Ağlayacaksınız...
Ağlayıp, gözyaşlarıyla çağlayacaksınız.
İşte sizin ızdırabınız bunun içindir!
Bunun için ızdırap duyma ne mukaddestir!
Böyle ızdırabı, zannediyorum... peygamber kıstasları içinde (sallallahu aleyhi ve sellem) değerlendirmek icap ederse şayet...
Bir gecelik — Ebu Ali İdkak'ın ifadesiyle — bir gecelik böyle bir ızdırabınız, bir sene hiç durmadan namaz kılmanıza ,
dua etmenize denk gelecektir.
Biraz yastığın bir kenarına başınızı koyup yatacaksınız.
Sıcak canınızı sıkacak…
Izdırap, size canınıza tak dedirtecek.
Çevirip biraz da öbür tarafına başınızı koyacaksınız…
Kah sağınıza dönerek yatacaksınız, kah solunuza…
Çarşaf ayaklarınızın altında eskiyecek…
“ Bittim! ” diyecek üzerinizdeki yorgan veya battaniye…
Ama siz... Durmadan inleyip döneceksiniz!
Nebi...
Gar-i Hira'dan, yukarıdan bir zirve âlemden ...
O, oraya kadar yükselmişti!
Başının ve görüş ufkunun nereye kadar yükseldiğini bilemeyeceğim …
Ey Nebi!
Başının nereye yükseldiğini bilemeyeceğim!
Bildiğim:
Bugün tırmanmakta zorlandığımız Nur Dağı'nda , Gar-i Hira'da bulunuyordun ,
ve ızdırap içindeydin…
İnsanlık...
Acaba nasıl kurtarılır?
İnsanlığın derdine derman olacak şey nedir?
Vahiy gelmeden evvel…
Semadan bir ses duyulmadan evvel…
Akdes ve mukaddes feyizler çağlayıp gelmeden önce… Nebi, ızdırapla o kapının kilidini zorluyordu!
Nebi'nin bir ızdırap hayatı vardı.
Nebi, 40 küsur yaşına kadar ,
Cahiliye döneminde... Bütün bütün açılmaz hâle gelmiş kalplerin paslı kilitlerini zorlama yollarını araştırıyordu.
Acaba bu kapılar nasıl açılır?
Gönüller, o bilinmeze , o bulunmaza ,
o anlaşılmaza nasıl teveccüh eder?
İnsanlar, yitirdikleri Yaratıcıyı nasıl bulurlar?
Mihraplarına bir kere daha nasıl dönerler?
Seccadem der, başlarını secdeye bir kere daha nasıl korlar?
Gözyaşlarıyla O'nun uğruna bir kere daha nasıl tanışırlar?
Bir ızdırap...
Bir hüzün ,
Bir çığlık vardır…
O duygu ve düşüncelerini, ızdırabın altında , hüznün altında kuluçkaya yatırmıştır.
20 gün değil belki…
Belki aylar, belki senelerdir ...
Civciv çıkmaz, çıkmaz...
Ama Nebi çok sabırlıdır… Hep ızdırap... hep ızdırap... hep ızdırap...
Ve ondan sonra…
Bu ızdırap bezmine dem tutan,
O'na destan kesen insanlar... Peşi peşine gelmiştir.
Varın…
Onların sonuncusu ,
O bahtiyarlar, sizler olun!
Aranızda bulunmadan, ümidim kavîdir.
Beni de bir tekme eyle aranıza iterse... Kendimi bahtiyar sayarım.
Son muzdaripler siz olun!
Elinizdeki ızdırap mızrabını kalbinize öyle bir çalın ki...
Ondan bir feryat yükselsin!
Ve bir misal daha arz edeyim:
Aklıma geldikçe arz ediyorum…
Ebu Hüreyre diyor ki — Hatib-i Bağdadi'nin kitabında ve Ebu Nu'aym'in Hilye'sinde:
"Bulundukları yere gittim.
Oturarak namaz kılıyordu…
Adeta kıvranır gibi bir hâli vardı.
Yanına sokuldum:
‘Ya Resulallah, hasta mısın?' dedim.
'Ya Ebu Hüreyre' elcu buyurdu.
‘Açım' dedi.
‘Ayaklarımın takati kesildi, kalkamıyorum…'
Ağlama ya Ebu Hüreyre! Kıyamet günü hesabın ağırlığı, şiddeti…
Dünyada böyle yaşayan kimselere isabet etmez! ”
İşte... Arkasında kemal-i gurur ve iftiharla duracağınız ,
O kamet-i bâlâya alkışlayacağınız... Hz. Muhammed (aleyhissalatu vesselam)...
Böyle hak banen olarak yaşadı.
Dünyanın tozuna toprağına eteklerini bulaştırmadı.
Nebilerin hulâsası olduğunu gösterdi.
اَللّٰهُ يَصْطَفِي مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ رُسُلاً وَمِنَ النَّاسِ
Allah, meleklerden ve insanlardan seçtiğini seçer. Hulâsayı, kaymağı çıkarmıştır.
Bu kaymakların kaymağı… Hz. Muhammed'dir (aleyhissalatu vesselam).
Bu ayeti tasdik ediyordu. Nebiler nebisi.
Cihan yüzü suyu hürmetine yaratılmıştır.
Hakkında zayıf dahi olsa, ehli tahkik: لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْأَفْلَاكَ
“Sen olmasaydın, felekleri yaratmazdım” — hadistir demiştir.
Hadis olmasa bile… Doğrudur!
Adeta (aleyhissalatu vesselam) hilkatin gayesidir, fıtratın neticesidir.
Kâinat bir ağaç tasavvur edilse…
O hem çekirdeği , hem de meyvesidir.
Kâinat bir kitap farz edilse…
Onun nuru, o kitabı yazan mürekkeptir.
Kâinat bir bahçe , bir bostan düşünülse…
Hz. Muhammed (aleyhissalatu vesselam),
O bahçede şakıyan andelib-i zişandır ,
Bir bülbül , bir iftihar tablosudur!
Bununla beraber…
Bu kadar yüksek…
Bu kadar büyük insanların en mütevazıydı.
Kendisine ayağa kalkarlardı.
Keşke…
Keşke idrak etseydik de… Tepe taklak ona doğru gitseydik.
Talihsiz kimseleriz biz…
Akif bu inkisar içinde yanar:
“ Ya Rab, beni evvel getireydin… ne olurdu! ”
Nebiler Nebisi ,
Büyük kametine rağmen… Mütevazıydı!
Ayağa kalkarlardı,
O buyururdu:
“Lâ tekumu kemâ tekumul eâcim”
“Acemlerin büyüklerine kalktığı gibi kalkmayın!” Beşer olduğunu ifade ederdi.
Hz. Âişe buyururlar:
“Mekke fethediliyordu.
Merkubunun üzerinde Mekke'den içeri giriyordu…
Kâbe-i Muazzama'yı fetheden Fatih…
Büyük devlet adamı…
Nebilerin sultanı…
İnsanlığın iftihar tablosu…
Her şey olduğunu insanlığa göstermişti.
Herkes kemerbeste-i ubudiyetle arkasında boyun bükmüştü…
Sözünü dinliyorlardı.”
Ama o… Izdırap içinde kıvranıyordu.
Daveti reddedildiği bir günde…
İçinden geçirmişti hüznünü…
Demişti ki: اِنَّمَٓا اَشْكُوا بَثّ۪ي وَحُزْن۪ٓي
“Ben dağınıklığımı, hüznümü…
Tasamı… Allahım! Sana şikayet ediyorum!”
Halkı, sana değil …
Halimi, Sana şikayet ediyorum!
Allah (celle celaluhu),
Cibril'in oturduğu meclise başka bir melek gönderdi:
“Sor Peygamberime:
Bir melik nebi mi olmak istiyor?
Yoksa Benim kulum olarak bir nebi mi olmak istiyor?”
O, her zaman kendisine vahiy getiren Cibril'in yüzüne baktı.
Cibril işaret etti:
“Tevazu ey Allah'ın Resulü.”
“Tevazu…”
Zaten...
Kametine ölçülmüş, biçilmiş şey oydu.
“ Ben bir abd ve nebi olmak isterim.
Allah'ın kulu olmak isterim.” diyordu.
Ne büyük paye!
Her gün, defalarca tekrar ediyoruz:
“Eşhedü enne Muhammeden abdûhu ve resûluhu.”
O, Allah'ın kulu ve resulüdür.
Schopenhauer der ki:
“Beşerin yığın yığın müşkülleri…
Üst üste birikmiş…
İşte böyle bir dönemde, Hz. Muhammed'in muhteşem ruhunu beklediği an kadar,
Şu devirde muhtaç olduğumuz başka bir an yoktur! ”
Keşke onun zimamdarı olabilsek!
Ne demek zimamdar?
Onun üzerine bindiği atın zimamından tutsak…
Kıyamete kadar o zimamı omuzlarımızda taşısak!
Onun önünde yürüsek!
Onun sözünü, sesini, havasını, edasını…
Duyurulacak kimselere, biz duyurabilsek…
Cenab-ı Hak…
Arap'ın yağız atı üzerinde büyük dersi Araplar vasıtasıyla yaptı…
Türk'ün al valalı atıyla…
Cihanın garbına… Ahir zamanda garipler ordusuyla…
Ümit ediyoruz ki… Nebiler Nebisi'nin son sözünü, son sesini…
Duyursun inşallah!
Gedadan sultanlık mülkünü esirgemesin!
Liyakatımız yoktur!
Ama Onun misk gibi kokusunu tahattur ettikçe…
İnsan, dilenci olmasına rağmen sultanlık arzuluyor!
Sultanlık da…
Hükmetmek değildir.
Bana göre, O'nun kapısında sultanlık :
Üzerine bindiği atın gemini omzuma alayım…
Önünde yürüyeyim…
Köyüne kadar gideyim…
Atın ayağını bastığı toprağı gözüme sürme diye çekeyim…
Ve sonra… Cennete gireceğimi intizar edeyim!
İşte benim…
Ve sizin beklediğiniz, Bekleyeceğiniz sultanlık budur.
Yorumlar
Yorumlarınızı Bekliyorum ( Waiting for your comments )