| Sıra | İd | Açıklama |
|---|---|---|
| 1 | 30 | Görünme, belirme, ortaya çıkma ve Allah'ın hususî lutuflarına nail olma da diyeceğimiz tecellî; Cenâb-ı Hakk'tan gelen meârif nûrları sayesinde, sâlikin kalbinde ilâhî sırların ayân olması hâlidir ki; her hak yolcusu istidat ve seviyesi ölçüsünde bu vâridatı vicdanında duyabilir. Ulvî-süflî, basit-mürekkep hemen her ortamda ve hususiyle de zahiri ve bâtını itibarıyla bütün kemalâta namzet ve ona en mücellâ bir ayna konumunda bulunan insanda, görülüp sezilen, duyulup hissedilen tecellîye " tecellî-i âsâr "; ilâhî ef'âlin kulun kalbinde münkeşif olması ve bakış zaviyesini ayarlayıp -Cenâb-ı Hakk'ın inâyetiyle- tabiatperestliğe düşmeden " tecellî-i esmâ 'ya açılma mazhariyetine " tecellî-i ef'âl "; ilâhî isimlerin nûrları altında tamamen onların rengine boyanıp ve duygular itibarıyla onların aynası hâline gelmeye " tecellî-i esmâ "; Allah tarafından mü'minlere, hususiyle de sadık kullara ifaza olunan ve onları dört bir yandan saran tecellîye " tecellî-i rahîmî " veya " tecellî-i has "; bütün mevcudata ifaza olunan ve vücûd hakikatine bakan muhit tecellîye " tecellî-i Rahmânî " veya " tecellî-i âmm "; Allah sıfatlarından birinin veya birkaçının mü'min bir kalbte münkeşif olmasına " tecellî-i sıfat " -ki böyle bir mazhariyete eren kimseye Cenâb-ı Hakk onda tecellî ettireceği herhangi bir sıfatın in'ikas veya inkişafı sayesinde o kulunu, insan üstü bir seviyeye ulaştırır ve ona işitilmeyen sesleri işittirir, görülmeyen nesneleri gördürür- mebdei Zât'tan ayrılıp tamamen taayyün edecek şekilde ilâhî sıfatlardan herhangi bir sıfatla alâkalı meydana gelen tecellîye " tecellî-i sıfatî "; tecellî-i esmâ ve sıfatın tavassutuyla, Hz. İlim veya Vücûd'un kâmil bir kalbte inkişafına " tecellî-i Zâtî " denir ki, böyle bir tecellîde esmâ ve sıfât-ı ilâhî itibara alınmama gibi bir mülâhaza söz konusu olsa da, işin aslı Cenab-ı Hazreti Vacibü'l-Vücûd ancak, esmâ hicabı ve sıfât muhitiyetiyle mülâhaza edilebilmektedir. Hz. Zât'a ait tecellî, külliyet ve asliyet plânında bütün varlığın vücûd-u ilmîden, haricî vücûd ufkuna ulaşmasının 'ille-i gâiye'si kabul edilen Hz. Ahmed-i Mahmud-u Muhammed Mustafâ'ya has tecellî-i ulûhiyet ve rubûbiyet -ki ümmeti de bu tecellîyi cüz'iyet ve zılliyet ölçüsünde paylaşır- bir dağ vasıtasıyla Hz. Mûsâ'ya mahsus sırf tecellî-i rubûbiyet bu tecellî-i âzamın kemmiyetsiz-keyfiyetsiz bir buudunu teşkil etmektedir. Son hususu sofîce bir yaklaşımla şöyle de yorumlayabiliriz: Hz. Mûsâ'nın böyle bir tecellîyi talebe cür'eti, Hz. Vücûd-u Hakk'a aşkı ve O'nunla konuşmaya olan iştiyakının heyecan, helecan ve kalakıydı ki, Hz. Hakikat-ı Ahmediye'nin zuhûrunun vesilesi olan Hz. Âdem'in memnu meyveye el uzatması misillü, onda tahammül-fersâ böyle bir arzu ve temayül hissi uyarmıştı. Evet, Hz. Mûsâ, peygamberlik emarelerinin peşi peşine zuhûr ettiği bir sırada, " son nokta " deyip köpük köpük bir iştiyakla; " Rabbim göster (cemâlini) bakayım Sana ." (A'râf, 7/143) diye inlemiş; hikmetle gürleyen lisan-ı kudret de: " Sen asla Beni göremezsin! " (A'râf, 7/143) mukabelesinde bulunmuştu. Yani, sen nasıl Beni görebilirsin ki, henüz " Erinî " perdesinin verâsında ve ikilik kaydıyla mukayyet bulunuyorsun.. oysa ki, sen, O'nun varlığının nûrunun bir gölgesisin. Eğer, فَبِيَ يُبْصِرُ " Benimle beni görür ." [1] ufkuna yükselebilirsen; işte o zaman - لاَ تُدْرِكُهُ اْلأَبْصَارُ " Gözler O'nu ihata edemez. " (En'âm, 6/103) hakikati mahfuz- beni görebilirsin. Evet bakmak istediğinde, varlık dağına yokluk bakışıyla bakmalısın ki, tecellî vaktinde varlık dağı olduğu gibi kalsın ve sen de göreceğini görebilesin. Heyhât ki, böyle bir şeye Hz. Ahmed-i Muhammed'den başkası mazhar olabilsin..! Derken iştiyaka cevap, taleb-i rü'yete ret sadedinde Hz. Rab, Tûr veya mahiyet-i Mûsâ'ya tecellî etti; etti de Tûr veya Hz. Mûsâ, yahut ikisi birden sarsıldı ve yerle bir oldular. Ders-i irşad bitip de Hz. Mûsâ, Rubûbiyet tecellîsinin satvetiyle içine düştüğü mahiyet-i beşeriye baygınlığından uyanınca: " İlâhî! Seni lisan-ı kudsî ile takdis ve noksan sıfatlardan da tenzih ederim. Ben artık, bütün bütün 'fenâ fillâh' ve 'bekâ billâh' mülâhazasıyla Sana müteveccihim. Bizler Sen'i enâniyetimizin zulümâtiyle değil, ancak Sen'in Zât'ının nûrlarıyla müşahede edebiliriz. Ve ben bunun böyle olduğuna ilk iman edenlerdenim. "dedi. Sözün özü: "Aşk, Tûr'un cânı mesabesinde oldu.. ve Tûr âşıkâne mest olunca, Mûsâ da bayılıp yere yıkıldı." Tecellî-i Rubûbiyetin birkaç perdesi vardır: 1) Tecellî-i Zât'tır . Bu tecellî her ne kadar esmâ ve sıfât ötesi bir tecellî ise de, mülâhazada infirat esası söz konusudur. Muhammediye Sahibi, satır aralığında itizâli iğneleyerek bu ruhânî idraki şöyle ifade eder: "Hayali nakş-ı cânımda münkeşif olalı gönlüm Hep ism ü resmi mahvetti bu tasvir-i misalîden. Yüzünü görmeye imkân, çû vardır arz-u mendim, Kulağım hâlîdir zira kelâm-ı i'tizâlîden..." 2) Tecellî-i Sıfat'tır ki, Zât'tan ayrı ve muayyeniyet içinde bir veya birkaç sıfatla olan tecellîdir ve iki bölümde mütalâa edilir: Birincisi, ashab-ı temkînin mazhar bulunduğu celâlî tecellî , ikincisi de, erbab-ı telvînin lâzımı olan cemâlî tecellîdir . Bu itibarla, bir sâlike vücûd sıfatıyla tecellî edildiğinde, eğer o zât temkin ve teyakkuz erbabından değilse, Hz. Cüneyd gibi: " Cübbemin altında O'ndan gayrısı yoktur ." diyebilecektir. Vâhidiyet sıfatının tecellîsi söz konusu olduğunda, yine erbab-ı temkin olmayanlar, zevk ettikleri hâlâtı, Hz. Bayezid gibi: " Ben özümü tesbih ederim; şanım ne yücedir! " şeklinde konuşabileceklerdir. Bekâ sıfatının ihata ve istilâsı bahis mevzuu olduğunda da Hallâc-ı Mansûr misillü: " Ene'l-Hak " türünden şathiyyat söz konusu olabilecektir. Ve tabiî, zevkî ve hâlî olarak değil de, hakikî bir temessülle kudret ve iradeye mazhar olan birisi için ki asliyet plânında -o Hz. Rûh-u Seyyidi'l-Enâm'a has bir keyfiyettir- " Attığını Sen atmadın; bilesin ki onu Allah attı ." (Enfâl, 8/17) şeklinde tecellî edecektir. Veya hallâkiyet sıfatına bir mir'ât-ı mücellâ olma haysiyetiyle Hz. Mesih için " Çamurdan kuş şeklinde bir şeyi inşa edip ona üfürürsün de o da biiznillah kuş olur ." (Bakara, 2/260) mahiyetinde bir fevkalâdelik söz konusu olacaktır. 3) Tecellî-i Ef'âldir .. ve bu tecellî, tecellî-i sıfattan bir bölüm olup fâni fiillerin bâki fiillerde fenâ bulması demektir ki, bunu da yine Muhammediye Sahibi gayet selis bir üslubla şöyle ifade eder: "Yine arz eyledi Dilber nûrun kasr-ı Celâlîden, Yine nâlân-ı şeydâyım şarâb-ı Lâyezâlîden, Yine keşf-i hicab etti gözüm gönlüm cehaletten, Ki, bu câna nida geldi nida-i Züt'teâlîden.. Anın sevdasını buldum, geçip sevda-yı sevdadan, O sevdayı bulan geçti bu sevda-yı melâlîden... Tecellî pususuna yatmış sâlik, bazen o denli mahmur hâle gelir ki; baktığı her yerde ve her şeyde O'nu duyar, O'nu hisseder; hatta bazen kendisine, hâlin galebesi neticesinde nereye baksa, sürekli orada kendini görür ve böyle bir ruh hâletiyle bazen " Ene'l-Hak " iltibasına, bazen de هَلْ فِي الدَّارَيْنِ غَيْرِي " İki cihanda benden başkası mı var? " şathiyyatına girebilir. Şimdiye kadar bu konuda pek çok iltibas yaşanmış ve pek çok şathiyyat duyulmuştur. Biz tek bir örnek verip konuyu kapamak istiyoruz: اين مَن نَه مَنَم اگَر مَنِى هَسـت تويى " Ben ben değilem, eğer ben ben isem o Sen'sin! Eğer üzerimde gömlek varsa o da Sen'sin. Sen'in yolunun gamlısı olarak bende ne ten ne de can kaldı. Eğer benim için bir ten ve can varsa o da Sen'sin ." Bu kabîl tecellîlerin hemen hepsi sıfatlara taalluk eden bir tür tecellîdir ki, akl-ı meâş veya vehm ü hayâllerine aldananlar, Hz. Rûh-u Seyyidi'l-Enâm'ın ziyâ-yı himmet dairesinin dışına düşerek hem kendilerini helâk etmiş, hem de başkalarını aldatmış olurlar. Böyle kaygan bir zeminde gelip-gidenlerin hâllerini de isterseniz Mîzanü'l-İrfan Sahibinden dinleyelim: "İnkişâf-ı Zât etse eğer zuhûr, Bazı sâlik burada bîkarar olur. Sâlike ayn-ı belâdır bu hâl, Mürşid olmak gerek ehl-i kemal.. Yoksa o Mansûr gibi berdâr olur.. Hâl-i sâlik orada düşvâr olur. Kim "Ene'l-Hak" derse Mansûr olmadan, Kâfir-i billah olur cân u ten Bu mezâlik bir belâdır hâsılı, Burada durmaz evliyânın ekmeli.." اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ الْمُتَّقِينَ الْوَرِعِينَ الزَّاهِدِينَ الْمُقَرَّبِينَ وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَآلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ. Feyiz ve Tecelli Artma, çoğalma, taşma ve bolluk, bereket mânâlarına geliyor feyiz. Bir şeyi var etme, onu varlığın bütün hususiyetleriyle serfiraz kılma; ilhamlarla, mevhibelerle kalbî ve ruhî hayatı derinleştirerek bazı kimseleri iç enginliklere ulaştırma. . gibi hususlar da birer feyiz ama, şe'n-i Rubûbiyet'e has tecellî türünden birer feyiz. Bundan başka feyiz kelimesi, başka sözcüklere izafe edilerek çok daha geniş bir alanda kullanılır ki: Allah'ın halk, ibdâ, inşâ, ihyâ, imâte, terzîk (bunlar sırasıyla şu mânâlara geliyor: Yaratma, bir örneği ve benzeri olmayacak tarzda icat etme, düzüp koşma, hayata mazhar kılma, öldürme ve rızıklandırma) gibi sıfatlarına bağlı akdes ve mukaddes tecellîlere " feyz-i tekvînî ", Hak'tan gelip insanın gönlüne doğan ilham lara " feyz-i ilâhî " ya da " feyz-i Rabbânî ", herkesin istidadına göre ilâhî mevhibelere mazhariyetine " feyz-i istidadî ", mârifet ve muhabbet-i ilâhîyeye bağlı zevk-i ruhânîye " feyz-i ibadet " veya " feyz-i ubudiyet ", aşk u iştiyaka varan ruhanî alâkalara da " feyz-i aşk " denilegelmiştir. Bu ifadelerin hemen hepsine eklenecek, ilâve edilecek ya da bunlardan çıkarılacak sözcükler olabilir; ancak çerçevenin düz durduğuyla alâkalı söylenebilecek bir şey olacağını zannetmiyorum. " Taayyün-ü evvel "deki feyizden (yerinde üzerinde durulabilir..) tekvînî emirlerdeki tecellîye, ondan insanların gönlüne ilkâ edilen vahiy , ilham ve ihsaslar a kadar her şey, böyle bir feyezânın değişik dalga boyundaki tecellîlerinden ibarettir. Evvelâ, bütün varlık O'nun nur-u feyzi ile, O'nun irade ve meşietine bağlı olarak ve yine O'nun ilmî programlarına uygunluk içinde yaratılmış.. eşi-benzeri olmayacak şekilde vaz' ve tanzim edilmiş.. hayat mucizesiyle ayrı bir derinliğe ulaştırılmış ve metafizik enginliklere açık hâle getirilerek ufuk ötesi yeni mevhibelere kapı aralanmış.. ölüm ve sonrasıyla, var olma hâdisesinin mebde, münteha ve gayesi gösterilmiş.. maddî-mânevî rızıkla da bütün varlığın, hususiyle de insanoğlunun her zaman muhtaç olduğu hayatî bir mevzu hatırlatılmış.. ve böylece -tabir yerindeyse- değişik tecellî dalga boyundaki her bir feyizle " Kenz-i Mahfî "ye dair bir sır kapısı aralanmıştır. Eşya ve hâdiselere ilk var olma işareti " feyz-i akdes "den gelmiş, " feyz-i mukaddes "de, haricî vücudları murad buyurulan " a'yân "a haricî vücud alarmı verilmiş ve " mümkinü'l-vücud " ayn'lar arasında var olma vetiresi başlamış; sonra da her varlık ve her nesne, ilk mevhibeleri sayılan kabiliyetleri çerçevesinde, daha ileri götürücü yeni feyizler beklemek üzere sîne-i istidadını açıp, bu tecellîlerin geldiği noktaya yönelmiştir. Feyz-i akdes, kutsallardan kutsal bir feyiz tecellîsi demek olup, bütün yaratıkların ilmî vücudları, malûm hakikatleri ve istidatlarının -bu, değişik varlıklara göre farklı farklıdır- a'yân-ı sâbite (Hz. Zât'ın ilmi çerçevesinde hakâik-i mümkinât) itibarıyla ortaya çıkmalarında fail ve müessir-i hakikîye perde-i izzet bir tecellîdir. Bu şekilde hakâik-i mümkinenin ortaya çıkması -buna hakaikin ilk inkişafı da diyebiliriz- ezelde her bir varlığa bahş buyurulan istidat ve kabiliyetlere bağlı cereyan eder. Kudret'in âdiyat üstü tasarrufları müstesna , her varlık istidadıyla mukayyet bulunur . Bu hususu tenvir sadedinde şair Belîğ'in: "Halkın istidadına vâbestedir âsâr-ı feyz, Ebr-i nisandan sadef dürdane, ef'î sem kapar." şeklindeki sözlerini hatırlatıp geçelim. Feyz-i mukaddes; takdis edilmiş feyiz mânâsına gelip, bütün mümkin varlıkları, a'yân-ı sâbitedeki hakikatleri çerçevesinde, irade ve meşiet-i ilâhiyenin haricî vücuda çıkarma tecellîsinden ibaret görülmüştür. Mevzuu şu şekilde takdim de mümkündür: Feyz-i akdesle hakâik-ı mümkine, var olmanın misalî satırlarına, sahifelerine ve risalelerine akseder; feyz-i mukaddesle ise, haricî vücud urbalarını giyerek Levh-i Mahv u İsbat'ın harf, kelime, cümle ve kitapları şeklini alarak daha farklı bir buudda Hz. Müşâhid-i Ezelî'ye ayinedarlık etme seviye ve payesine yükseltilmiş olur. Bu iki tecellîdeki farkı şöyle de vaz'etmek mümkündür: A'yân-ı sabite -ileride üzerinde genişçe durma niyetiyle şimdi geçiyorum- ile onlardaki kabiliyetlerin levha levha ilm-i ilâhî de ilk taayyün sonrası sübutlarının esası olan tecellîye feyz-i akdes; a'yân-ı sabitedeki bu varlıkların, istidatlarına göre haricî vücud kazanmalarındaki fâiliyet perdesi tecellîye de feyz-i mukaddes denmektedir. Sofîler de bunu böyle kabul etmekte ve a'yân-ı sabiteyi ilmî vücudları itibarıyla feyz-i akdes, haricî vücudları açısından da feyz-i mukaddes tecellîsi olarak görmektedirler. Onlara göre, ilmî vücud haricî vücuddan farklı olduğu gibi, bu iki vücud türünün dayandığı kaynaklar veya mahall-i tecellîler de birbirinden farklı olmalıdır.. ve farklıdırlar da: Feyz-i akdesde, a'yân-ı sabite ve onların istidatları birer ilmî vücuddan ibaret olmasına karşılık; feyz-i mukaddesde, hem a'yân hem de bu ayn'ların lâzım ve tâbileriyle görülen, duyulan, sezilen ve keşfedilip muttali olunan, bütün bir mükevvenâttır. Felsefeciler, feyiz konusunda sofîlerden oldukça farklı düşünürler. Konumuz olmasa da, ilk hakîmlerden itibaren bu mevzu etrafındaki düşüncelere de kısaca göz atmak istiyoruz: Felsefecilerin bazıları, feyiz ve sudûr kelimelerini müteradif lafızlar gibi kullanmış ve her iki sözcükle de, varlığın -hâşâ- Allah'tan sudûr yoluyla meydana geldiği, geliyor olduğu iddiasında bulunmuşlardır.. Bazıları, bu feyezânın ilâhî irade ve ihtiyar ile gerçekleştiğini kabul etmekle beraber, araya daha başka vasıtalar sokarak, müessirleri ikilemiş, üçlemiş.. ve bir sürü şerik takdirine gitmişlerdir.. Bazıları, sudûrun lâzımını tasrih ederek, bu feyezânın tabiî ve zaruri bir çerçevede cereyan ettiği hükmüne vararak -hâşâ- ilâhî meşiet ve ilâhî iradeyi tamamen görmezlikten gelmişlerdir.. Bazıları, Yaratıcı'yı gayri şahsî bir ilk illet farz ederek, her nesnenin belli bir düzen içinde O'ndan zuhûr ettiği iddiasında bulunmuşlardır.. Bazıları, ilk feyezân ve zuhûru, tek bir akla bağlamış, ardından da şöyle bir üçlemeden söz etmişlerdir: 1- Aklın kendisi. 2- Bu akılda ilk illet düşüncesi. 3- Bu düşünceden de ikinci bir aklın sudûru.. Bazıları, ilk akıldan itibaren tâ feleklerin farazî ruhlarına, ondan da faal akla kadar bir sürü akıl (ukûl-u aşere) takdirine gitmiş; hatta araya bir de "nefis" sokuşturmuşlardır ki; bunların hemen hepsi de "recmen bi'l-gayb" türünden iddialardır ve dinin ruhu ile telif edilmeleri de imkânsızdır. Ayrıca bütün bu iddiaların, ne ilim adına ne de iman, mârifet ve zevk-i rûhânî hesabına pratik hiçbir yararları da yoktur. Gerçi, zaman zaman bu tür konuların bir kısım İslâm mütefekkirlerini de meşgul ettiği olmuştur; ama ne bu düşüncelerin ne de benzeri cereyanların, İslâm'daki kalbî ve ruhî hayatın ayrı bir unvanı olan tasavvufî hayata hiçbir katkıları olmamıştır; katkıları olması bir yana, çok defa saf zihinleri bulandırmış, bazı iman esaslarının ruhuna dokunmuş ve bir hayli batıl cereyana da ilham kaynağı olmuştur. Bu arada bazı tasavvuf büyüklerinden de sudûr ve zuhûr mülâhazalarıyla alâkalı bir kısım düşüncelerin sâdır olduğu görülmüş veya iddia edilmiş ise de, zannediyorum bu kabil çarpık fikirler, ya başkaları tarafından onların eserlerine sokulmuş ya da bu zatlar tevhid ve ilâhî irade açısından konuyu farklı bir yoruma bağlayarak, bu tür bir yaklaşımı mahzursuz görme zuhûlüne düşmüşlerdir. Aslında, ne Kur'ân, ne Sünnet, ne de "selef-i salihîn"in safiyâne te'vîl ve tefsirleri içerisinde bu kabil mülâhazalara hiç yer verilmemiştir. Öyle ise, olsa olsa bunlar eski mirastan kültür atlasımıza aksetmiş müzahref felsefî -hilkat mevzuunda böyle düşünen felsefî cereyanları kastediyoruz- bilgiler olabilir ki, hemen hepsi de, gidip gayri iradî sudûr ve zuhûr düşüncesine dayanmaktadır. Evet, Bediüzzaman Hazretleri'nin de belirttiği gibi, bu tür düşünce sistemlerinin temelinde; اَلْوَاحِدُ لاَ يَصْدُرُ عَنْهُ اِلاَّ الْوَاحِدُ - Birden ancak bir sudûr edebilir; bu birin dışındaki bütün diğer varlıklar ise onun vasıtasıyla meydana gelir." prensibi vardır ki, böyle bir mülâhaza ile mutlak ganî, mutlak muktedir olan "Rabbü'l-âlemîn"in -hâşâ- âciz vasıtalara muhtaç gösterildiği ve rubûbiyetinin perdedârı olan bir kısım sebeplerin O'nun şeriki gibi takdim edildiği açıktır. Az daha açalım: Böyle bir yaklaşım, hilkat konusunda Allah'a, hem de sudûr yoluyla, tarifi bile tam yapılamamış bir "akl-ı evvel" verip, sonra da Yüce Yaratıcı'yı -yüz bin defa hâşâ- âtıl tasavvur etme anlamında bütün mülkünü, mülkünün her parçasını ve bu parçaların her hâlini değişik sebeplere, vasıtalara bağlamak demektir ki, zannediyorum böyle bir hezeyanı eski-yeni vesenîler dahi kabul etmeyecektir. Aslında Kitap ve Sünnet'in hilkat mevzuundaki beyanları herhangi bir yanlış anlamaya meydan vermeyecek kadar açık olduğu gibi, hakikî İslâm mütefekkirlerinin konuyla alâkalı yorum ve içtihatları da, bu kabil mülâhazalara geçit vermeyecek ölçüde nettir. Kur'ânî düşünce ve İslâmî yorumlara göre topyekün varlık, nokta, harf, kelime, cümle, paragraf ve nihayet bütün bir kitap olan her şeyiyle biricik feyiz kaynağı ve Hâlikı Yüce Yaratıcı tarafından yaratılmış olduğu gibi, görülen-görülmeyen umum yaratıkların her âşire, her saniye, her dakika, her saat ve her günkü hâlleri; yani var olmaları, farklı keyfiyetlerle gün yüzüne çıkmaları, değişip durmaları, fenâ ve bekâları itibarıyla da -ihtiyar sahibi varlıkların, şart-ı âdî plânında iradelerinin müessiriyeti mahfuz- O'nun emir, irade ve meşietine bağlı cereyan etmektedir. Evet görülen-görülmeyen bütün âlemlerin yaratılması da, sevk ve idaresi de, her şeyin feyiz kaynağı, mebde-i evveli, müessir-i mütemâdîsi Allah'a aittir. Konuyla alâkalı mülâhazaların tam ifade edilemeyişi veya ifadelerdeki iştibahlardan ötürü bir kısım yanlış anlamalar istisna edilecek olursa, bu hususta, vahşî-medenî bütün insanlığın ittifakı söz konusudur: Selim akıllar hep böyle düşünmüş.. sağlam duyguların ihsasları bu çerçevede cereyan etmiş.. varlığın ruhundaki nizam, âhenk, gaye ve hikmetler de hep bunu haykıra gelmiştir. Dikkatle çevresine bakan herkes, gelip geçenlere tebessümler yağdıran çiçeklerin rengârenk çehrelerinden, ağaçların birer gelin edasıyla salınmalarına, yıldırımların ürperten tarraka-larından kuş ve kuşçukların gönüllerimizi dolduran o ince ve müessir nağmelerine; ışık, hararet, cazibe, elektrik ve kimyevî alâkalardan biyolojik faaliyetlere; insanların zahir istidat ve kabiliyetlerinden kalb, ruh, his ve şuurlarıyla alâkalı aktivitelerine kadar her şey, hem Allah'ın varlığına, hem de O'nun bütün eşya ve hâdiseler üzerindeki hakimiyetine delâlet ettiğini duyacak, hissedecek ve mehabetle ürperecektir. Evet, eğer insan, gelip kulaklarına çarpan ve gözlerine ilişen ses-söz ve görüntüleri vicdanın hassas imbiklerinden geçirerek değerlendirebilse, engin denizlerin yüreklere ürperti salan homurdanmalarından, ormanların büyülü uğultularına; âsûde koyların sessizlik murakabesine benzeyen görüntülerinden dağların mehabetli duruşlarına; güllerin-çiçeklerin o rengârenk işveli hâllerinden onlarla mütemâdî bir aşk u vuslat hayatı yaşayan kuşların, kuşçukların muâşakalarına; varlığın okunan bir kitap, temâşâ edilen bir meşher, gezilip görülen bir saray, ekilip biçilen bir mezraa olmasından insanların, her şeyin üzerindeki bu ince gayeleri, hikmetleri kavrayıp değerlendirme kabiliyetleriyle serfiraz kılınmalarına kadar her şey, o akdes ve mukaddes feyiz kaynağından ve O'nun ilim, irade ve meşietiyle kaynayıp geldiğini aklen ve vicdanen duyacak ve ruhunu saran mârifet , muhabbet , aşk u şevk ve ruhânî zevkler le kendinden geçecektir. Hâsılı, maddî-mânevî, canlı-cansız, büyük-küçük her varlık ve her nesne Allah'ın bir feyziyle gün yüzüne çıkmış; O'ndan gelen mütemâdî tecellîlerle varlığını sürdürmekte ve belli bir gayeyi takip etmektedir . Evet, yoktan var olma ayrı bir tecellî ve ayrı bir feyze, var edilenleri görüp gözetme de farklı bir tecellî ve farklı bir feyze vâbestedir. Peygamberler vasıtasıyla iman, mârifet ve muhabbet yollarının açılması ayrı bir feyezân; evliyâ, asfiyâ ve hakikî mürşidlerce aynı hakikatlerin, beşer idraki seviyesine göre ve çağın gerekleri açısından içtihat ve istinbatlarla ortaya konması ayrı bir ifâza; en küçük ve en önemsiz vesilelerin dahi değerlendirilip âdeta birer esrar havzı hâline getirilmesi ve bir mânâda herkese tefeyyüz imkânının sağlanması da izafî ayrı bir feyiz ve feyezândır. "Hâlik'ın nâmütenâhî feyzi var, Her feyezanda ayrı bir tecellî; Gördüğümüz her şey bitevî esrar, Her sır erbabına celîden celî..." Ve zannediyorum artık sıra tecellîye gelmiştir... رَبَّنَا اتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَداً رَبَّنَا اجْعَلْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا فَرَجاً وَمَخْرَجاً وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى الهِ وَصَحْبِهِ Biz Allah'ı (celle celâluhu) eser lerinden isim lerine, isimlerinden sıfat larına, sıfatlarından tecellî-i Zât 'a yükselerek tanımaya çalışırız. Yani, eserlerinde tecellîden isimleriyle tecellî etmesine geçerek kâinatı dolaşır, sıfatların tecellî ufkuna ulaşır; gayptan şuhûda yükseliriz ve müşâhede zevkimiz arttıkça, tecellî-i Zât için sermest ve bîhûş çırpınıp dururuz. Gâh cemal ve şefkat esintileriyle inbisat eder ve neşeleniriz; gâh celâl, mehâbet ve korku içinde ra'şedâr olup ürpeririz. Ey Mâbud-u Mutlak!... Seni hakkıyla bilemediğimiz muhakkak; ama bizlere şahdamarlarından daha yakın olduğun ve normo âlemdeki bu yakınlığın içinde, bütün bir semavatı kitap sayfaları gibi açıp kapamadaki azametini , sineğin gözü ile güneş manzumesi arasında vaz'ettiğin şiirimsi âhengi , ruhumuza bir nurlu yol kabul ederek, binlerce, yüz binlerce menzilde Sana ait eserlerle Zât'ını tanıyor, tecellîlerinle bütünleşiyor ve itminana eriyoruz. Tecellî-i Zât : Hazreti Zât'ın hiçbir isim ve sıfatı mülâhazaya alınmaksızın , keyfiyet ve kemiyet olmaksızın Zâtî tecellîsi . Tevhid-i Zât : Vücud, yalnız bir Zât'tan ibarettir. O'nun dışında, görünen şeylere gelince, muhtelif mertebelerde onun zuhur ve tecellîsinden başka bir şey değildir . Muhyiddin İbn Arabî bir derece daha ileri giderek, bir tezahür ve yansımadan ibaret saydığı âlemin şu görülen hâli, aslâ mevcud ve hele devamlılık içinde bir mevcud olmadığını ısrarla ifade etmektedir. Allah (celle celâluhu) daimî tecellî etmekte, âlem de yenilenip durmaktadır. Bu tecellîler birbirini takip etmekte ve âlem her an bu tecellîlerle varlık ve yokluk arasında gelip-gitmektedir . Tecellîler o kadar seri ve kesilmeksizin cereyan etmektedir ki; devam edegelen varlık silsilesinde herhangi bir kopukluk da hissedilmemektedir. Melekler, o kadar eşya ve hâdiselerin içindedirler ki, onlarsız ne bir yağmur damlası, ne de bir gök gürültüsü düşünmek mümkün değildir. İşte şeriat-ı fıtriyede (kâinatta cereyan eden kanunlar) bu şuurlu kuvvetler, her şeyi elinde tutan Hakk'ın sonsuz kuvvetinin -kabiliyet ve istidatlarına göre- onlardaki tecellîsinden ibaret olduğu gibi, bu büyük ve muhteşem tecellînin nokta-i mihrakiyesi olan, en değerli varlık insanoğlunun, hareket ve davranışlarını düzenlemek üzere ilâhî âlemden esip esip gelen vahiy ve ilham meltemleri de yine vahiy ve ilham Sahibi'nin onlardaki tecellîsinden başka bir şey değildir . Allah dendiği an, bütün kâinatta tecellî eden isimleriyle bir Zât-ı Ecell-i A'lâ akla gelir . Allah kelimesiyle anlaşılan budur. Yani O, Mâbud-u Mutlak, Hâlık-ı Mutlak, Maksûd-u Mutlak, Rezzâk-ı Mutlak, Bâri-i Mutlak, Cemîl-i Mutlak'tır… ilâ âhir. Kur'ân-ı Kerim'de de birkaç yerde geçen bu “sekîne” tabiri, ister gönüllere Allah'tan gelen bir itminan, isterse meleklerin dışında insanın ruhuna istikrar kazandıran ve onun kuvve-i mâneviyesini takviye eden Ruhü'l-Kudüs , isterse, doğrudan doğruya, Zât-ı Ulûhiyet'in tecellîsi olsun alâ külli hâl, bir kısım evrâd u ezkâr ve Kur'ân'a karşı böyle bir teveccühün olduğuna emare, işaret ve delil demektir. Vahdaniyete delil olan bütün tecellîleri araştır, mârifet merhalelerinde her an bir öteye sıçra ve bir türlü kanmayan susuzluğunla هَلْ مِنْ مَزِيدِ “Daha yok mu?” de ve durmadan oku! İster kâinat kitabını , isterse onun bir fihristi olan insanın mahiyetini . Allah Resûlü'nün nurlu beyanları içinde okumaya çalışan bir insan gönül dünyasında öyle derinleşir ki, okyanuslar dahi bu derinlik yanında sığ kalır. İşte, orada: “ Seni hakkıyla bilemedik ey Mâruf! ” hakikati ayne'l-yakîn anlaşılıp idrak edilir ve idrakten âciz olmadaki idrak merhalesine erilir. Cenâb-ı Hak isim tecellîleriyle bize şah damarımızdan daha yakındır. Fakat biz, bize ait hususiyetlerimizle O'ndan çok uzağız. Dünya Cenâb-ı Hakk'ın (celle celâluhu) isimlerinin tecellîsinden ibarettir . Bu mânâda dünyanın hiçbir şeyini hor ve hakir göremeyiz. Çünkü hakikî “ hakâik-i eşya ” Cenâb-ı Hakk'ın (celle celâluhu) isimlerinin cilvelenmesinden ibarettir . Mevlâna'nın ifadesiyle, olup biten her şey, bizler ve iradelerimiz, Hak (celle celâluhu) tarafından çok yüksek bir direğe asılmış bayrak gibidir. O bayrakta yazılar vardır ve o bayrak dalgalanmaktadır. Dalgalandıran da bizzat Ezel ve Ebed Sultanı Hz. Allah'tır (celle celâluhu). Binaenaleyh, biz eşya ve hâdiselere tamamen Cenâb-ı Hakk'ın (celle celâluhu) tasarrufunda, esmâ ve sıfatlarının cilvelerinden ibaret bir bostan nazarıyla bakar, baktığımız her çiçekte, çiçek üzerinde her şebnemde, O'na ait güzellikleri seyrederiz. Bizim dünya adına gördüğümüz şeyler, değişik boyda O'ndan gelen tecellî dalgalarından ibarettir . Elbette meseleyi bir vahdet-i vücudçu ve bir vahdet-i mevcudçu gibi ele almıyoruz. Almıyoruz ama bir mânâda İmam Rabbânî'nin; “Hakikî hakâik-i eşya, Cenâb-ı Hakk'ın (celle celâluhu) isimlerinin cilvelenmesinden ibarettir.” sözüne de aynen iştirak ediyoruz. Vâhidiyet : Cenâb-ı Hakk'ın her varlığa genel ve umumî şekilde tecellî eden birliği. Ehadiyet : Cenâb-ı Hakk'ın her varlığa özel , ayrı şekilde tecellî eden birliği. Hepimiz müşâhede ediyoruz ki, var yok olmakta, yok da var olmaktadır. İşte gözümüz önünde Allah (celle celâluhu) bir anda ışığı var ediyor , sonra onu yok ediyor ve onun yerine karanlığı var ediyor. Sonra karanlığı yok edip ışığı var ediyor. Biz de gözümüz önünde cereyan eden bu hâdiseleri müşâhede edip duruyoruz. Her mevsim yoktan varlık sahasına çıkarılan bunca nebatat ve hayvanat bize yoktan nasıl var edildiğini gösterip dururken bir gün de gelecek bütün bunlar yok olmakla, bu sefer de varın nasıl yok edildiğini yine görmüş olacağız. كُلُّ مَنْ عَلَیْهَا فَانٍ sırrı zuhur edecek ve dünya üzerinde ne varsa maddelerine ait yönleriyle yok olacaklardır. Evet, her şey fânidir; ancak bir Bâki vardır. O da hiç şüphesiz Allah'tır (celle celâluhu). Ve O Allah (celle celâluhu), varı yok; yoku da var etmeye muktedirdir. Zira namaz ilâhî huzura ermek ve âdeta, vicahî olarak Hak'la görüşmek demektir. Bir insan düşünün ki, kendisine çok mühim bir meselede, seçkin bir topluluk karşısında, bir konuşma teklifi yapılmıştır.. ve o insan ilk defa böyle bir topluluk huzuruna çıkacaktır. Dinleyenler arasında her sınıfın en üst seviyedeki temsilcileri de bulunmaktadır. O insan böyle bir durum karşısında nasıl sararır, solar, bocalar, kem küm eder ve müthiş bir heyecan içine girer; öyle de kul, namazında bu kişinin durumundan bin misli daha fazla bir heyecan ve helecan içine girer.. tabiî ne yaptığının şuurunda ise... Çünkü biraz sonra onun konuşacağı meclis, sadece misal olsun diye sözünü ettiğimiz meclisten kıyas kabul etmeyecek ölçüde daha mehâbetli ve daha yücedir. Evet bu insan, her an ayrı bir şe'n ve tecellîde olan Rabb'in huzuruna girecektir . Ve daha önceki namazdan bir sonraki namaza ülfet adına intikal edecek heyecan yatıştırıcı müsekkinlere karşı dikkatli olmalıdır. “Her nefis ölümü tadacaktır.” ifadesinin Arapça karşılığı كُلُّ نَفْسٍ سَ یَذُوقُ الْمَوْتَ şeklinde olur. Hâlbuki âyetteki ifade yukarıda söylediğimiz şekildedir. Âyetin Türkçe'ye en yakın ve az kusurlu meali ise “ Her nefis ölümü tatmaktadır .” şeklinde olmalıdır. Evet, her nefis her an ölümü tadıp durmaktadır ve burada başka herhangi bir mânâ da bahis mevzuu değildir. Bu hususu da kısaca izah etmek uygun olacak: Biz her an ölüp dirilmekteyiz. Zira bizler, Cenâb-ı Hakk'ın tecellîlerinin akislerinden ibaretiz . Bu tecellîler o kadar seri bir şekilde ve peşi peşine gelmektedir ki, biz, kendimizi inkıtasız ve devamlı kabul ederiz. Bu aynen sinema şeridindeki karelerin çok hızlı dönüşüyle, oradaki nesnelerin hareketli görünmesi gibidir . Aslında biz, her an -ki “an” kelimesiyle zamanın en küçük parçası neyse onu kastediyoruz- var olup yine yok olmaktayız . Bu tecellîler O feyz-i akdesten geliyor ve biz de daimî bir var ve yok olmayla karşı karşıya bulunuyoruz. Bu durumda sanki biz, saatin akrep veya yelkovanı üzerindeymişiz gibi oluruz. Yani ilk hareketin bizi her an öbür tarafa atması ihtimaliyle karşı karşıya bulunuruz.. ve zaten sonunda da bu durum kaçınılmaz bir netice olacaktır. Öyleyse, ölüm ü, istikbalde vâki olacak bir hâdise gibi değil, her an yaşanmakta olan bir vak'a gibi değerlendirmeliyiz. Bu değerlendirme bizi, daima ahirete hazır hâle getirecek ve namazımızı da, ahiret hazırlığı içinde olan bir insan edasıyla kılmaya vesile teşkil edecektir . İlham-ı ilâhînin tecellî mekânı olan gönüllerinize gelen tekliflerinizi bana aktarırsanız, “hakkı-hakikati bilmeyenlere şu yolla da ulaşabiliriz.” derseniz, onun da müzakeresini yapar, o yolu da deneriz. Cenâb-ı Hak, dış görünüşümüz kadar içimizde de bir derinlik lütfeylesin. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), اَللَّهُمَّ اجْعَلْ سَرِيرَتِي خَيْرًا مِنْ عَلَانِيَتِي وَاجْعَلْ عَلانِيَتِي صَالِحَةً “ Allahım! İç âlemimi, ledünniyâtımı, Senin tecellîgâh-ı ilâhin olan kalbimi, sırrımı dışımdan daha hayırlı kıl. Dışımı da ıslah eyle! ” buyurmaktadır. İç-dış bütünlüğünü temin edememiş, içiyle dışı arasında bir birlik kuramamış, dual yaşamadan kurtulamamış bir cemiyetin ilerleme adına atacağı her adım onu daha beter batıracaktır. Cenâb-ı Hakk'ın esmâsının zâhire tecellîsi , eserlerinde görülür. Meselâ, bahar mevsiminin cennetâsâ keyfiyetine baktığımız zaman ism-i Zâhir 'i bütün keyfiyetiyle müşâhede ederiz. Bu çerçevede bitkilerden kuşlara, kuşlardan haşerata, sayılamayacak kadar sayı ve çeşitte mahlûkatın birkaç hafta zarfında cana gelmeleri, Allah'ın karşısında resm-i geçit yapıyor gibi formalarını takıp arz-ı dîdâr etmeleri, lisan-ı hâlleriyle “Evet, varız” demeleri, “ Ya Hayy !” diye, “ Ya Hak !” diye ispat-ı vücut etmeleri Cenâb-ı Hakk'ın “Zâhir” isminin cilveleridir. Fenâ'dan Bekâ'ya Geçiş veya İki Tecelli Soru: Bediüzzaman Hazretleri'nin, “Ey nâdan nefsim! Bil ki: Çendan dünya ve mevcûdât fânidir. Fakat her fâni şeyde, bâkiye îsal eden iki yol bulabilirsin ve can ve canan olan Mahbub-u Lâyezal'in tecelli-i cemâlinden iki lem'ayı, iki sırrı görebilirsin. An şart ki, sûret-i fâniyeden ve kendinden geçebilirsen...” ifadelerini açıklar mısınız? Cevap: Mevcudatın varlıkları, sahip bulundukları hususlar ve mutlak mânâda meziyetleri Allah'ın varlığına ve birliğine delalet ederler ki bu birinci tecelli dir. Yine aynı varlıklar fena ve zevalleriyle Cenâb-ı Bâki-i Sermedi'nin beka ve devamına delalet ederler ki, buna da ikinci tecelli diyebiliriz. Üstad birçok yerde bu durumu misallendirir. Mesela bir nehir akarken üzerindeki kabarcıklar güneşi aksettirirler . Onlar kaybolup gidince bu sefer arkadan gelen kabarcıklar aksettirmeye başlar. İşte bu hal ve bu vaziyet gösterir ki, bu akisler o kabarcıkların kendi hassaları değil, belki bâki bir güneş var ki kabarcıklar her şeyi ondan alıyor ve gidiyorlar. Arkadan gelenler de aynen öncekilerin durumunu gösteriyorlar. Öyleyse onların içinde mütecelli olan güneş, esas mütecelli olan Şems-i ezel ve ebede delalet etmektedir . Tecellinin birisi budur. Diğerine gelince, onların fena ve zevali delalet etmektedir ki, bütün bu tecellilere menba ve kaynak olan o güneş hiçbir zaman batmamaktadır. O, gurub etmeyen bir güneştir . Burada sibak ve siyaka göre esas anlaşılması gereken de budur. Burada iki şey sözkonusudur: Birincisi, mevcudatın, Cenâb-ı Hakk'ın zât ına, sıfat larına, esma sına delalet etmesi; ikincisi ise mevcudatın fenâ ve zevali, yani bir süre varolduktan sonra yok olup gitmesi, ardından ise benzerlerinin vücuda gelmelerinin, fenâ ve zevale maruz kalmayan birisini gösterdiğidir . Gelenler, geldikleri gibi gidiyorlar, varolmaları da, yok olmaları da hep yukarılardan. Giderken de kendileriyle beraber olan her şeyi alıp götürüyorlar. Bu iki nurdan daha değişik şeyler de istinbat edilebilir. Bu nurlardan biri, insanın mevcudata bakmasıyla gördüğü âfâki nur, diğeri de enfüsi nurdur. Birisi âfâki tecellidir diğeri enfüsi tecellidir. Madem bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın zât, sıfât ve esmasının cilveleridir; onların batıp gitmesi insanı çok üzmemelidir. Çünkü kaynağı vardır, bakidir ve gidenler yine gelecektir. Bu durumda insan “Ben sönüp batanları sevmem.” demelidir. Hazine O'nun yanında olduğuna ve o hazine bitmediğine göre üzülmeye, müteessir olmaya lüzum yoktur. Mevcudatın adem ve âkıbetlerini görüp müteessir olmak gereksiz bir telaştır. Bir diğer izah şekli de şöyle olabilir: İnsan, kâinata kâinat çapında -ama kâinat hesabına değil- baktığında, Cenâb-ı Hakk'ın tecellilerini çok garip bir kitap gibi görecektir. Bu, Allah'ın kendi büyüklük ve azameti ölçüsünde bir tecellisidir. Bu meseleyi “ Sübhanallahi ve bihamdihi sübhanallahilazim ” diyebilme seviyesine ulaşmış, yani celalin gözünde cemali sezebilmiş , cemalde celale ulaşabilmiş dimağlar anlayabilir. Bu vâhidî bir tecellidir . Bir diğer tecelli ise ehadî tecelli dir ki, onu da herkes kendi kabiliyetine göre anlar. Allah, keremiyle, lütfuyla daha ziyade rahmaniyet ve rahimiyetiyle tecelli eder. O, geniş lütfuyla anlayamadığımız meseleleri enfüsi âlemde insanın vicdanına duyurur. Azametine uygun şekilde değil de, prizmadan geçirerek, regüle ederek, bizim istidatlarımızın seviyesine göre tecelli eder . Kur'ân nasıl tenezzülat-ı ilâhiye itibariyle beşer idraki seviyesinde, Allah'ın kelâm sıfatından gelen bir kitabıdır ; aynı şekilde kâinat da Allah'ın kudret ve iradesinden gelen bir kitaptır . Kudret ve iradesinden gelen bu kitapta da bir tenezzül vardır. O tenezzülün keyfiyeti de ehadî tecellidedir . Yani o tecelli, artık Zât-ı ulûhiyetin tecellisinin, umumi tecellinin yanında, tenezzül edalı, bizim anlayabileceğimiz, gözbebeğimizin içine alıp sokabileceğimiz şekilde bir ehadî tecellidir ki, “ Bismillahirrahmanirrahim ” ona bakar veya o, “ Bismillahirrahmanirrahim ”in tecellisidir. Bu iki tecelliden maksat şu da olabilir: İnsan ister kâinatın mevcudiyetiyle Allah'ın mevcudiyetine, isterse fena ve zevalleriyle O'nun bekasına istidlalde bulunsun, her iki şıkta da hem dünyasını hem de ukbasını mamur eder. Dünyada da ukbada da nur olur ve böylece iki tecelliye de mazhar olur. Ancak ben bu tevcihler arasından baştakini tercih ederim. Hak'tan gelen akdes ve mukaddes tecellîler altında, yer yer bir bahar havası içinde meleğe döner, rengârenk, revnaktâr bir hâl alır. Fakat yer yer, o akdes ve mukaddes feyizler, Zât'tan ve sıfatlardan gelen esintiler kesilir. Bu duruma kabz hâli diyoruz. Allah, Kâbız (sıkan, daraltan) ismi/sıfatı ile tecellî eder. Bu durumda insanın duygularında kasılma olur. Vücutta bir kısım organlardaki kasılmalar gibi insanın sır rında, hafâ sında, ahfâ sında, letâifi nde kasılmalar meydana gelir. O zaman öbür âlemden gelen hiçbir şeyi alamaz olur. Düğmesi çevrilmiş, kapanmış bir almaç gibi öbür taraf ne kadar sinyal gönderirse göndersin hiçbir şey alamaz. Vaaz u nasihat dinler fakat kulağına bir şey girmez. Namaz kılar ama bir ekinin yatış kalkışı gibi yatıp kalkar. Allah (celle celâluhu), Bâsıt (yayan, genişleten, geniş imkânlar veren) olduğu gibi aynı zamanda Kâbız 'dır. Bazen o ismin, bazen de bu ismin tecellilerine mazhariyet, insan olmanın bir hususiyeti ve gereğidir. O olduğu gibi bu da olacaktır. İnsan, yer yer dünyalara sığamayacak, dünyaya tekme atacak, Allah'a doğru kanat çırpıp pervaz edecek ve yer yer de bir ceviz kabuğu içinde kendisini mahpus görecek, bir zerrede, bir anda, bir lahzada boğulup gidecek mahiyette yaratılmıştır. Hiç kimse kendi olarak büyük değildir. İnsan, başlangıcı itibariyle bir damla pis su dan yaratılmıştır. Sonu itibariyle ise içinde kurtların cirit attığı bir kemik yığını dır. İnsan bu iki necaset arasında muvakkaten Cenâb-ı Hak'tan gelen tecellîlere mâkes olunca ahsen-i takvîm sırrına mazhar olmaktadır. Zühd, dünyanın, insanın heveslerine bakan tarafını terk edip, ahirete tarla olma ve esmâ-i ilâhîyeye tecelligâh olma yönlerini alma demektir. Beni bir örümcek irşad etti. Ağını ördü ve büyük bir sabırla avını beklemeye durdu. Eğer ben kalbgâhıma (tecellîgâh-i ilâhî olan kalbime), kenzen bilinen Hazreti Allah'ın (celle celâluhu) tecellî ile misafir olarak gelmesini bekliyorsam, bir lahza gözümü kapamadan beklemem lâzım ki o tecellîyi yakalayayım. Ben bunu örümcekten öğrendim.” der. Evet, irşad edenin ille de büyük bir zat olması şart değildir . Gözünü bir lahza başka tarafa kaydırsan ve tam o esnada tecellîgâh-ı ilâhînin mekânı olan kalbine Allah tarafından tecellî dalgaları gelse, kalbinin çevresini taşlar gibi katı bulur, sen de o dalgalanmadan haberdar olamazsın. Bu sebeple daima uyanık bir şekilde yerini koruma mecburiyetindesin . Yerini değiştirmeyen, dişini sıkan ve direnen, gayet ısrarla ve inatla duran kimse, Hak'tan gelen tecellîlere mazhar olur. Kâinatta ne kadar esmâ-i ilâhiye tecellî etmiş ise insanın mahiyetinde de o kadar esmâ-i ilâhiyenin tecellîsi söz konusudur. Kâinat, insanın önüne getirilip serilse ve insan, kâinattaki bütün satırları Kur'an-ı Kerim'in iki sayfası gibi görse, ışık hızıyla milyarlarca sene ötede bulunan nebülözlerden haber gelse, sonra da insanın mahiyetine inilip araştırılsa görülecektir ki, kâinatta bulunan her türlü esrar, envar ve ders aynı zamanda insanın mahiyetinde de mevcuttur. Gerçek aşk, fitili sonsuzun çerağından tutuşturulmuş, arzı da semayı da, doğuyu da batıyı da aşkın, zaman-mekân üstü, lâhûtî öyle bir ışık veya kordur ki, tecellîsi nur , içi buğu buğu huzur ve çevresi de, sevgili kokusuyla buhur buhurdur. Hakikî güzellik Hakk'a ait, kusursuz kemal de O'na “özgü” ve O'nun lâzımıdır. Topyekün varlık, O'nun değişik tecellîlerinin birer farklı aynası , her nesne ve her hâdisenin çehresinde temâşâ ettiğimiz mânâ , muhteva , parlaklık ve câzibe de –aynaların kabiliyetine göre– O'nun güzelliğinin küçük bir parıltısı ve varlığının zayıf bir ziyasıdır. Aslında, Allah'ın, Zât'ına olan sevgisinin (muhabbet-i Zâtî) tezahürüne bağlı olarak yaratılan insan, ancak böyle davranmakla yaratılış esprisine uygun hareket etmiş sayılır; yani Allah'ın, Zât'ına ve sıfatlarına karşı olan muhabbeti, insanoğlunda O'na karşı aşk şeklinde tecellî edince, işte o zaman insan, yaratılış gayesiyle buluşmuş olur; böylece her şey de gider, yerli yerine oturur . O'na ait izler, işaretler, mesajlar, değişik tecellî dalga boyunda nurlar görmeye başlayınca, artık onun nazarında izafî bütün ışıklar söner gider; güneşler görünmez olur.. aylar husufa uğrar.. yıldızlar, bağı kopmuş tesbih taneleri gibi saçılıp, karanlıklara gömülür.. “ Arzın üstündeki her şey fenâ bulur gider; ancak azamet ve kerem sahibi Rabbinin Zâtı bâki kalır. ” fehvâsınca, gönül ufkunu sadece ve sadece kemiyetler ve keyfiyetler üstü O kaplar; O kaplar da, bu seviyeye ulaşmış bir gönül, bedenin küçük bir mazrufu iken genişler ve bir baştan bir başa bütün zarfını kuşatır; hatta, istidadı ölçüsünde, topyekün kâinatları içine alabilecek bir istiaba ulaşır; ulaşır ve her şeyde O'nu duyar, O'nu hisseder.. beden ve cismaniyetinin yer yer araya girmesiyle maruz kaldığı Ay tutulması türünden husufları bir ölüm ürperticiliğiyle karşılar ve müşâhedesini devam ettirmek için, durmadan farklı lütuf rampaları arar. Ruh dediğimiz bu cevher, hem ilim hem de vücud âleminden bir tecellîdir ; onun şuurlu bir kanun-u emrî olması, Zât'la irtibatı, nuraniyet ve şeffafiyeti de ilme tam bir mazhar olması itibarıyladır. Eğer insan ilâhî sırlara açılmak istiyorsa – ki potansiyel olarak buna herkes müsait olarak yaratılmıştır– böyle bir açılım da ancak kalb ve ruhla mümkün olabilecektir. Evet, ulûhiyet hakikatine dair sırlar ancak gönül ufkundan, ruh gözüyle temâşâ edilebileceği gibi , akıl, mantık, muhakeme ve sebepler üstü Hakk'a yakınlık da, sadece ve sadece ruhun ayağı ve kalbin kurallarıyla gerçekleşebilecektir. Bunca günah, bunca mâsiyet ve o ölçüdeki hicrandan sonra zannediyorum bize de hep yalnızlık koylarını kollamak ve gecelerin siyah örtüsünü başımıza çekerek, Hak tecellîlerine açık , o kimsenin göremeyeceği yerlerde başımızı yere koyup hıçkıra hıçkıra ağlamak düşüyor. Vefasızlığımıza, bir türlü samimî olamayışımıza, yürüdüğümüz yolda sürekli zikzaklar çizişimize, durduğumuz yerin hakkını veremeyişimize, mazhariyetlerimize göre sağlam bir duruşa geçemeyişimize ve bizim gibi davrananların münasebetsizliklerine öyle bir ağlamalıyız ki, vazifesi ağlamak olan gök ehli dahi bundan böyle hep bizim çığlıklarımıza gözyaşı döksünler... Görmeyenler varsın görmesin; gözlerini basiretleriyle buluşturup görmenin hakkını verebilenler, her nesnede O'na ait neler ve neler müşâhede eder, O'nun değişik tecellîlerinden ne sesler ve sözler dinlerler .. eğer gönüller O'na açık, gözler de perdesizse –bu herkeste aynı seviyede olmayabilir– ne zaman varlık kitabına bakıp onu dikkatlice okumaya koyulsak, ne zaman küre-i arz meşherini gezip onu temâşâya dalsak, ondaki her şeyi olduğundan daha fazla hülyalı bulur ve âdeta büyüleniriz. Varlık ve hâdiselere Yaratan hesabına bakmayanlar/bakamayanlar duyamazlar ondaki bu sihri, bu mânâyı ve bu muhtevayı.. göremezler ondaki güzelliği, âhengi, edayı, endamı ve bütün bunların arkasındaki kastı, iradeyi, hikmeti.. duyamazlar bunlardan ruhlara akıp gelen ziyayı, mârifeti, muhabbeti, aşk u iştiyakı... Her ulaştıkları menzilde o Güzeller Güzeli'ni daha değişik tecellîleriyle duyar, bir kere daha aşk u şevkle gürler ve yürürler daha ötelerdeki ayrı bir menzile. Yürüdükleri yolda güzellikleri güzellikler takip eder; ama, ne O'nun cemalinin cilveleri biter ne de ruhlarda onları temâşâ zevki. İrademizin hakkını verdiğimiz takdirde, ilâhî inayetin tecellisiyle her problemin halledilebileceğine inanıyor ve her zaman ruhumuzda itmi'nan hâsıl edebilecek bir şeyler bularak yolumuza devam ediyorduk. Ey Rabbimiz ve ey Mevlamız, günahlarımızı itiraf ediyor, onların hacâletinden ve ağırlığından bizleri kurtarmanı, bağışlamanı diliyoruz.. günahlarımızı affet, bundan sonraki hayatımızda da ayıp ve kusurlarımızı Settar isminin tecellisine mazhar kıl , onlarla bizi mahcup etme.. dualarımızı kabul buyur.. Ey her şeyin perçemini elinde tutan ve bütün kapıların anahtarları sadece Kendi nezdinde bulunan Yüceler Yücesi Rab! Rahmet ve inayet tecellilerinle ihtiyaçlarımızı gidererek Senden başka her şeyden ümidimizi kes (kes ki, aradıklarımızı sadece Senin kapında arayalım).. Ey hem dünyada hem de ukbada bitip tükenme bilmeyen hazinelerin sahibi.. ey ihsan ve atâsıyla bütün âlemleri kuşatan yüce Rab! Sana yaklaştırmayan ve Sen'den uzaklaştıran masiva adına ne varsa hepsini tecellilerinin şualarıyla gönlümüzden çıkar.. çıkar ki kalbimizde sadece Senin sevip hoşnut olduğun şeylere karşı arzu ve iştiyak kalsın. Yüce Rabbimiz! Bizim için de nezdindeki hazinelerin kilitlerini açmanı ve esrar-ı rubûbiyetinin perdelerini aralamanı dileniyoruz. Bize ulûhiyetinin esrarıyla teveccühte bulun .. azamet ve kibriyanla öyle tecelli et ki, gönül gözlerimiz Seni unutup da kendimize ve masivaya takılmaktan kurtulsun .. nurunun şualarıyla bütün cismanî meyillerimizi siliver, siliver de hayvaniyetimize bakan yönüyle keyfiyet ve kemiyet darlığına dûçar kalmayalım. Yüce Allahım! Sen Zatıyla kâim olup başkasına muhtaç olmayan yegâne varlıksın ve Senden başka her şey Senin kayyumiyetine (ayakta tutmana) muhtaçtır . Yine Sen sıfât-ı sübhaniyen (mukaddes ve münezzeh sıfatların) ile her şeyi kuşatansın ve bütün kevn ü âlem Senin bu ihata dairen içinde bulunmaktadır. Esma-i hüsnası (güzellerden güzel isimleri) ile kainat üzerinde tecellilerde bulunan ve bütün eşya, tecellilerinin değişik karelerinden ibaret olan Zat-ı Ecell-i A'lâ da Sensin. Ey her şeye gücü yeten ve kullarına onların şah damarından daha yakın olan Rabbimiz! Ne olur, bizi göz açıp kapayıncaya kadar hatta daha az bir zamanda bile nefislerimizle başbaşa bırakma.. nurunla tecellî buyurup , Sana ulaşan yolları bize de göster.. Ya Rabbena ve Ya İlahena! Nezd-i ulûhiyetinden göndereceğin fevkalade ve sürpriz tecellilerle ölmeye yüz tutmuş kalblerimizi ve sönmek üzere olan ruhlarımızı ihya buyur.. maddîmanevî hastalıklarımıza şifa ihsan et.. sinelerimizi paklaştır, gönüllerimizi pür nur eyle.. hâlimizi salaha erdir; hem öyle erdir ki, ey biricik Mevlamız ve biricik Seyyidimiz, içimizde sadece sâlih düşünceler kalsın ve kalblerimiz fâsit bütün mülahazalardan, hatta onların kırıntılarından bile sıyrılsın! Yâ Rabbenâ ve Yâ İlâhenâ! Ne olur, hâlimize merhamet et.. nezdinde kurbet kahramanlığını ihraz etmiş ve makbul kulların arasına girmiş seçkinlerin evsaf-ı hasenesiyle bizim ruhlarımızı da güzelleştir.. sevip hoşnut olduğun salih amelleri işlemeye bizleri de muvaffak kıl.. bu bendelerini de, sürekli Senin kapının önünde, o kapının aralanmasını bekleyen yüzü yerde, tevazu, mahviyet ve hacâlet kahramanlarından eyle.. sadakatle Senin ulu dergâhının önünde bekleyip duran sıddıkları doyurduğun gibi, bu marifete muhtaç kullarını da marifet tecellilerin ile doyur! Kudretine ve merhametine hudut olmayan ululardan ulu Rabbimiz! Simalarımızı ve dünyanın dört bir bucağındaki kadın-erkek bütün kardeşlerimizin, sevenlerimizin, sevdiklerimizin nâsiyelerini esmâ-i hüsnanın ve sıfât-ı sübhaniyenin nurlarıyla tenvîr buyur ve pırıl pırıl hâle getir.. hepimizin üzerine marifet tecellîlerini yağmurun semadan inmesi gibi sağanak sağanak indir.. sürpriz nimetlerinle bizi de sevindir, ey sınırsız ikramlarıyla bütün varlığı donatan Atûf ve ey her zaman ilahî rahmetiyle muamele edip mahlukâtın bağrına da şefkat hissi dolduran Raûf! Ey bütün mevcûdâtın yaratıcısı ve yaşatıcısı olan Yüce Allahımız! Ruhlarımızı sıfât-ı sübhaniyenin tecellîleri ile pırıl pırıl hâle getir ve kalblerimizi marifetinin nurları ile bütün kirlerden, paslardan ve ahlâk-ı zemîmeden temizle! Ey iyilik ve ikram tahtının Sultanı Rabb-i Kerîm! Mebdede benden bir istek ve talep olmadan lütf u ihsanınla bağışladığın sayısız nimetlerini, Rahmâniyetinin ve Rahîmiyetinin tecellileriyle bundan sonra da devam ettir... Allahım, her şeyi yaratan yegâne Hâlık Sen, benimsahibim ve yaratıcım da Sensin. Bütün mahlûkatını rahmetinin tecellileriyle payidar eylediğin gibi bana da merhamet buyur. Namazın hemen her rükünde, Allah'a karşı saygılı olmayı en iyi şekilde dile getirmek üzere söylenilen tekbir lerle, tahmid lerle ve bu kelimelerin çağrıştırdığı mülâhazalarla yüce divanın kapı tokmaklarına dokunulur; sonra da, bir eşref saati en mükemmel şekilde değerlendirme dikkat , teyakkuz ve temkiniyle beklemeye geçilir; geçilir ve avını bekleyen bir kedi hassasiyeti, bir örümcek sabrıyla ilâhî vâridât ve tecelliler avlanmaya çalışılır. Toprak, pek çok ilâhî tecellinin aynası öyle muhteşem bir tezgâh , öylesine sırlı bir kimyahane ve iç içe öylesine baş döndürücü canlı bir biyoloji laboratuvarı dır ki, aynadarlığı ve gördüğü hizmetler açısından bütün semalara denk tutulsa değer... Küre-i arz da, toprak tabakası da sırf ilâhî tecellilerin bir aynası ve bizim onda temâşâ ettiğimiz harikulâdelikler de böyle bir aynada tecessüm eden ilâhî vâridlerdir . Bu önemli hususu Bediüzzaman 'ın yaklaşımıyla şöyle özetlemek mümkündür: “ Yerküre âlemin kalbi olduğu gibi, toprak unsuru da arzın kalbidir . Tevazu ve mahviyet gibi insanı en yüce hedefe ulaştıran yolların remzi topraktır . Hatta toprak , en yüksek göklerden o gökleri Yaratan'a daha kestirme bir yoldur ; zira toprak kâinatta Cenâb-ı Hakk'ın rubûbiyetinin tezahürüne , sonsuz kudretinin baş döndüren faaliyetlerine ve Hayy u Kayyûm (hayatı veren ve onu devam ettiren) isimlerinin tecellilerine en uygun, en müsait bir zemindir. Cenâb-ı Hakk'ın rahmet arşı su üzerinde olduğu gibi, hayat ve ihyâ (hayatı verme) arşı da toprak üstündedir .. ve toprak her türlü ilâhî tecelliye en parlak, en şeffaf bir aynadır.” Duyayım kalbimde tecelli ettiğin ânı , Bakışlarım hep sonsuzun rengine boyansın!. Sebepler bütünüyle ortadan kalkıp O'na (S.A.V) destek olacak her şey yok olup ve el atacak bir dal kalmayınca, Müsebbibü'l-Esbap (sebepleri elinde tutan Allah) ehadiyet burcunda kemal-i rahmetiyle tecellî etmiş ve büyük mütefekkirin beyanı içinde, tevhid nuru ehadiyet sırrında görünmüş ve Allah Resûlü, Rabbi'ni, Mâliki'ni, Hâlikı'nı bizzat görmek üzere semalar ötesine davet edilmiş ve şanlı bir misafir olarak ağırlanmıştı. Kadir isminin dünya ve ahirette tecellisi farklı farklıdır. Dünya; darü'lhikmet , ahiret ise darü'l-kudret olduğundan, ahirette Cenâb-ı Hakk'ın Kadir ismi sebepler perdesi olmadan doğrudan doğruya tecelli edecek ve orada tamamen kudret hakim olacaktır. Hadîste de ifade edildiği gibi, istenilen her şey anında yerine getirilecek ve insan arzu ettiği her şeye nail olacaktır. Kudretin ahiretteki bu tecellisi dünyada tecelli etmeyeceği mânâsına gelmez. Zira dünyada Kudret, hikmet perdesi altında zuhur etmektedir . Dolayısıyla da bizler dünyada eşya ve hâdiseleri sebepler perdesi altında temâşâ etmekteyiz . Asfiyalar perdesiz, hailsiz Hakk'a nazır ve ilâhî tecellilere aşinadırlar. Mülk âlemini seyrettikleri gibi, melekut âlimini de her zaman temâşâ edebilirler. Her an ayrı bir şe'nde olan Cenabı Hakk'ın tecellilerinin televvünatı da farklı farklı olur . İşte mühim olan bu televvünatı yakalayabilmek ve vicdanlarımızda bunu duyabilmektir. Esbab bi'l külliye sükut ettiğinde , yani ortada tutunulacak hiçbir sebep kalmadığında, insan Rabbine daha değişik teveccüh edebilir. Evet işte o durumda vahidiyet içinde tecelli-i ehadiyet görülür ; Yani, azamet ve ululuk içinde ferd, ihtiyaç ve istidadıyla kucaklanır. İşte o anda yapılan duâ da kabule karîn olur ki, Yunus'un (as) duâsını bu cümleden mütalâa etmek mümkündür. Keşf ü keramet ve manevî makamlar Allah'tan istenir mi? İstenirse bunun yolu nedir? İhlaslı olma mevkiinde olanlar kasden ve bizzat keşf ve keramet talep ederlerse, Allah (cc) vermeyebilir. Murad-ı İlâhî sizin istediğiniz şekilde tecelli edecekse, sizin duâda ısrarlı, azimli ve kararlı olmanız lazımdır. Eğer onları acilen verirse , duâ sizin aleyhinize olmuş olur. Şöyle ki, Allah (cc) size burada, kabirde, berzahta, haşirde, sıratta, cennette lazım olacak duâları ettirmek ve daha çok söylettirmek istiyorsa isteklerinizi verdiği zaman duâyı keserseniz ve bu da sizin aleyhinizde olmuş olur. Herkes Esma-i İlâhîden hangisini tutarsa, başı kendi kemalâtının arşına ulaşabilir. Ama, talibin istidadı da oldukça mühimdir. Fıtratınızın müsait olduğu isimlere devam ederseniz, çabuk terakki edebilirsiniz . Yoksa sadece hikmet araştıran kimseler yükselemeyebilirler. Hikmetle beraber ah-u vah insanı da olunursa, işte ancak o zaman yükselme daha bir hızlanmış olur. Yalnız, kat'iyen esma-i İlâhiye ihmal edilmemesi gerekir. Her zaman arzettiğim gibi, susuz, yanmış, kavrulmuş bir adam suyu nasıl yudumlar, işte Esma-i İlâhîyi öyle yudumlamalı. Veya fakr u ihtiyaç içindeki bir dilenci, halini nazara verip nasıl ilhak eder. İşte o ölçüde, O'nun isimleri dile getirilmelidir. Başka bir husus da; bu şekildeki münasebete ara vermemektir . Ara verildiği takdirde o âna kadar açtığınız kapılar bir bir yüzünüze kapanır ki; o zaman tekrar yeni baştan başlamanız lazım gelir. Kalp aynasını sadece bir defa Rabb'e çevirip, O'nun, o andaki tecellisiyle almış olduğunuz zevk-i ruhanî ve imdat-ı Rabbanî ile bir ömür boyu yaşayamazsınız. O halde, sürekli O'nun tecellilerine açık olmak gerekmektedir. Secdede mahviyet, Hak karşısında zilleti kabul , enaniyeti terk ve Rabb'e tam teveccüh vardır. Böyle bir secdeye Allah (cc) tecelli eder. Bu manâ, kıyamda da vardır. Ama, secdede daha derindir. Kulun Rabbine en yakın olduğu yer secdedir hadîsini bu şekilde değerlendirmek gerekir. Meleklerin Adem'e secde etmelerinin sırrı da bu noktadadır. Seyr fillah , Allah'ta seyretme demektir. Bu, insanın her an O'nunla olması, O'nun esmâ ve sıfât dairesinde dolaşması, isim ve sıfatlarının tecellileriyle baş başa kalması demektir ki, bir manada sâlik, bu makamda tamamen Allah'ta fanî olur ve fenâfillah'ı ihraz eder. Seyr fillah 'da şahsî arzu ve düşünceler olmaz. İnsan, sadece isimlerinin tecellileri ve tecellilerin renk tonlarıyla baş başadır. Bu tecelliler arasındaki televvünleri yaşarken , insanın, bütün arzularından tecerrüdü ve varlığını Allah'a feda etmesi bu makamın bir özelliği ve bekâ-billah da bu zirvenin önemli bir varididir. Allah'ın esmasının tecellisi ile, eşyanın varlığının tecellisi ve zuhuru arasında fark vardır. Meselâ, eşyayı yoktan var eden Allah, bizi de yoktan var etti. Ve bunda Allah'ın esmasının tecellisi vardır . Ama, zuhur dolayısıyla da vahdet-i vücut yoktur. Bu itibarla, her şey O'dur demiyoruz; belki her şey Ondandır diyoruz.. yani her şey Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellisiyle var olmakta ve varlığını sürdürmektedir. Bu itibarla da Allah, bir lahza tecellisini kesse, her şey yok olur gider. Misal âlemi , eşyanın ilmî vücutlarının tecelli âlemidir. Bu hayat, kudret ve kaderin içine girince dünya hayatı gibi bir hayat oluyor. İmam Gazzâlî Hazretleri hayatında üç defa erbaîn yapmış. Birinde, tasavvufî ruh ve mânâya yönelmiş; bu dönemde varlığı ulûm-u zâhirenin çerçevesinin dışında görme ve varlığı farklı yorumlama ufkuna ulaşmış. Bir süre sonra, bir erbaîn daha yapmış. Bunda da esmâya açılmış ve bir öncekine nispetle daha farklı bir müşâhedeye uyanmış. Üçüncü erbaînde, tasavvuf ölçüsünde kendisine tecellî eden şeylerin verâsına ulaşmış. Aslında kim olursa olsun insan bu türlü arayışlar içine girmezse, hep nazarî Müslüman olarak kalır. Böyleleri eşyanın hakikatini tam müşâhede edemedikleri gibi varlığın perde arkasına da muttali olamazlar. İnsanın benliğinde Cenâb-ı Hakk'ın semu basarı vardır. Hatta “ hüve ” sırrı insanda “ ene ” şeklinde tecelli etmiştir. İnsan, “ene” çeperini tasavvuftaki “fenâ fillâh” ve “bekâ billâh”la yırtıp atarak, Allah'ta bâki olma hususiyetine erebilir. Böylece insan, “ben” keşfiyle benlik sırlarını kavramış olur. Hedeflediği noktaya geldikten sonra da, elindeki kristal kaseyi yere çalarak, “Seninle ben maksûd damına ulaştım, artık bana lâzım değilsin.” der ve iliklerine kadar mârifetle dolu olduğu şuuruyla ilâhî varidleri zevkeder durur. Rabbim böyle bir ufka ulaşmayı hepimize nasip etsin. Amin.. İnsan ihtiva ettiği pek çok latîfe ile Allah'ın varlık ve birliğini ilan eden çok önemli bir menşurdur. Kaldı ki, Allah'ın insanda tecelli eden isim ve sıfatları da O'nun kendi azametine uygun bir şekilde değildir. Öyle olsaydı, insanın varlığı da düşünce sınırlarını aşardı. Bu açıdan, o tecellilerde bile bir ilâhî tenezzülden bahsetmek mümkündür. İşte, bu zâviyedendir ki, vicdanında varlığının gayesine uyanmış, ona ulaşmak için yol arayan insanlar, kendi mahiyetlerine bakarak her zaman Allah'a ulaşabilirler. Yalnız bu, herkes için aynı seviye ve derecede olmayabilir. Nur isminin bir tecellisi olarak, Cenâb-ı Hakk'ın bütün mahlukat içinde yarattığı ilk varlık, hakikat-ı Ahmediye'dir. Bu, Efendimiz'in cismî değil berzahî ve ilm-i İlâhîdeki vücududur ki, bu kabil vücutlara “âyân-ı sâbite” denilmektedir. Dolayısıyla ilk zuhur ve ilk tecelli, hakikat-i Ahmediye'dir. İnsan, Cenâb-ı Hakk'ın esmasının bir nokta-i mihrakiyesi ve âdeta O'nun yüce tecellilerinin temerküz noktası gibidir. Evet Allah, bütün esmasıyla tecelli buyurup kâinatı, daha sonra da daha farklı tecellilerle insanı yaratmıştır. Sadece o isimlerin bazılarına mazhar olmuş, eşya ve hâdiseleri, onlara ait hususiyetleriyle bilmeyen melâike-i kiram ve cinlerin eşyaya müdahalesi, meselenin metafizik yanını teşkil eder. Oysaki insanın, hem fizik hem de metafizik, hem ruh hem de maddeye müdahale istidadı vardır. İşte insan bu yönleriyle, Cenâb-ı Hakk'ın isimlerinin cami bir aynasıdır ki, Allahu Teâlâ, “ Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım ” buyurarak, bu hakikati meleklere duyurmuş, onlar da insana verilen bu şerefi takdirle karşılamışlardır. Allah'ın her tecellisi bize bir rahmettir. İnsan, ufkunu iyi seçebilirse, her şeyi güzel görebilir ve her zaman ilâhî vâridâtı soluklayabilir. Fakat kulluk çok zordur. İnsan, her defasında ayrı bir mantık, muhakeme ve tedbir-temkin adına yeni mülâhazaların tespiti ile ancak yolunu devam ettirebilir. Allah, kulunun niyetine göre ve hayırlardaki devamlı cehd ve gayretinin neticesinde ona hep rahîmâne tecellî ederek boşluklarını doldurur ve hata çizgilerini bile hayra çevirip oralardaki çirkinlikleri izale eder. Cenâb-ı Hakk'ın lütufları, daima kulunun hamle ve ataklarının önündedir. Kul, sofada beklerken bile, hep pürheyecan salonun kapı aralığından gelecek lütuf ve tecellîleri gözlemeli ve “ Acaba ne zaman harem dairesine çağrılacağım? ” diye dipdiri beklemesini bilmelidir. Kul, her zaman Allah'a karşı çok samimî ve gönülden müteveccih olmalıdır. Aslında teveccühü yine teveccüh doğurur. İnsan, tıpkı ayçiçeğinin güneşe bakışı gibi hep O'na bakabildiği ölçüde O'nun tecelliyatına mazhar olur. Burada esas olan gönülden müteveccih olabilmektir. Gönlünün sesini seslendiremeyenlerin ve alıcılarını mâneviyata karşı kapalı tutanların o tecellîlerden istifadesi zor, hatta imkânsızdır. Mahlûkatın her biri birer aynadır ve aynalıklarıyla bütün ilâhî tecellîleri aksettirirler. İnsan ise kâinatta şuurlu tek aynadır. Zât-ı Ulûhiyet'in bilinmesi ancak insan gibi şuurlu bir ayna ile olur. Eğer bu mükemmel ayna olmasaydı, Zât-ı Ulûhiyet bilinemezdi.. evet O'nu gösterme adına insan çok iyi bir ayna olmuştur. Ama Server-i Enbiyâ (aleyhissalâtu vesselâm), bir mir'at-i mücellâ olarak bütün tecellîlere aynaların aynası olmuştur . Eğer o aynada tecellîler aksetmeseydi her yer ve her mevcut zifiri karanlıkta kalırdı. Allah, bizleri marziyatına talip muktedilerden eylesin ve hidayetiyle beraber bize istikamet nasip etsin! Âmin. Cafer-i Sâdık hazretleri “ Allah kendi kelâmıyla kullarına tecellî etmiştir ama onlar göremiyorlar .” demektedir. Kur'ân'da Allah görünür. Çünkü Kur'ân-ı Kerim, şuunat-ı zâtiyeyi bütünüyle gösteren bir tercümandır. Allah (celle celâluhu), fiillerinin ve sıfatlarının tezahürünü azametine uygun ve kalblerin istidatlarına münasip bir şekilde Kur'ân'da iş'âr etmiş ve Kur'ân'ı da ona tercüman yapmıştır. Onun için “Kur'ân” sözü dahi büyük mânâlar ifade eder. Hadisin ifadesi ile “ Kur'ân ” tertil ile yani yavaş yavaş ve mânâları düşünüle düşünüle, harf ve kelimelerin hakkı verilerek okundukça Allah tecellî eder; kul, Allah'a yakın olma makamına gelir, neticede de “ cem ” zuhur eder. Allah kelimesi, kâinatta tecellî eden bütün Esmâ-i Hüsnâ'nın mânâsını içine alır. Noksan sıfatlardan münezzeh, kemal sıfatlarla muttasıf, bütün kâinat, isimlerinin cilveleriyle dalgalanan, kâmil sıfatlarla muhât bulunan, beşer aklının idrak edemediği, zıddı, misli-menendi bulunmayan Zât demektir. Allah dediğimiz zaman, insanın aklına bu gelir. Allah gönülde kenzen bilinir. Bu, “Arz ve semaya sığmadım. Mü'min kulumun gönlüne sığdım.” mealinde olan ve kudsî hadis diye rivayet edilen bir sözden mülhemdir. Hz. Allah başka yerleri değil, senin gönül tahtını tecellîsine mâkes yapmış ve orayı, keyfiyeti bizim için meçhul kudsî bir taht olarak kabul etmiştir. O, senin Cennet yurdunu şerden ve şerirden muhafaza etmesine mukabil, sen de O'nun kasrı olan gönlünü O'nun için pâk ve temiz tutabildin mi?.. Mü'min, Allah ahlâkıyla ahlâklanan insandır. O, şeytanı senin yerin olan Cennet'ten kovduğu gibi, sen de onu Hakk'ın tecelligâh-ı Sübhânisi olan kalbinden tard eyle..! O Allah ki, görme, işitme, hayat-memat, iman-küfür, adalet-zulüm ve bütün zıtlar hep O'nun tecellîsiyledir. Hayır ve şer O'ndandır. Böylesine her şey O'ndan olan, zıddı ve benzeri bulunmayan Allah'ı görmeye imkân var mıdır? Onun için O'na, “ O, şiddet-i zuhurundan gizlidir. ” diyoruz. İnsan, Cenâb-ı Hakk'ın isimlerini anarken, çok kere o ismin varlıkla olan alâkalarını hatırlar ve zikrettiği ismin kendisiyle olan alâkasını nazara alır. Meselâ: “ Yâ Kerîm! ” dediği zaman, Allah'ın kendisine olan ikramını hatırına getirir . “ Yâ Muhsin !” dediği zaman, Allah'ın ihsanını, “ Yâ Cemîl!” dediği zaman da Allah'ın cemal ile tecellîsini hatırına getirir. Böylece, kısmen de olsa ihlâsı zedelenir . Hâlbuki ه (Hû) dediği zaman, Zât-ı Ecell-i A'lâ'ya has bir unvan ile her türlü beklentinin, her türlü karşılığın üstünde; Allah, Allah olduğu için, O'nun Mâbud-u Mutlak olduğunu ilân etme sadedinde “ Hû ” demek gönüle öyle şifa verir, öyle su serper ki, ta gönlünün derinliklerinden ه (Hû) demiş insanlar ancak bu zevkin ne demek olduğunu bilirler. Bu ifadenin, ruhu terbiyedeki tesiri ise başka hiçbir isimde yoktur . Ayrıca, Allah (celle celâluhu) bize Kendini eserleri ve icraatı ile tanıtmaktadır. Biz de O'nu kendimizde mevcut tecellî ve eserleri nispetinde tanımaktayız. Bu tanımalar hep izafîdir, hakikî mârifet yanında da noksandır . Çünkü insan kendisine yapılan kerem, lütuf ve ihsan adesesinden, bütün kâinatta cereyan eden bu fiilleri ve bu fiillerin fâilini idrak edip kavrayamaz . Belki kendi ölçüleri içinde meseleyi değerlendirir. Hâlbuki “ Hû ” deyince, nefsü'l-emirde var olan ve bütün güzel isimlerin sahibi bulunan Zât-ı Ecell-i A'lâ kasdolunmaktadır. Böylece de hem enfüsî hem de âfâkî bütün delilleriyle, bize Kendini tanıtan ve kâinatta bütünüyle tecellî eden Cenâb-ı Hakk 'ın huzurunda, O'na hitap sigasıyla “ Sen ” demekten teeddüp ederek, gayb makamında sadece ve tek kelimeyle “O” mânâsına “ Hû ” denmektedir ki, aslında her nefes alışverişimiz, bir “Hû”dan ibarettir . Yani “ Hû ” bizim hayat kaynağımızdır. O'nu demeden yaşamamız mümkün değildir. Diğer bir husus da şudur: İnsan, O Sultan'ın huzurunda ve O'nun muhteşem saltanatı karşısında, açlığını, susuzluğunu, her türlü debdebe ve âlâyişi ve hatta kendisiyle beraber varlığını unutur. Nazarını, başka her şeyden alır, sadece O'na çevirir ve orada “ O ” mânâsına deyiverir. Her şey onun gözünden kendisi ile beraber silinir, yok olur. Bismillâh derken, işte bu mânâları mütalâa ve müşâhede etmiş oluyoruz. Bazı Açılardan Rahmân ve Rahîm Kelimelerinin Muvazenesi İkisi de “ rahmet ” kökünden geliyor ve Allah'ın merhametini ifade ediyor. Fakat birinin en geniş merhametine karşılık, diğerinin hususî merhameti vardır. İnce bir ifade tarzıyla; Rahmân vâhidiyetin , Rahîm ise ehadiyetin tecellîsidir. “Rahmân” kelimesi ezele ,“Rahîm” kelimesi ise lâyezâle (yok olmayana) bakar. Allah, Rahmân isminin ruhundaki merhameti ve o merhametin taalluku ile kâinatı yoktan var etmiştir. Sistemler, insanlar, ağaçlar, kuşlar ve her şey Rahmân ismiyle var olmuştur . Bütün mevcudat Rahmân isminin cilveleriyle cilve-endâz olmaktadır. Bu geniş, umumî ve şümullü rahmet, bütün kâinatı içine almış ve Rahmâniyet bütün kâinatı kuşatmıştır. Eğer kâinata sadece “ Allah ” kelimesinden sonra Rahmân'ın tecellîsi hükümfermâ olsaydı, durum bu merkezde olacaktı. Ancak Allah murad buyurdu ve insanlarda iradeyi yarattı ; iradesini iyiye kullananları mükâfatlandırma, kötüye kullananları cezalandırma hikmetiyle, Rahîmiyeti ile de tecellî etti . Böylece insana esfel-i safilînden a'lâ-yı illiyyîne kadar, ya aşağıların aşağısına düşme veya yukarıların yukarısına çıkma imkânını bahşetmiş oldu. Bir de iradeye bakan Cenâb-ı Hakk'ın hususî rahmet tecellîsi vardır ki, onu da bize “Rahîm” kelimesi ifade etmektedir . Demek oluyor ki, “ Rahmân ” olmasaydı, biz vücuda gelmeyecektik . Kâinat ve bütün mevcudat yok olacaktı. Şayet “ Rahîm ” olmasaydı irademizi kullanamayacak ve Cenâb-ı Hakk'ın sanatının inceliklerini idrak edemeyecektik. Bismillâh'ın her yerde tecellî ettiğini görüyoruz . Çünkü onun içinde bütün ilâhî isimleri ihtiva eden lafz-ı Celâle vardır. Bismillâh'da, Celâliyle, Cemaliyle tecellî eden bu câzibe-i Rahmet'e karşı, hangi sözle karşılık vereceksiniz? Vicdanımızdaki Allah'a ait bu duygu yaratılıştandır. Ancak, vicdanımız üzerine konan tozu, toprağı süpürdükten sonra, yani “ Rabbü'l-âlemîn ”in icraatını ve rahmetle tecellî ettiğini gördükten sonra içimizdeki toz toprak silinecek ve apaçık “ Sen ” ortaya çıkıverecektir. Ondan sonra “ sadece ” mânâsını ifade eden إِيَّا 'ya “Sen” mânâsına gelen ك 'i ekleyecek ve وَإِيَّاكَ نَعْبُدُ “Ancak Sana kulluk yapıyoruz.” diyeceğiz. “ Rabbi'l-âlemîn ” ifadesinin altında şu mânâlar da düşünülebilir. Bütün kâinatta tecellî eden Allah'ın isimleri vardır. Bu isimlere göre her şey bir kemale doğru koşmaktadır . Bitkiler, hayvanlar, cansızlar hepsi ciddî bir iştiyakla hareket etmekte ve kemale sevk edilmektedir. Taşlar parçalanır toprak olur. Toprak ayak altında çiğnenir, bitkilere bağrını açar ve saksı olur. Bitkiler hayvanlar için kendini feda eder ve hayvanlık mertebesine çıkar. Hayvan da bütün hızıyla insanlık mertebesine çıkmak için koşmaktadır. Böylece her şeyde bir kemal göze çarpmakta ve bu kemalin durduğu noktada da bozulmanın başladığı müşâhede edilmektedir. Kâinatta kemale doğru bu umumî koşuş içinde Rabbü'l-âlemîn unvanıyla Allah (celle celâluhu), insanların da iradeleriyle bu koşuya katılmalarını istiyor. Bütün âlem bir kemale doğru koşup giderken insan yerinde mi sayacak? Bütün âlem meyve verirken o böyle meyvesiz ve bodur mu kalacak? Ağaç meyve veriyor. Eğer insan mârifet meyvesini veremez, kalbine O'nu yerleştiremez, dünya ve içindekileri O'nun nâmına terk edemezse; meyve vermemiş ve yozlaşmış demektir . Hâlbuki insan, Allah'ın bütün isimlerini câmî bir aynadır . Allah'ın her ismi bir hat, bir çizgi ve bir nokta hâlinde onun mahiyetine dercedilmiştir. Sonra Allah insandan kendi iradesiyle koyduğu kerem, ihsan, akıl ve fikir gibi cevherleri yine insanın kendi iradesiyle izhar etmesini talep ediyor. Yani o, iradesini kerim , muhsin , akıllı ve mütefekkir olma yolunda kullanacak ve Cenâb-ı Hakk'ın yerleştirdiği bütün madenleri doğru ve istikamet içinde ateşlemeye bakacaktır. İnsanın mânevî mahiyetinde öyle madde ve madenler vardır ki, bunlar ilâhî fitillerle ateşlenirse , elmas, gümüş, altın ve pırlanta hâlinde ortaya çıkacak; fakat beşerî ölçülerle ateşlendiği zaman ise elmas, kömür hâline gelecektir. Rahmân ve Rahîm İsimlerinin Tekrar Zikredilmesinin Hikmetleri : Meseleye hikmet yönüyle bakacak olursak; sonsuz ve sınırsız isimlerin sahibi olan Allah (celle celâluhu) kendini evvelâ “Allah” ismiyle tanıttıktan sonra bu isimlerle insanın imdadına yetişiyor. Zira Zât-ı Ulûhiyet'in bütün kâinatta görülen vâhidiyet tecellîsini bir beşerin anlayıp idrak etmesi imkânsızdır. İşte bu azameti ve aklı boğan keyfiyetteki tecellîyi anlattıktan sonra, her ferdin kendi aynasında görüp kavrayabildiği tecellîlerini nazara vererek O'nun sonsuz rahmeti zikredilmiştir. Bu isimlerin zikriyledir ki, insan kendi ruh aynasında kâinatı ve kâinatın delâlet ettiği Zât-ı Ulûhiyet'in mânâsını anlar. İnsanlık ağacına ait bütün hususiyetler, çekirdek hâlinde O'nda vardır. Hangi peygamber olursa olsun; hangi mânâyı, hangi gerçeği, hangi hakikati, hangi ismin tecellîsini temsil ederse etsin ; bunların bir numunesi, şöyle böyle bir esintisi Efendimizde (sallallâhu aleyhi ve sellem) mutlaka vardır. Makam-ı cem'in sahibi olması itibarıyla vardır. Dolayısıyla, diğer peygamberlerin birinde bir isim a'zam derecede tecellî etmiştir , öbüründe öbür isim a'zam derecede tecellî etmiştir; fakat Hz. Muhammed'de (sallallâhu aleyhi ve sellem) her ismin tecellîsi vardır ve O'na nâzil olan Kur'ân, O'nun donanımına göre her ismin a'zam derecesinde tecellî etmiştir. Ruh dediğimiz bu cevher, hem ilim hem de vücud âleminden bir tecellîdir ; onun şuurlu bir kanun-u emrî olması, Zât'la irtibatı, nuraniyet ve şeffafiyeti de ilme tam bir mazhar olması itibarıyladır. Eğer insan ilâhî sırlara açılmak istiyorsa –ki potansiyel olarak buna herkes müsait olarak yaratılmıştır– böyle bir açılım da ancak kalb ve ruhla mümkün olabilecektir. Evet, ulûhiyet hakikatine dair sırlar ancak gönül ufkundan, ruh gözüyle temâşâ edilebileceği gibi, akıl, mantık, muhakeme ve sebepler üstü Hakk'a yakınlık da, sadece ve sadece ruhun ayağı ve kalbin kurallarıyla gerçekleşebilecektir. Hazreti Âdem'de icmalen tecellî eden ilim ve beyan hakikati , Kur'ân vesayetinde Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm'la tafsile ulaşmış, beklenen meyvesini vermiş ve hükmünü tam icra etmiştir. Şimdi eğer dünya, daha bir süre devam edecekse, önümüzdeki yıllarda ilmin, nihâî hızına ulaşmasına karşılık, dil de, en güçlü hatipleri ve en zengin hutbeleriyle hemen her mahfilde ona tercüman olma seviyesine yükselecektir. Gözleri hep kendisine aralanacak kapı aralığında, yatar pusuya ve değişik dalga boyundaki teveccüh ve tecellîlere açık durmaya çalışır . Sevgisini O'na saygı ve itaatle taçlandırır. Kalbi sürekli O'na inkıyat duygusuyla çarpar ve sevdiğine muhalif düşme korkusuyla tir tir titrer; titrer ve devrilmemek için de yine o biricik istinad ve istimdat kaynağına sığınır. Onun bu ölçüde sürekli sevdiğiyle muvafakat arayışı içinde olması, zamanla onu gökte ve yerde herkes tarafından sevilen bir mahbub hâline getirir. Onun hesabında sadece Hak vardır; ötelere göre de olsa beklenti içinde bulunmayı aşkına ihanet sayar; ama kendi kendine gelen iltifat ve teveccühleri reddetmeyi de saygısızlık kabul eder ve ne gelirse öper, başına kor sonra da “ Bunların istidraç olmalarından Sana sığınırım. ” der inler. O'nun tecellî edeceği mülâhazasıyla göz kırpmadan beklemek , bir gün mutlaka teveccüh buyurur düşüncesiyle yıllar ve yıllar boyu durduğu yerde kararlı durmak sevgi yolunun ilk âdâbıdır: Bu yolda bütün bütün sevdalanmaya muhabbet ve aşk ; sürekli köpürüp duran arzu, istek, neş'e ve sevince şevk ; bütün bunların, insan tabiatının önemli bir derinliği hâline gelmesine iştiyak ; Sevgili'nin her türlü muamelesini gönül hoşnutluğuyla karşılamaya rıza ; duyma, hissetme, maiyyette bulunma mazhariyetinden ötürü kendinden geçme... gibi hislere karşı dikkatli ve ölçülü davranmaya da temkin demişlerdir. Bütün eşya, onu akıl, şuur, his ve gönlüyle yerli yerinde değerlendiren tali'lileri fizik ötesi âlemlerin derinliklerine uyarır; zamanla onların ruhlarına melekûtî sırlar akmaya başlar, zihinleri âdeta bu sırların havzı hâline gelir, kalbleri de tecellî avlama rasathanelerine dönüşür . Böylece Yaratan'ı bilmezlikten kaynaklanan zulmetler bir bir yırtılır veya büzüşür; nurlar gelir her yana otağlar kurar.. geniş bir “halka-i zikir” hâlini alır kâinat ve bütün eşya.. şiirler, mûsıkîler dinleriz harfsiz, kelimesiz canlı-cansız her nesnenin dilinden ve Yaratan'a imalar alırız her şeyin tavrından, duruşundan. Bizim düşünce dünyamızda, her güzel nesne veya obje Hak güzelliğinin bir aynası ve bir aks-i sadâsıdır. Öyle ki, gönüllerimizde takdir, sevgi, hayranlık ve heyecan uyaran her manzara, her ahenk, her ses, her tenasüp, her motif O Güzeller Güzeli'nin bir tecellîsi olması itibarıyla , duygularımız her zaman O'nun solmayan güzelliğinin akisleriyle renklendiğinden, kendimizi hep güzellerle ve güzelliklerle iç içe görür, fenâ ve zevalin kasıp kavuran fırtınaları karşısında dahi sürekli bahar temâşâ ve duygularıyla yaşarız. Hakikî güzellik Hakk'a ait, kusursuz kemal de O'na “özgü” ve O'nun lâzımıdır. Topyekün varlık, O'nun değişik tecellîlerinin birer farklı aynası , her nesne ve her hâdisenin çehresinde temâşâ ettiğimiz mânâ, muhteva, parlaklık ve câzibe de –aynaların kabiliyetine göre– O'nun güzelliğinin küçük bir parıltısı ve varlığının zayıf bir ziyasıdır. Zâhirî güzellikleri, ruh sistemiyle rafine etmeden onlara dilbeste olan bir kısım natüralist veya materyalistler, mücerret tecellîye takılıp kalmış , zevki de, heyecanı da daraltmış ve zaman-mekân üstü olanları, zamana, mekâna sıkıştırarak kendi ufuklarını karartmışlardır. Oysaki bütün güzellikler, bizi bizden alıp aşkınlığa yükseltmek, maddenin dar mahbesinden kurtararak, kaynağın enginliğine ulaştırmak için vardır. Aslında, Allah'ın, Zât'ına olan sevgisinin (muhabbet ‑ i Zâtî) tezahürüne bağlı olarak yaratılan insan, ancak böyle davranmakla yaratılış esprisine uygun hareket etmiş sayılır; yani Allah'ın, Zât'ına ve sıfatlarına karşı olan muhabbeti, insanoğlunda O'na karşı aşk şeklinde tecellî edince , işte o zaman insan, yaratılış gayesiyle buluşmuş olur; böylece her şey de gider, yerli yerine oturur. Aşk, bütün varlıklar arasında insanoğluna ait bir iç kimliktir. O, bu kimlikle, çokluk içinde çokluğa takılmadan, güvenle hep öz kaynağına ve merciine yürür.. her zaman gönlünde par par yanan aşkın ziyası sayesinde gözleri kaymadan, bakışları bulanmadan, sürekli hedefini gözetler durur. Hatta o, sürekli ona kilitlenmiş gibidir; ne mânâların aşılmazlığı, ne de mesafelerin amansızlığı, onda kat'iyen bir duraklama ve inhiraf meydana getiremez. Gerçi aşk yolu oldukça çileli ve ızdıraplıdır ama, insan bir kere de o yola girdi mi, artık elemler birer birer lezzetlere dönüşür, rahmet, zahmetin önüne geçer; zehir de şeker şerbete inkılap eder; hele bir de, gönül gözleri tam açılıp, bakıp gördüğü, temâşâ edip gönlüne nakşettiği her nesnede O'na ait izler, işaretler, mesajlar, değişik tecellî dalga boyunda nurlar görmeye başlayınca , artık onun nazarında izafî bütün ışıklar söner gider; güneşler görünmez olur.. aylar hüsufa uğrar.. yıldızlar, bağı kopmuş tesbih taneleri gibi saçılıp, karanlıklara gömülür.. “ Arzın üstündeki her şey fenâ bulur gider; ancak azamet ve kerem sahibi Rabbinin Zâtı bâki kalır. ” fehvâsınca, gönül ufkunu sadece ve sadece kemiyetler ve keyfiyetler üstü O kaplar; O kaplar da, bu seviyeye ulaşmış bir gönül, bedenin küçük bir mazrufu iken genişler ve bir baştan bir başa bütün zarfını kuşatır; hatta, istidadı ölçüsünde, topyekün kâinatları içine alabilecek bir istiaba ulaşır; ulaşır ve her şeyde O'nu duyar, O'nu hisseder.. beden ve cismaniyetinin yer yer araya girmesiyle maruz kaldığı Ay tutulması türünden hüsufları bir ölüm ürperticiliğiyle karşılar ve müşâhedesini devam ettirmek için, durmadan farklı lütuf rampaları arar. Risale-i Nur Külliyatı ” genel olarak İslâm'ın en temel ve merkezî değeri olan “ İman ” konusunu İslâm tarihinde ilk defa bu denli detaylandıran ve sistematik olarak işleyen tek eser olmakla birlikte, tasavvufun merkezî kavramları olan esmâ , sıfât , zât , tecellî , müşâhede , ... gibi konulara da derin bir irfan ve mârifet anlayışı getirmektedir. Hâl, Mutlak İrade'nin muradına uygun vakitlerde ara ara gelen tecellîler , bu tecellîlerin yayılma sahası kalb ufku, avlayıp bir kalıba ifrağ eden de his ve şuurdur . Bu itibarla makama, dalgaları dinmiş, istikrara ulaşmış bir pâye nazarıyla bakılmasına karşılık; hâl, yüksek takdirlere bağlı gel-gitlerin ağında, her zuhur bir evvelkisinden ayrı ve farklı kareler içinde, sürekli belirip kaybolan ve tıpkı güneşten gelen değişik boy ve renklerdeki dalga paketlerine benzetilebilir. Sabr alallah ki ; “Her işte hikmeti vardır.” deyip, Hakk'ın celâlî ve cemalî tecellîleri karşısında aceleciliğe girmeme sabrıdır. Rıza; insan kalbinin, başa gelen hâdiselerle sarsılmaması, kaderin tecellîlerini iç hoşnutluğu ile karşılaması; diğer bir yaklaşımla, başkalarının üzülüp müteessir oldukları, şaşırıp dehşete düştükleri olaylar karşısında gönül mekanizmasının tam bir sükûn ve itminan içinde olmasıdır. Bu konuda diğer bir yorum da şöyledir: Rıza, Allah'ın kaza, takdir ve muamelelerinin, nefislerimize bakan yanlarıyla, acılık, sertlik ve anlaşılmazlıklarına katlanıp her şeyi gönül rahatlığıyla karşılamak demektir. Rıza; Cenâb-ı Hakk'ın bütün celâlî ve cemalî tecellî ve takdirlerini hoşnutlukla karşılayıp, celâlin ayn-ı cemal ve cemalin de ayn-ı rahmet olarak kabul edilmesidir. Düz insanların rızası , haklarındaki ilâhî takdir ve tecellîlere itiraz etmeme .. mârifette derinliklere ulaşmış kimselerin rızası , kaza ve kaderden gelen her şeyi gönül rahatlığıyla karşılama.. kendini aşmış kalb ve ruh insanlarının rızası ise, kendi mülâhaza ve mütalâalarını devreden çıkarıp sadece ve sadece O'nun istek ve teveccühlerini rasat etme şeklinde yorumlanmıştır ki: يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ﴿٢٧﴾ ارْجِعِي إِلَىٰ رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً ﴿٢٨﴾ فَادْخُلِي فِي عِبَادِي ﴿٢٩﴾ وَادْخُلِي جَنَّتِي ﴿٣٠﴾ “ Ey itminana ermiş nefis! Dön Rabbine, O senden hoşnut sen de O'ndan hoşnut olarak.. dön de gir kullarımın arasına ve ardından da Cennetime .” âyetleri hemen bu mertebelerin hepsini ihtiva etmekte ve hemen hepsiyle alâkalı teveccüh edecek hususlara cevap mahiyetindedir. Evet, bu âyetlerden de anlaşıldığı gibi, rıza mertebesine ulaşabilmek, nefsin Allah'a yönelişiyle kayıtlanmıştır. Bu yöneliş bizim, zaman ve mekânla alâkalı durumumuz açısından ve dünyevî-uhrevî buudlarımız itibarıyla değil; Hakk'ın, zamanları ve mekânları aşan tecellî ve teveccühlerine göre değerlendirilmelidir . Bu itibarla da diyebiliriz ki, bu yöneliş; dünyada, tevekkül, teslimiyet ve tefvîz televvünlü; vefat esnasında, kalb itminanı ve Rabbiyle karşılıklı hoşnutluk münasebeti şeklinde; ikinci dirilişten sonra da, sâlih kullar arasında yerini alma ve Cennet'e girme lütuf buudlarıyla tecellî edecektir. Hakk'ın takdir ve tecellîleri karşısında insan bir figürdür; o, üzerine aldığı rolün şekil ve keyfiyetine karışamaz. Bir insan için kader ve Hakk'ın tecellîlerine rıza, en önemli bir saadet vesilesidir . Konuyla alâkalı Hz. Sâdık u Masdûk'un مِنْ سَعَادَةِ ابْنِ اٰدَمَرِضَاهُ بِمَا قَضَى اللّٰهُ، وَمِنْ شِقْوَةِ ابْنِ اٰدَمَ سَ خَطُهُ بِمَا قَضَى اللّٰهُ “ Âdemoğlunun en ehemmiyetli saadet kaynaklarından biri, hiç şüphesiz Allah'ın kazasına razı olması.. ve onun en önemli tali'sizliği de Allah'ın takdirlerini öfkeyle karşılamasıdır. ” şeklindeki mübarek sözleri de bu hususu tenvir etmektedir. Gönül bir Hudâ evidir, onu Allah'tan gayri her şeyden pâk tut ki, o sarayın gerçek sahibi, tecellî köşkünü rahmetle şereflendirsin. Hak dostu: “Her kim mükellefiyetlerinin üstünde, Allah'a vuslat arzusuyla şahlanırsa, Hudâ ona gelir.” der. Gelir de, onun gören gözü, işiten kulağı ve konuşan lisanı şeklinde tecellî eder . Evet, kast u azmin kanatlarıyla yoldakiler için vuslat, fenâ içinde bir bekâdır . Yolları aşmış ve muradlaşmış ruhlar içinse, vuslat, bekâ içinde bekâdır ve hayırların hayır doğurduğu bu “doğurgan daire” içinde elemin izine bile rastlanmaz. Elemin izine rastlamak şöyle dursun, orada elemler lezzet ufkunda doğar-batar , kahırlar da lütuflarla iç içe yaşar. Başı bu noktaya ulaşmış bahtiyar bir ruh her zaman “ Kahrın da hoş lütfun da hoş ” der.. ve elinde rıza kâsesi, Hak'tan gelen her şeyi cennet kevserleri gibi yudumlar gezer . Yakînin başlangıcı , perde aralanması berzahı, iki adım ötesi mükâşefe – kalbin ilâhî tecellîlerle doygunluğa ulaşıp , şüphe, tereddüt ve bütün kuşkulara kapanması ki; bu noktaya ulaşanlardan bazıları: “ Perde açılsa yakînim ziyadeleşmez. ” demişlerdir– eşyanın hakikatinin renkler ve keyfiyetler üstü tüllendiği bu iklimden iki soluk sonrası da müşâhede –gözle görülmemişler, kulakla işitilmemişler ve insan tasavvurlarını aşan mevhibeler âleminde seyahat– ufkudur. Her zaman bir nabız gibi atan varlığı duyabilenler, bir hatip gibi konuşan âlem-i lâhutu dinleyebilenler ve bu menfezlerden celâl ve cemal tecellîlerini temâşâya muvaffak olanlar , gözlerin görmediği, kulakların işitmediği öyle ruhanî zevklere ulaşırlar ki, bazen bu zevk zemzemesi içinde geçen hayatın bir saati yüzlerce seneye muadil gelebilir; gelebilir ve bu kudsî seyahat o zevkli sonsuzluğuyla, vâridât ve mânevî hazlar “salih dairesi” içerisinde köpüre köpüre devam eder gider. Sezme, anlama mânâlarına gelen firaset, idrakin iz'anlaşması ve basîretin daha da derinleşmesi demektir. Hak nurunun tecellîsine açık firasetli gözler , gölgelere aldanmayan öyle ay yüzlülerdir ki, basîretlerinin nuruyla en karanlık zeminde dahi her şeyi apaçık görür, iltibasları aşar, benzerliklere aslâ takılıp kalmaz.. cüz'iyyâtın esiri olmaz.. kamışın içinde şekeri, suyun ruhunda oksijen ve hidrojeni birden müşâhede ve idrak eder ve gönlü hep “fark” ikliminde dolaşır. Mârifetin ilk mertebesi, dört bir yanımızda çakıp duran isimlerin tecellîlerini görüp sezmek ve bu tecellîlerle aralanan sır kapısının arkasında, sıfatların hayret verici iklimini temâşâ etmektir . Böyle bir seyahat esnasında sürekli, hak yolcusunun gözünden, kulağından lisanına nurlar akar; onun kalbi, davranışlarına hükmetmeye başlar; davranışları Hakk'ı tasdik ve ilan eden birer lisan kesilir ve bu lisan da âdeta bir “kelime-i tayyibe” disketi hâline gelir.. derken her an vicdan ekranına إِلَیْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّیِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ “ O'na ancak güzel kelimeler yükselir. Onu da amel-i salih yükseltir. ” pür-envâr hakikatinden ayrı ayrı ışıklar akseder durur. Artık böyle bir ruh bütün kötü duygu ve tutkulara karşı kapanır ve böyle bir gönül, öteden esintilerle sarılır; sarılır da, ruhuna açılan bir sırlı menfezden, kalblerde kenzen bilinene “Sığmam dedi Hak arz u semaya, Kenzen bilindi dil madeninde ” mealiyle anlatılmak istenen مَا وَسِعَنِي سَ مَائِي وَ َ لا أَرْضِي وَلٰكِنْ وَسِعَنِي قَلْبُ عَبْدِي الْمُؤْمِنِ bir müteşabih beyanda ifade edildiği gibi ışıktan koridorlar açılır ve insan bir daha da ayrılıp geriye dönmeyi düşünmeyeceği bir temâşâ zevkine erer. Kimileri, mârifeti, sadece tecellîgâhta aramış ve ârifteki heybet hissini mârifetin tezahürü sanmış.. kimileri, mârifetle sekîneyi birbiriyle irtibatlandırmış ve ikincisinin vüs'ati ölçüsünde birincisinin derinliğine hükmetmiş.. kimileri onu, bütün bütün kalbin mâsivâya (Allah'tan gayri her şeye) kapanması şeklinde anlamış.. kimileri de onu, ilâhî tecellîlerin gel-gitleri arasında kalbin hayret ve hayranlıkları olarak yorumlamışlardır ki, böylelerinin –bulundukları makamın gereği– gönülleri her zaman hayretle atar, gözleri hayranlıkla döner ve dillerinde: لَا أُحْصِي ثَنَاءً عَلَیْكَ أَنْتَ كَمَا أَثْنَیْتَ عَلٰى نَفْسِكَ “ Zâtını senâ ettiğin ölçüde, Seni senâ etmekten âciz olduğumu itiraf ederim. ” sözleri.. zuhur ve tecellîlerin ağında takdir soluklarlar... Gözleri Hak kapısının aralığında olduğu sürece, her gün, belki her saat birkaç defa visâl neşvesiyle mest ü mahmur hâle gelir ve her an ayrı bir tecellî ile köpürürler . Cenâb-ı Hak evvelâ, sübühât-ı vechiyle tecellî edip , sevdiği kimselerin cismanî ve zulmanî sıfatlarını yakar-yıkar, sonra da cemalî nurlarıyla onları, sem' u basar gibi ilâhî sıfatlar dairesine alır; damlayı derya, zerreyi de güneş yapar. Yani onları, benlik ve nefisleri cihetiyle acz ü fakra uyarır, yok oldukları iz'anına ulaştırır ve gönüllerini Zât-ı Ulûhiyetin envâr-ı vücuduyla doldurur. Aşk, vuslat kademelerinin final noktasıdır ; o noktaya ulaşan muhibbin, atacağı bir adım ya kalmıştır veya kalmamıştır... Hakk'ın ilk tecellîsi, Zât'ının iktizasından ibaret olan işte bu muhabbet üstü muhabbettir. Bilâ kayd ü şart, O'na aşk isnadından kaçındığım için bu tabiri bilhassa kullanıyorum. Bu ilâhî muhabbete ilim diyenler de olmuştur; çünkü o, mutlak ve münezzeh olan Zât âleminin tecellî itibarıyla ilk tenezzülüdür . Bu tenezzüle; Allah ilminden ibaret olması itibarıyla “ ilim ”, görmek ve görünmek muhabbetinden ötürü “ aşk-ı münezzeh ”, bütün varlığı ihtiva etmesi zaviyesinden “ levh ”, her şeyin tafsilatıyla ele alınması noktasından da “ kalem ” denir ki, “ ceberût ” ve “ Hakikat-i Ahmediye ” de bu âlemin bir başka unvanıdır. Aşk-ı münezzeh, Hakk'ın Zât'ıyla alâkalı bir sırdır; O'nun diğer sıfatları ise, aşka muzâf'tır. Bundan dolayıdır ki, aşk kanatlarıyla uçanlar, doğrudan doğruya Zât'a ulaşır ve hayrete ererler. Diğerlerinde, eşya ve esmâ berzahlarından geçme zarureti vardır. Cezbe, İncizap; Allah'ın, sâliki kendine çekmesi, bundan doğan vecd hâli ve sâlikin beşerî sıfatlardan sıyrılarak ilâhî vasıflarla –ahlâk-ı âliye-i Kur'âniye de diyebiliriz– ittisafı ve tecelliyât-ı celâl ile vahdeti duyup hissetme veya müşâhedesidir ki, bu tecellîlere mâkes olan pâk ve müstaid bir ruh, kendini ötelerden kabarıp gelen dalgaların gel-gitlerine salar; tıpkı yüzme ameliyesiyle bütünleşmiş iyi bir yüzücü gibi, endişesiz, korkusuz, telaşsız ve derin bir teslimiyetle; bazen de şevk u tarab içinde sürekli yüzer-durur. Cezbe insanı, bazen, kendini feyz-i ilâhî muhitinde müstağrak görerek, dünyayı da, ukbâyı da, dünya ve ukbâ ile münasebetlerini de öyle bir nisyana gömer ki, artık O'nun tecellîlerinden başka bir şey göremez . Kabz celâlî, bast cemalîdir; birinde “vahidiyet” sırrıyla azamet ve ululuk, diğerinde de rahmet ve tecellî-i tenezzül nümâyândır . Birinde, zerreden sistemlere kadar bütün varlığı elinde tesbih daneleri gibi çeviren kudretin ürperticiliği; diğerinde, bu ezip geçen akıl almaz büyüklüğün, bu her şeyi iki büklüm eden müthiş ceberûtun hayret ve dehşetiyle tir tir titreyen ruhlara “üns” esintileri hâlinde iltifat ve okşayıcılığı söz konusudur. Ne var ki , herkes bu tecellî ve bu iltifatı aynı seviyede duyup hissedemez . Zira kabz ve bastın tecellîleri biraz da şahısların sinelerinin genişlik ve darlığıyla mebsûten mütenasip (doğru orantılı) tecellî eder. Evet, bir avamın, iç sıkıntısı veya gönül inşirahı şeklinde hissettiği şeylerle; gözleri verâlara aralanmış, kapı aralığından hep gözetlenip durduğu şuurunda olan, heyecan ve endişe dolu hüşyâr bir kalbin, yerinde inbisat ve neşe, yerinde de endişe ve burukluğu elbette ki bir değildir. Bast hâli; kabzın, hayret, ürperti, yokluk ve hiçlik melodileriyle gelmesine karşılık, neşe, sevinç ve şatahat şeklinde tecellî eder. Bu itibarla bast, öteleri müşâhedeye açılamamış ve uhrevîliklere göre akort olamamış bir kısım çelimsiz ruhlar için aldatıcı ve kaybettirici olabilir. Bu türlü tehlikeler kabz hâli itibarıyla da söz konusu edilebilir.. ama kat'iyen, bast kadar değildir. Zira, kabzla sıkışmış insan, her an vicdanıyla “ Sımsıkı tut beni, tut ki düşerim Sensiz! ” der, cisimlerin hava boşluklarını aştıkları gibi o da hevâîlik boşluğunu aşar, O'nun inayetiyle bütünleşir ve o kasvetli zaman diliminde, bast hâliyle ulaşılamayan noktalara ulaşabilir. Onun için bast hâlinde bazı ruhların gaflet ve gevşekliklerine karşılık, kabz hâli hemen herkes için bir teyakkuz faslı sayılmıştır. Vecd, insan benliğini bütünüyle iştiyakın sarması; hâlin, akıl, mantık ve muhakemenin önüne geçmesi diyebileceğimiz vecd, Cenâb-ı Hakk'ın, kulunun kalbine sürpriz bir teveccühü ve beklenmedik bir vâridâtıdır. Böyle bir tecellî cemal dalga boyuyla gelince “ üns ” esintileri hâsıl olur; celâl televvünlü olunca da temkin ve sükûn meydana gelir.. ve tabiî bu celâlî tecellîler arasında hüzün, keder, havf ve dehşet fırtınaları da eksik olmaz. Heymanü'l-fenâ , sâlik, hâlî veya zevkî olarak kadem-nazar vahdetine ulaşır ve kâinatı fenâ ve zeval ufkundan müşâhedeye başlar.. derken her an değişik bir buudda “bekâ billâh” tecellîleriyle artık varlığı bütünüyle görmez olur ve ihsan mertebesinin bir vâridâtı olarak görüldüğünü tam hisseder ve görebileceği şevkiyle de coşar. إِنَّ اللّٰهَ يَغَارُ وَإِنَّ الْمُؤْمِنَ يَغَارُ وَغَیْرَةُ اللّٰهِ أَنْ يَأْتِيَ الْعَبْدُ مَا حُرِّمَ عَلَیْهِ “ Allah gayret tecellîsinde bulunur, mü'min de gayûr davranır; Allah'ın gayreti kulun işleyeceği haramlara karşıdır .” fermanıyla, gayretteki mütekabiliyeti ihtar etmiştir. Erbab-ı hakikat , gayreti iki şekilde anlamışlardır: 1. Sevgiliye asla rakip ve alternatif kabul etmeme. 2. Sevgiliye tahsis-i nazar edip O'nu sevmede herkesin önünde bulunmaya çalışma. Peygamber'in peygamberliği ve bu kudsî mazhariyetin bir tezahürü olan mucizelerini izhar etmesi O'nun misyonunun gereği olmasına karşılık, velinin kendini de, kendiyle alâkalı tecellîleri de gizlemesi edeptir . Bütün varlığın, Cenâb-ı Vacibü'l-Vücud'un kudret eliyle yaratılıp ortaya konması açısından, yaratılanların Yaratan'a nisbet edilmeleriyle alâkalı sırlara “ esrar-ı rubûbiyet ”, kalbte tecellî-i evvelin inkişafıyla meydana gelen ve bütün ilâhî isimler arasında ehadiyet buudunu izhar eden, dolayısıyla da, her şeyde her şeyi müşâhede zevkinin zuhurundaki sırlara da “ esrar-ı tecellîyât ” denir. Sır ehli, Allah'la münasebetlerini ve O'nun nezdindeki durumlarını iradî olarak gizlemeye çalışan öyle vefalı gönüllerdir ki; ilâhî tecellî ve vâridleri tesettürü gerekli birer namus gibi korur .. gayri ihtiyarî ortaya çıkanlarını değişik tevriyelerle âdeta çarpıtır.. her biri sema-i vilâyetin birer yıldızı olduğu hâlde ateş böceği gibi görünmeye çalışır.. mücahede yolunun birer üveyki olmalarına rağmen saksağan görünümünü tercih eder.. arz u semada haslar hası pâyesiyle tebcil edilirken dahi ciddî bir melâmet ruhuyla kendilerini sıfırlamasını bilir.. hizmet ederken fevkalâde civanmertçe, bir nefer gibi mütevazi, ama en önde; maddî-mânevî ücret taksiminde ise kendini unutturacak kadar gerilerin gerisinde ve beklentisizdirler. Bunun ötesinde son bir adım daha atabilenler için , eşya ve hâdiseler bütün bütün silinip gider.. mazi-müstakbel birbirine karışır.. vakit ve zaman dediğimiz izafî şeyler de Hazreti Sahibü'l-Vakit'in nâmütenâhîliğinde eriyerek sâlike bakan yönüyle tamamen yok olur.. ve bu vadide yolculuğunu sürdüren sâlik, “ cem ” televvünlerini zevk ederek, her şeyin “ tecellî-i vahidiyet ” içindeki mütelâşî manzarası karşısında, hayret buudlu bir istiğrak, ürperten bir dehşet, hatta tecellîyi tezahüre karıştırmak gibi bir ruh hâleti yaşar ki, işte böyle bir zirve, insanın duygu, düşünce ve zevk âleminde pek çok iltibasa kapıların aralandığı bir noktadır.. ve böyle bir noktada bazı mizaçlar, tecellî-zuhur iltibasına girdikleri gibi, damlayı derya, zerreyi güneş, sıfırı sonsuz ve hiçi de her şey görerek أَنَا الْحَقُّ، مَا أَعْظَمَ شَأْن۪ي، مَا فِي الْوُجُودِ إِلَّا اللّٰهُ، مَا ثَمَّ مَوجُودٌ عَلَى الْحَقِّ إِلَّا اللّٰهُ gibi sözler söyleyebilirler.. hem de temkin, tedbir ve fark mülâhazasının yol vermemesine rağmen söyleyebilirler. Oysaki her şeyin O'ndan olması ve O'nunla kâim bulunması başka , O olması bütün bütün başkadır . Ne var ki hâdiselerin; peygamber meşalesi altında, yine peygamberâne bir basîret ve şuurla yorumlanacağı ve seyr u sülûk-i ruhanînin temyiz ve temkin yörüngeli hâle geleceği ana kadar bazı mizaçların bu iltibaslardan kurtulmaları oldukça zordur. İnsan, hâli itibarıyla safvet ve şeffafiyete erince, onun gönlü ulûhiyet hakikatinin tecellîleriyle köpürür, ruhu hakikat aşkıyla coşar ve içinde açılan menfezlerle, varlığın perde arkası güzelliklerini temâşâ ile kendinden geçer, derken duygularının dili çözülerek, kelimelerle, cümlelerle ifadesi mümkün olmayan münacatların en büyüleyicileriyle “ Hazîratü'l-Kuds ”e yönelir, orada içini döker, Hakk'ın teveccühünü duyar, zevklerin en enginine erer; hatta bazen öyle bir an gelir ki, esmada , Müsemmâ-i Akdes'in Zât'ı mülâhazasıyla, sıfâtta , Hazreti Mevsûf-u Mukaddes'in rahamûtu murâkabesiyle, köpüren hislerinin dalgaları içinde meleklerin ibadet neşvesini bütün benliğinde hisseder, ruhanîlerin temkinine şahit olur, melekûtun esrarına büyülenir ve insanüstü bir hâl alır ki, Minhâc sahibi bu seviyeye işaret sadedinde: گَه وَصفِ اِين بَگُفتُ و گُو مُحَالَست......گَه صَاحِبحَال بَدانَد اِين چِه حَالَست “ Bazen bu hususta söz söylemek muhaldir (daha doğrusu kîl u kâldir). (Bazen de bu hâlin ne olduğunu) ancak hâl sahibi bilir .” der ki fevkalâde yerindedir. Şimdi isterseniz, bu bölümü deمَنْ لَمْ يَذُقْ لَمْ يَعْرِفْ “ Tatmayan bilmez .” deyip noktalayalım... Yolun başındakilerin temekkünü (temkini) ; sağlam niyet, ulü'l-azmâne irade, kaynağından gelen tam bilgi ve yolun yol rehberiyle yürünmesine bağlıdır. Yani, maksat, rıza-i ilâhî; azık, Ehl-i Sünnet anlayışı içinde dinin hayata hayat kılınması ve yolun da Hz. Ruh-u Seyyidi'l-Enâm'ın rehberliğinde sürdürülmesidir ki; bunu: Gaye, Allah; maksad, O'ndan gelenlere karşı duyarlı olup olabildiğince titiz yaşamak; yol da değişik türden ifratlar ve tefritlere karşı istikamet ifadesi kabul edilen sırat-ı müstakîmdir. Kendini tamamen Hakk'a adamışların temekkünü ; kalben ağyâr münasebetlerinden sıyrılıp, her an sinesini Hak tecellîleri için pak tutmak suretiyle hazır bulunarak, ilâhî vâridleri avlamakla meşgul olmaktır ki; Hz. Hakkı: “ Dil beyt-i Hudâ'dır ânı pâk eyle sivâdan, Kasrına nüzûl eyleye Rahmân gecelerde..” tembihleriyle bu gerçeğe parmak basar. Ârif-i billâh olanların temekkünü ; makam-ı cem unvanıyla da ifade edilen ihsan şuurunun en kâmil mânâda duyuluş ve hissedilişiyle sürekli murâkabe hâlidir ki, “fenâ fillâh” ve “bekâ billâh”ın tam tahakkukuyla elde edilir ve bu sayede, hak eri kendi feyiz kaynağına muttali olarak teveccüh-ü tâmmeye erer ve ciddî bir iştiyak içinde tam bir hayretle hep O'na yönelir.. vücud ve devamının, O'nun vücud ve kayyûmiyetinden beslendiğini duymaya başlar; başlar ve Rehber-i Ekmel'in ziya-i feyziyle ne vücudiyeye ne de şuhûdiyeye girmeden عَلَیْكُمْ بِسُ نَّتِي وَسُ نَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِد۪ينَ الْمَهْدِىِّینَ ile çerçevelenen hakikat dairesinden, her şeyin varlığının da bekâsının da O'ndan olduğu mülâhazasıyla kendini daha bir güçlü, daha bir yerleşik hissederek, tam bir bekâya mazhariyetini, tam bir fenâdan geçtiğini itiraf ve ifade sadedinde: هَجَرْتُ الْخَلْقَ طُرًّا ف۪ي هَوَاكَا وَأَيْتَمْتُ الْعِیَالَ لِكَيْ أَرَاكَا “Topyekün varlığı Senin aşk u sevdan uğrunda terkettim. Seni görme yolunda iyâlimi de yetim bıraktım.” der, her şeyini yollara döker ve “Seni, Seni” mülâhazalarıyla dolaşır durur. اَللّٰهُمَّ إِنّ۪ي أَسْأَلُكَ الرِّضَا بَعْدَ الْقَضَا وَبَرْدَ الْعَیْشِ بَعْدَ الْمَوْتِ وَلَذَّةَ النَّظَرِ إِلٰى وَجْهِكَ وَشَوْقًا إِلٰى لِقَائِكَ. وَصَلَّى اللّٰهُ عَلٰى سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ ۽ الْهَادِي إِلٰى سَبِیلِ السَّلَامِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ الْكِرَامِ اٰمِینَ يَا مُعِینُ . Hz. Musa, peygamberlik emarelerinin peşi peşine zuhur ettiği bir sırada, “son nokta” deyip köpük köpük bir iştiyakla; “Rabbim göster (cemalini) bakayım Sana.” diye inlemiş; hikmetle gürleyen lisan-ı kudret de: “Sen asla Beni göremezsin!” mukabelesinde bulunmuştu. Yani, sen nasıl Beni görebilirsin ki, henüz “ أَرِنِي ” perdesinin verâsında ve ikilik kaydıyla mukayyet bulunuyorsun.. oysaki, sen, O'nun varlığının nurunun bir gölgesisin. Eğer, فَبِيَيُبْصِرُ “Benimle Beni görür.” ufkuna yükselebilirsen; işte o zaman – لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ “Gözler O'nu ihata edemez.” hakikati mahfuz– Beni görebilirsin. Evet bakmak istediğinde, varlık dağına yokluk bakışıyla bakmalısın ki, tecellî vaktinde varlık dağı olduğu gibi kalsın ve sen de göreceğini görebilesin. Heyhât ki, böyle bir şeye Hz. Ahmed ü Muhammed'den başkası mazhar olabilsin..! Tecellî-i rubûbiyetin birkaç perdesi vardır : 1. Tecellî-i Zât'tır . Bu tecellî her ne kadar esmâ ve sıfât ötesi bir tecellî ise de, mülâhazada infirat esası söz konusudur. 2. Tecellî-i Sıfât 'tır ki, Zât'tan ayrı ve muayyeniyet içinde bir veya birkaç sıfatla olan tecellîdir ve iki bölümde mütalâa edilir: Birincisi, ashab-ı temkinin mazhar bulunduğu celâlî tecellî, ikincisi de, erbab-ı telvinin lâzımı olan cemalî tecellîdir. 3 . Tecellî-i Ef 'âldir .. ve bu tecellî, tecellî-i sıfâttan bir bölüm olup fâni fiillerin bâki fiillerde fenâ bulması demektir. Fenâ fillâh-bekâ billâh-maallah gibi yüksek bir neticeye ulaşan sâlikin hayatında, üç tür soluk veya nefes söz konusudur: Havf soluğu, recâ soluğu, muhabbet soluğu. Nefis , cismaniyet ve beden adına önemli bir misyon eda ettiği gibi; havf, recâ ve muhabbet de kalbî, ruhî hayat hesabına ehemmiyetli birer dinamik sayılırlar. Yüce Allah'ın ululuğunu düşünmek, O'nun mehâfet ve mehâbetiyle oturup-kalkmak, annesinin itabından endişe duyup da yine onun şefkatli kucağına sığınan yavrunun duyduğu mânevî hazzın kat katını insanın vicdanına ifâza eder. Evet, O'nun hakkında hüsnüzan edip, rahmetinin enginliğini mülâhazaya almak, öylesine ruhanî bir sürûrdur ki, eğer tecessüm etse, bir mânevî Cennet şeklini alır. O'nun eserlerinin çehresinde isimlerine ulaşmak, isimlerinin tecellî iklimlerinde dolaşıp sıfatlarını soluklamak , onların taalluk noktalarını mülâhazaya alarak zevkin hayret buudlu olanlarını duymak , tarifi, tavsifi imkânsız öylesine engin ve rengin bir hazdır ki, böyle bir mazhariyeti ancak bu ölçüde bir miracı gerçekleştiren şehsuvarlar duyabilirler. |