç kızımızla oturmuş konuşuyoruz, bayağı uzun bir muhabbet yaptık. Evlilik hayatından bahsetti bana, arkasından yaşamış olduğu birtakım sıkıntılardan söz etti. Sonrasında genç kızlara rehberlik yaptığını ve bir kamp vesilesiyle onlarla oturup konuştuğunda İnşirah Suresi'ni anlattığını anlattı. Sonra da şöyle demiş; demiş ki: "Ben önce modern psikolojinin verilerine bakıyorum, sonra ayet ve hadislere; yoksa ayet ve hadislere önce bakıp sonra acaba modern psikoloji bu konuda ne diyor demiyorum." demiş ve o İnşirah Suresi, "Elem neşrah leke sadrak" suresini bu eksende yorumlamış.

Çok güzel şeyler anlattı; bu benim zihnimde bir kapı açtı. Kapı açtı derken bir denge modeli ; hani psikologların çok sık söylemiş olduğu bir denge modeli var ya, o denge modeli üzerinden acaba meseleye bakabilir miyim diye düşündüm. Çünkü ben çok faydasını gördüm o denge modeli anlatımlarının. Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam'ın "Her hak sahibine hakkını ver." diye bir beyanı vardır ya; "Sadaka Selman" der, "Selman doğru söylemiş" derler. İşte bu hadis zaten bana denge modeliyle onun irtibatını anlatıyordu. Bu zaviyeden bir bakayım bakalım dedim ve karşıma çıkan bilgileri ansiklopedik anlamda sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Öncelikle o hadis-i şerife bir temas edelim isterseniz.

Selman-ı Farisi ve Ebu Derda Arasındaki Denge Dersi

Malum bildiğiniz gibi Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam, Mekke'den Medine'ye hicret ettikten sonra bir "muahat" dediğimiz, Ensarla Muhacir arasında bir kardeşleştirme meydana getiriyor ve doksan küsur tane, bazı kayıtlarda, ailenin birbiriyle kardeşleştiğini söylüyorlar. Orada Selman-ı Farisi ile Ebu Derda da kardeşmiş. Yalnız ilerleyen zamanlarda Ebu Derda İslam'la şereflendikten sonra, "Ben Allah'a ibadet dışında hiçbir şeyle meşgul olmayacağım." dercesine, hatta bunu diyor, böyle bir karar veriyor ve tutuyor ticareti bırakıyor, ailesini ihmal ediyor. Namaz niyaz; yani bildiğiniz gibi değil. Tam anlamıyla, hani bizim halk arasında derler ya "Allahlık" diye; tam anlamıyla bunu karşılıyor mu karşılamıyor mu bilmiyorum ama dünyadan elini eteğini çekiyor.

Sonra bu duruma şahit oluyor; gerek Ebu Derda'nın karısı Selman'a söylüyor: "Yakın arkadaşsın, bak bizi de ihmal ediyor." diye; hani detaylar var orada. Sonra Ebu Derda'ya Selman-ı Farisi şunu söylüyor, diyor ki: " Bak " diyor, " Rabbinin senin üzerinde hakkı vardır. " Hadisin detaylarına bakabilirsiniz, ben kısadan kesmeden anlatıyorum: "Rabbinin senin üzerinde hakkı vardır, nefsinin senin üzerinde hakkı vardır , ailenin, ehlinin, çoluk ve çocuğunun senin üzerinde hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını ver." diyor. Hatta bir diğer rivayette "ve zayfike aleyke hakka", "misafirinin senin üzerinde hakkı vardır." diyor.

Tabii bu söz; kendisini Allah'a adamış, dünyadan elini eteğini çekmiş, ticareti terk etmiş bir insan için çok çok efendim şaşırtıcı ve yıpratıcı oluyor. Çünkü ne yapacağını bilmiyor; bir taraftan böyle söylenen bir söz var, öbür taraftan kendi vermiş olduğu bir karar ve belki de hayat düzenini ona göre ayarlamaya başlamış. Sarsılınca bu uyarı karşısında, gidiyorlar ertesi sabah Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam'a durumu anlatıyor. Diyor ki: "Ben böyle karar vermiştim, böyle bir hayata, böyle bir hayat modeline kendimi adapte etmeye çalışıyordum. Selman geldi, adeta bu işe çomak soktu." dercesine Selman-ı Farisi'nin söylemiş olduğu sözü söylüyor. Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam bir rivayette "Sadaka Selman." deyip arkasından aynı sözleri tekrar ediyor; bir diğer rivayette de " Sadaka Selman, Selman doğru söyledi. " diyor. Yani " إِنَّ لِنَفْسِكَ عَلَيْكَ حَقًّا، وَلِأَهْلِكَ عَلَيْكَ حَقًّا، فَأَعْطِ كُلَّ ذِي حَقٍّ حَقَّهُ İnne li nefsike aleyke hakkan, ve li ehlike aleyke hakkan, fe a‘ti kulle zî hakkın hakkahû. " ve her hak sahibine hakkını ver diyor.

Modern Psikoloji ve Denge Boyutları

İşte benim denge modeli dediğim şey ya da psikologların denge modeli dediği, benim de bu hadis-i şerifle irtibatlandırdığım husus işte bu. Yani şöyle diyebilirim: 14 asır önce bir vaka üzerine söylenen bu söz, aslında 2025 yılında Amerika'da yaşayan bir insana da yol rehberliği yapabilecek kadar canlı olarak karşımızda duruyor. Nasıl mı? İşte şimdi modern psikolojiye geçiyorum. Modern psikoloji bu denge modelinin temel boyutlarını iki ayrı ana kategoride, birinci kategoride ise dört beş ayrı alt başlık halinde sıralıyor.

Ben şöyle sıralayacağım: Mesela duygu ve akıl dengesi ; pekala bunu yapmadığınız zaman ne oluyor, onu da söylüyorlar. Duygu ve akıl dengesinde sadece duyguyu merkeze koyduğunuz zaman çok ciddi kırılganlıklar oluşuyor, çok ciddi fevrilikler oluşuyor. Çünkü hissiyat hâkim; akıl bunu onaylamıyor veyahut da aklın onayına müracaat etmeksizin insanlara anında bir tepki gösteriyor. Pekala sadece aklı merkezine koyduğunuz zaman? Düşünebilmek; düşünürken de hissi yok saymamak. Yani üzüntüyü bastırmak da üzüntüye teslim olmak da tehlikeli; orada dengeyi mutlaka bulmak zorundayız.

Bir başka şey; mesela bireysellik ve aidiyet dengesi . Aşırı bireysellik, çok ciddi yalnızlıkları beraberinde getiriyor; anlam kaybını, "Ben niçin yaşıyorum?" sorusuna insanlar net bir şekilde cevap bulamıyor ve kalabalıklar içerisinde yalnız oluyor. TDK'nın (Türk Dil Kurumu) 2024 için seçmiş olduğu kelime de buydu zaten: "Kalabalık yalnızlık" . Yani kalabalıklar içinde, milyonlar içinde, çok geniş bir daire içerisinde ama yapayalnız bir insan; yılın kelimesini seçmişti Türk Dil Kurumu 2024 yılında. 2025 yılında da "dijital vicdan" kelimesini seçmiş; ben geçenlerde bununla alakalı kısa bir video çekmiştim.

Her neyse; şimdi bireysellik bir taraftan yalnızlığı ve anlam kaybını getiriyor ama aşırı bir şekilde aidiyet hissediyorsa bir aileye veyahut da bir cemaate veyahut da bir topluma, bir millete, bir etnik kimliğe; burada da insan kimlik erozyonu yaşayabiliyor. Pekala sağlıklı denge nedir? Modern psikolojinin bize söylemiş olduğu sağlıklı denge; beni biz içerisinde eritebilme . Yani öyle bir beniniz olacak ki o benlik bizin içerisinde yine ben olarak kalacak ama biz olarak hareket edeceksiniz. Hani vahdaniyet, ahadiyet, ferdiyet kapsamı içerisinde de tasavvufi tabirlerle ele alacak olursak izah edebiliriz bunu; belki bir başka sohbette konuşuruz.

Bir başka denge modeli: Kontrol ve bırakabilme . Bazı insanlar, hani "control freak" dediğimiz, aşırı derecede her şey kendi kontrolleri altında olsun istiyor; bu birtakım kaygıları, birtakım takıntıları beraberinde getiriyor. Bazı insanlar da salıyor engine; hani "saldım çayıra, Mevlam kayıra" deriz ya, bu da dağınıklığı, bu da sorumsuzluğu beraberinde getiriyor. Pekala sağlıklı denge ne olmalıdır? Burada sorumluluk alacak insan yaşına göre, işine göre, mesleğine göre, ailedeki rolüne göre ama her şeyi de yönetmeye çalışmayacak; denge bu.

Bir başka denge: Arzu ile sınır arasındaki denge . Bazen insanlar arzularını öyle ön plana çıkartıyor ki hiçbir şekilde sınır tanımıyor; bağımlılığa yol açar bu, efendim daha sonra tükenmeye, bitmeye yol açar bu. Hani tükenmişlik sendromu diye en sonunda varacağı yer burasıdır; eğer arzularına bir sınır koymuyor ise şayet. Eğer arzularını bastırıyor ise şayet, bu da içten içe bir gerilimi beraberinde getirir ve belli bir noktaya gelir, pat diye patlar insan. Evet, sağlıklı denge ne olacak? Sağlıklı denge; isteğini, arzusunu bilecek, tanıyacak ve ona hükmedecek; onun seni veyahut da kendisini hükmetmesine izin vermeyecek.

Bir başka kayıp alanımız yine modern psikolojideki dengede kullanılan tabirlerden veyahut da alanlardan birisi: Geçmiş ve gelecek dengesi . Bazıları var ki -ki ben de yaşadım bunu zaman zaman- sürekli geçmişte yaşıyor ve geçmişteki olayların ona ilham ettiği ya da onda bırakmış olduğu izlere ve tortulara bağlı olarak bir bakıyorsunuz ki sevinç içinde; "arım, peteğim, gülüm, dalım, çiçeğim..." Bir bakıyorsunuz ki pişmanlık içinde, suçluluk içinde; "keşke, keşke, keşke" diyor. Yani o hadiselere bağlı olarak hep geçmişte kalıyor; ya sevinç neşe ya da pişmanlık ve suçluluk. Pekala sürekli gelecek düşündüğü zaman ne oluyor? Bu sefer de işi oluruna salmadığından dolayı, yani yapması gerekli olan şeyleri yapıp yapmadığını kontrol etmeksizin ya da "Ben yaptım işte, dolayısıyla bu bu sonucu doğurur." gibi bir neticeye varmıyor ve sürekli "anxiety" dediğimiz kaygıyı veyahut da "bir an önce bitsin, etsin, tutsun" diye acelecilik içerisine giriyor. Denge; geçmişten ders almak, geleceğe umutla bakıp geleceği planlayıp bugünü yaşamaktır.

Klinik Psikoloji ve Rol Temelli Denge

Şimdi dikkatinizi çekiyorum; klinik psikolojiye baktım ben bu noktada. Klinik psikoloji çok ilginçtir; mesela depresyon... Neden insanlar depresyona giriyor? Enerji ile anlam kayması bozulduğu zaman depresyon meydana geliyor. Pekala, kontrol ile güven dengesi bozulduğu zaman "enzite atak" (anksiyete atağı) dediğimiz kaygı atakları gündeme giriyor. Haz ile sorumluluk dengesi bozulduğu zaman bu sefer bağımlılıklar başlıyor. Verme ile alma dengesi bozulduğu zaman da tükenmişlik beraberinde geliyor. Yani zaten bizim o terapi süreci aslında işte bunların hepsini yerli yerine koyma amaçlı; denge modeli dediğimiz şey de işte bu, bunu oturtmaya çalışıyor psikologlar yapmış oldukları efendim terapilerde.

Bir de şimdi burası hadis-i şerifle daha irtibatlı bir bölge veyahut da bir konu: Rol temelli bir denge modeli var. Bunun diğerlerine nispetle biraz daha böyle gerçekçi ve biraz daha böyle insana hitap eden tarzda olduğunu söyleyebilirim. Nasıl ki? Şöyle ki: İnsan bir tek sıfata sahip değil; birçok kimliğe, birçok vasfa sahip, değil mi? Birçok role sahip ve bu roller arasında zaman zaman insanlar çok rahat bir şekilde geçiş yapamıyor. Geçiş yapamadığı zaman denge bozuluyor, bütünlük bozuluyor. Halbuki burada sağlıklı birey olabilme, işte bu roller arasındaki dengeyi kurabilmekle; birçok insanla oturup kalkıp konuşabiliyor. Şimdi burada önemli olan ne biliyor musunuz? Bu rollerden birini mutlaklaştırmadan ama diğerini de ihmal etmeksizin her birine hakkını vermek, birini diğerine ezdirmemek.

Mesela diyelim bir erkek; oğul (anne ve babasının oğlu), kardeşlerinin kardeşi, karısının kocası, efendim çocuklarının babası, yeğenlerinin amcası veyahut da dayısı ya da torunlarının dedesi ve bir de arkadaşları var. Şimdi burada her bir role göre, her bir vasfa göre insanların takınması gerekli olan tavır var. Mesela diyelim oğulsunuz, değil mi? Anne ve babanızın oğlusunuz; eğer size Allah'a isyanı emretmiyorlarsa, makul bir şeyi ortaya koyuyorlar ve "yap" diyorlarsa burada itaat etme, anne ve babaya vefalı davranma, aile köklerine karşı çok sağlam bir şekilde asılma; burada oğula düşen vazifedir. Kardeş; kardeşler arasında eşitlik ve paylaşımı ön plana almalıdır. Koca; karısıyla eşit ama aynı zamanda sorumluluğu da üstlenen, üzerine düşen vazifeyi yapmış oldukları iş taksimine bağlı olarak eksiltmeksizin yapan bir insan olmak mecburiyetindedir. Çocuklarının babası; burada disiplin ve şefkat dengesini mutlaka sağlamalıdır. Sadece şefkat, sadece merhamet, sadece sevgi deyip eğer disiplini ihmal ederse, belki çocukları çok şımarık insanlar olabilir; kaide ve kural tanımayan insanlar olabilir. Ama sadece ve sadece otoriteyi, sadece disiplini ön plana aldığı zaman da çocuklar sevgisizlikten ölebilir. Dede; dede ne yapar? Dede olaylara yaşının getirmiş olduğu bilgisinin, getirmiş olduğu tecrübeyle bakar; böyle bilge bir insan gibidir, hakikaten bilgedir, yumuşaktır, toparlayıcı bir rol oynar. Arkadaşlarıyla da hakeza eş düzeyde bir ilişki içerisine girer.

Şimdi denge nerede bozuluyor değerli dostlar? Denge şurada bozuluyor: Sadece otorite rolü baskınsa, burada çok ciddi sertleşmeler oluyor, duygusal kopuşlar oluyor; hem kendisinde hem muhatabında. Sadece arkadaş rolünü baskın bir şekilde hayata taşıyacak olursa, sınırlarını kaybediyor. Sadece eşine, çocuklarına karşı baba oluyor ama eşine karşı koca olmuyorsa, kocalığı ihmal ediyorsa, burada evlilik çatlıyor. Sadece oğul oluyorsa ve başka diğer vasıflarını hiçbir şekilde kaale almıyorsa, bu da bir kimlik donmasını beraberinde getirebiliyor. Onun için bu bağlamda sağlıklı bir erkek; baba iken gerektiğinde demokrat olacak, gerektiğinde otoriter davranacak; efendim eş iken müzakereci bir tavır sergileyecek; evlat iken vefalı olacak, köklerine bağlı olacak; arkadaş iken eşit ilişkiler içerisinde bulunacak.

Aynı şey kadın için geçerli, biliyor musunuz? Kadın da bir taraftan kız evlat, bir taraftan kardeş, bir taraftan eş, bir taraftan anne, bir taraftan hala, teyze, bir taraftan nine, bir taraftan arkadaş oluyor, değil mi? Şimdi işte bu kız evlat olduğunda yine aidiyetine ve köklerine sahip çıkmalıdır. Efendim kardeş olduğunda eşitlik ve paylaşımı merkeze koymalıdır. Kocasının karısı olduğunda, eş olduğunda yakınlığı sağlamalı ve ortak sorumluluğu mutlaka üstlenmelidir. Anne olduğu zaman çocuklarına karşı koruyucu ve rehber pozisyonunda olmalıdır. Ne bileyim hala, teyze olduğu zaman belki destekleyici, tamamlayıcı bir şefkati ön plana koymalıdır. Nine olduğu zaman tıpkı dedede olduğu gibi tecrübesini, sükunetini, toparlayıcılığını ortaya koymalıdır. Arkadaş olduğunda da paylaşımı eşit bir şekilde gözetmelidir. Eğer burada kadın sadece "ben anneyim" deyip kocasına karı olmaktan, kocasına eş olmaktan eğer imtina ederse, bu evlilikte yalnızlaşır, evlilik çatlar. Eğer sadece eş olup kendi benliğini silerse, kocası ne diyorsa onu yapıyor ise şayet, burada da bir tükenmişlik, burada da bir silinmişlik beraberinde gelir. Eğer "ben fedakarım" deyip herkese veriyor, al-ver dengesini bozuyor ise işte burada içten içe bugün olmadı yarın, yarın olmadı öbür gün bir öfke birikimiyle karşı karşıya kalabilirsiniz, kalabiliriz. Sadece "benim kendi hayatım var" deyip bütün bağlarını kopardığı zaman da ne olur? Tabii ki yalnızlıkla baş başa kalır. Onun için bir kadın; anne iken kapsayıcı olmak zorundadır, eş iken ortak sorumlu -hani sınırlı sorumlu derler ya- sınırlı sorumlu olmalıdır, evlat iken vefalı olmalıdır, birey iken, müstakil bir bireyken şuurlu, ne yaptığını bilen, sınırlarını doğru düzgün belirleyen bir insan olmak zorundadır.

Zaten baktığımız zaman bu psikolojik sorunlara; hani terapilere kadar giden, psikologlarla oturup kalkmayı beraberinde getiren süreçlere baktığımız zaman genelde bu rollerin bir tanesi diğer rolleri boğuyor. Bir tanesinde insan sabitkadem kalıyor, diğerlerini unutuyor. Yani tükenmişlik yaşıyor, öfke patlamaları yaşıyor, ne bileyim işte kimlik krizi yaşıyor, evlilik sorunları yaşıyor, hatta kuşak çatışması yaşıyor; bunların her biri, bunların her biri bu roller arasındaki geçişi tam sağlıklı bir şekilde yapamamaktan kaynaklanıyor.

Ne yapacağız o zaman? Ruh sağlığına sahip olmak, beden sağlığına sahip olmak... Kenara bölmek; çocuğunuzla çocuk olabilmektir. Ne bileyim çocuğunuz karşısında arkadaş rolünü gerektiğinde oynayabilmektir. Anne baba yanında ne kadar makamınız mevkiniz olursa olsun, hâlen daha bezler içinde debelenen bir çocuksunuzdur. Ben kendimden biliyorum bunu; benim 32 yaşında oğlum var, 34 yaşında kızım var. Ben onlara baktığım zaman etrafındaki insanlar hürmet gösteriyor, falan falan diyor, "title"larını (unvanlarını) söylüyor ama ben hâlen daha onlara ismiyle hitap ediyorum bir baba olarak ve inanın bezler içerisinde debelenen bir çocuk olarak görüyorum. Doğru mu? Belki yanlış ama böyle yani; ben hissettiğimi söylüyorum. Onun için bu rol geçiş esnekliğine sahip olmak mecburiyetindediriz. Zaten psikolojide önemli olan şey her şeyi mükemmel bir biçimde yapmak değil; psikolojide önemli olan insanın uçlara savrulduğunu, yanlış yaptığını fark edebilmesi ve fark ettiği an geriye dönme becerisini gösterebilmesidir.

Hadis-i Şerif Ekseninde Dört Temel Hak

Gelelim hadis-i şerife şimdi; Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam dört tane şey söylüyor ya. Birincisi: " Rabbinin senin üzerinde hakkı vardır. " diyor; rol eksenli bir denge model dağılımı var burada. Rabbinin senin üzerinde hakkı vardır; Allah-kul ilişkisi itibarıyla ki iki tane alan vardır orada: Bir aşkın ilişki bir de içkin ilişki vardır. İster aşkın ilişki isterse içkin ilişkide gerek ibadet taatta, gerek duada, gerek hayatı anlamlandırmada, gerek sorumluluk bilincinde bu aşkın anlamdan ve aynı zamanda içkin anlamdan kopmamalıyız. Eğer koptuğumuz an insan ne olur biliyor musunuz? Varoluşsal bir boşluğa düşer; insan bu aşkın ve içkin ilişkiden koptuğu an varoluşsal bir boşluğa düşer.

Ama burada bitmiyor; çünkü mesele sadece denge değil, maneviyatta denge değil, sadece maneviyat değil. Bir de işin nefs boyutu var: " Nefsinin senin üzerinde hakkı vardır. " diyor Allah Resulü. Yani bireysel ve psikolojik bir alandır bu; yani senin bedeninin de yeme içme, cinsel ihtiyaçlar ve benzeri artık nelerse bunlara da ihtiyacı var. Onun için İslam dininde insanın kendisini ihmal etmesi takva değildir. İnsanın sürekli bir iş peşinde koşması, bu velev ki maneviyat bile olsa ve orada yorgunluğa düşmesi fazilet olarak kabul edilemez. İbadet taattan yorgunluğa düşüyorsunuz; Allah Resulü diyor: "İşte siz usanırsınız ibadet etmekten ama Allah sevap yazmaktan usanmaz." Eğer din kolaylıktır; eğer siz dine karşı böyle bir rekabet içerisinde bulunacak, "daha fazla, daha fazla, daha fazla yapacak" derseniz, din size galebe eder diyor. Yani önemli olan insanın kapasitesini bilerekten ve devamlılığı, sürekliliği nazarıitibara alaraktan efendim amel yapmasıdır, ibadet taatta bulunmasıdır. Tükenmişlik ister ibadet adına olsun ister başka şeyler adına olsun, bunlar kutsal bir hal olarak kabul edilemez; çünkü insanın nefsinin kendi üzerinde hakkı vardır.

Bakın isterseniz modern tıbbın verilerine; "Uyku kaç saat? Uyku en sağlıklı..." diye bir sorun ChatGPT'ye sorun, başkalarına sorun; Google yapın sorun uzmanlarına sorun. Göreceksiniz uyku o kadar önemli ki; insan hayatının, beyninin sağlam çalışabilmesi, vücudunun kendini yenileyebilmesi için. Onun için İngilizcede çok ilginç bir tabir var; diyor ki: " Self-neglect leads to burnout. " diyor; yani kendini ihmal etme insanı tükenmişliğe götürür. Eğer siz kendinizi ihmal ederseniz mutlaka bir yerde tükenirsiniz ve Efendimiz Aleyhisselam 14 asır önce söylüyor bunu.

Bir de diyor ki: " Ailenin ve eşinin senin üzerinde hakkı vardır. " Yakın ilişkiler alanı bu. Nice insan var "Allah yolundayım" diyor ama evinde yok; nice insan var "hizmet ediyorum" diyor ama eşine karşı yabancı. Ama şunu unutmayalım; Allah'a giden yol değerli dostlar, aileyi çiğneyerek gidilen bir yol olamaz. Eşimizin, çocuklarımızın hakkını hukukunu çiğneyerek Allah'a ulaşmak mümkün değildir.

Ve " Misafirin senin üzerinde hakkı vardır. " Bu da sosyal alan. Gördüğünüz gibi manevi alan var, psikolojik alan var, öbür tarafta sosyal alan var ve bir de bireysel alan var. Şimdi sosyal alanda da insan sadece ibadet eden bir varlık değil ki; arkadaşları var, toplum içinde yaşıyor, onlarla oturacak kalkacak. Ailesinin bir parçası, toplumun bir parçası; dolayısıyla insan hangi pozisyonda bulunuyorsa, nerede bulunuyorsa onun hakkını vermek mecburiyetindedir. Baba iken baba olmalıdır, koca iken koca olmalıdır, efendim misafir iken misafir olmalıdır, evlat iken evlat olmalıdır. Aynı şeyleri kadın için söyleyebilirsiniz: Karı/eş iken eş olmalıdır, kızıyken (annesinin babasının kızı iken) kızı olmalıdır, yenge iken yenge, teyze iken teyze, hala iken hala olmalıdır, anne iken de anne olmalı, nine iken de nine olmalıdır.

Değerli dostlar; şu son 15 yıla geriye doğru dönüp baktığım zaman karşılaşmış olduğum vakalardan hareketle tükenmişliklerin de, efendim evlilik krizlerinin de, öfke patlamalarının da, kimlik bunalımlarının da aslında bir tane sebebe irca edilebileceğini (indirgenebileceğini) çok rahatlıkla söyleyebilirim. Zaten bu videoyu bu kadar uzun ele almamın nedeni de bu. Ne biliyor musunuz? Roller arasında sağlıklı bir geçiş

yapamama. Bir rolün diğer rolü boğması, öldürmesi, ortadan kaldırması. Halbuki Allah Resulü ne diyor? فَأَعْطِ كُلَّ ذِي حَقٍّ حَقَّهُ Her hak sahibine hakkını ver. Diyor. Ruh sağlığı bir denge işidir; beden sağlığı bir denge işidir. Yeme içme, uyuma, stres vesaire bütün bunlar; spor bir denge işidir. Her hak sahibine hakkını vermek de zaten bu dengeyi işaret eder ve Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam'ın vermiş olduğu bu öğüt, bu nasihat sadece fıkhi bir cümle olarak değerlendirmemek lazım; sadece basit bir nasihat olarak ele almamak lazım. Efendim bu cümle aslında birbirinden farklı vasıflara, birbirinden farklı rollere sahip olan insanların denge içerisinde hayatı götürün mesajıdır; hatta isterseniz emridir diyebilirim. Çünkü Allah Resulü'ne bakış açımız belki bizi bu noktaya götürür.

Eğer bugün kendinizi dağılmış hissediyorsanız, "yoruldum" diyorsanız, "tükendim, bittim" diyorsanız isterseniz şöyle sorun kendinize: " Ben hangi rolümü ihmal ediyorum? Hangi hakkı yaşarken ya da yaşatırken hangi hakkı ihmal ediyorum?" Böyle sorabilirsiniz: "Babayım, çocuklarıma şefkat ve disiplin dengesi içerisinde yaklaşıyorum ama eşimi belki ihmal ediyorum." Onun için hadis-i şerif "hepsini aynı anda yap" demiyor, "hepsine eşit vakit ayır" demiyor; sadece diyor ki: " Hakkı olana hakkını ver. " diyor. Bu da bulunmuş olduğunuz pozisyon ve sahip olduğunuz rolle alakalıdır.

Allah dengeyi kaybetmeden kendisine kulluk yapmayı bizlere nasip ve müyesser eylesin. Bu denge modeli içerisinde hayata götürmeyi bizlere nasip eylesin, lütfeylesin, ihsan eylesin.

Yorumlar

Yorumlarınızı Bekliyorum ( Waiting for your comments )