| Sıra | İd | Açıklama |
|---|---|---|
| 1 | 28 | Esrarı ulûhiyet, Cenabı Hakk'ın ulûhiyetine dair o sırları kavramak çok önemlidir. bizim ubudiyetimiz o ölçüde derinleşecektir. Esrari rubûbiyeti kavradım, Cenabı Hakk'ın tasarrufları demek. Makro alemlerden, norma aleme, ondan mikro aleme kadar.. bu geniş dairede Cenabı Hakk'ın tasarrufunu esas tam duyabilme, sezebilme belli ölçüde.. o büyüklerin sezdikleri gibi.. Küçük bir örnek arz edeyim. Siz de belki çok defa kendinizi dinleseniz hakikaten.. hiçbir şeyin rastlantı ve tesadüflere göre cereyan etmediğini göreceksiniz. Bir yere adımınızı attığınız zaman bile belki orada.. ben şunu yapmadım, bundan dolayı ayağım eşiğe dokundu veya takıldı ve dolayısıyla ben hemen orada kündeye gelmiş gibi devrildim. Yani kendinizi dinleyerek, böyle kendinizi bir yönüyle nazarı itibara alarak, hayatınızı süzdüğünüz zaman, hakikaten O'nun rubûbiyet dairesine dair tasarruflarını açıktan açığa göreceksiniz.. ve bütün bunlar sizi O'nun ulûhiyetine tevcih edecek. O'nu doğru okumaya çalışacaksınız Allah'ın izni ve inayetiyle. Bir şeyi elinize alıyorsunuz.. bunu gafiller böyle rastlantıya verebilirler, tesadüflere verebilirler. Fakat hayatı böyle doğru okuyarak, doğru değerlendirerek, yakın takibe alarak, adım adım onu takip ederek.. Takip ettiğiniz zaman göreceksiniz ki, hakikaten Bismillah dediğiniz zaman mesele farklı oluyor, demediğiniz zaman farklı oluyor. Bismillah'la işlemek.. Allah adına işlemek, Allah adına başlamak, Allah adına konuşmak, Allah adına görüşmek.. o zaman sizin saniyeleriniz seneler hükmüne geçer. Birinci Sözde, basit gibi geliyor.. fakat en kamillerin en mütekemmillerinde ders alabilecekleri bir konudur. Allah için işleyiniz, Allah için başlayınız, Allah için görüşünüz, Allah için konuşunuz.. Lillâh, livechillâh, lieclillâh rızası dairesinde hareket ediniz. O zaman ömrünüzün saniyeleri seneler hükmüne geçer. Siz bunu göreceksiniz, çok basit bir iş yapıyorsun.. ineğe ip takıyorsunuz.. Bismillah'la ip takma.. Bismillah'sız ip takma.. Allah'ı mülahazaya alarak bir şey yapma ve yapmama. Yakın takibe aldığınız zaman göreceksiniz. Gafilane yürüdüğünüz yolda yürüyorsanız, her şeyi tesadüflerle cereyan ediyor şeklinde görüyorsanız, rastlantılara veriyorsanız, o eşyadaki esrarda kapılarını size karşı kapatır. Körler gibi yürürsünüz.. az gözünüzü açıp onlara bakmanız lazım. Esrarı rubûbiyeti belli ölçüde belki anlama, anlamaya çalışma.. zannediyorum buralardan, bu köprülerden geçilir. Esrarı ulûhiyet, O'nun Mabudu Mutlak olması, Maksud-u bi'l- istihkakolması, o zaman belki size tecelli eder ve her tecelli edişinde de vicdanlarınızı dinlediğiniz zaman.. inanın bana günde 5 vakit değil, 50 vakit namaz kılsanız.. fakat vicdanınızda duyduğunuz o şeyle, o mülahazayla, o derin marifet mülahazasıyla.. مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ Mâ abednâke hakka ibadetike yâ Mabûd. Sana hakkıyla ibadet yapamadım ben.. kusura bakma.. مَا ذَكَرْنَاكَ حَقَّ ذِكْرِكَ يَا مَذْكُورُ seni hakkıyla anamadım.. Ey herşey tarafından anılan Allah. مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ يَا مَشْكُورُ, مَا حَمِدْنَاكَ حَقَّ حَمْدِكَ يَا مَحْمُودُ diyecek iki büklüm olacaksınız. Ne ayıp ettim.. nerede o ulûhiyyet.. nerede benim bu dar dairedeki kulluğum.. Yazıklar olsun bana.. yuf olsun bana diyecek ve bunlarla mırıldanacaksınız. Duygularınızı ifade edeceksiniz. Yoksa çok küçük çapta bile olsa, o daireye adım atmamış iseniz, rubûbiyet dairesinin esrarına vakıf değiliseniz, o Mabudu Mutlak Allah'ın, Allah olduğunu bilemiyorsanız, duyamıyorsanız bunları demezsiniz.. kim bilir belki de yaptığınız yarım yamalak Türkçe ifadesiyle namaz kılma, kılma demek, cari, aradan çıkarma demektir. Allah ikame edin diyor. İç ve dış şartlarıyla onu yerine getirin diyor. Aradan çıkarma namazı, işte ben kıldım ya, namaz da kılıyoruz.. Araya bir menkibe sıkıştırayım. Ayağımda problem olduğu dönemde bir ortopediste gitmiştik, o esnada kızıyla oraya gelmiş ayağından problemi olan bir zat da vardı. Daha sonra da ayağının kesildiğini gördüm ben orada. Benim ayağımın kesilmesi için de söylediler. Ben Ramazan-ı Şerif'te zeytinyağı sürdüm ayağıma, Salatü Selam okudum. O gün, bugün de ağrısı mağrısı yok. Orada doktor ona dedi ki, adını söylemiyorum gıybet olur. Senin ayağının kesilmesi lazım dedi. Adam gözlerini bir yumuyor, on döküyor.. kızı da öyle ağlıyor yanında. Hiç gözümün önünden gitmez bu. Adam diyor ki, ya ben bu ramazanda teravihe de gitmiştim filan diyor. Başa kalkma bu.. zavallı bir Ramazanda teravihe gitmiş. Ramazanda teravihe değil.. sen hiçbir şey ona karşı minnet sadedinde söyleyemezsin. Her gün beş vakit namaz değil. İsrailoğulları gibi 50 vakit namaz kılsan.. 50 defa günde ona karşı teveccüh etsen.. yine de o daire-i ulûhiyyete karşı vazifeni hakkıyla eda etmiş olamazsın. Evet Allah'a karşı her gün bin rekat namaz kılsanız, yine de ben yaptım diyemezsiniz. O'nun hakkını eda etmiş olamazsınız ve size ait vazifeyi de yerine getirmiş sayılmazsınız. Ama benim bu dediklerimle Esrarı ulûhiyyet ve Esrarı rubûbiyete dair bir şey söylendiğini zannederseniz kendi kendinizi aldatmış olursunuz. Fakat kıtmirane mülahazam size arz edeyim. Dualarınız içinde onu isteyin اَللَّهُمَّ أَسْرَارَ اْلأُلُوهِيَّةِ، اَللَّهُمَّ أَسْرَارَ الرُّبُوبِيَّةِ، اَللَّهُمَّ أَسْرَارَ الْقُرْآنِ Allahüme esrara ulûhiyye Allahüme esrara rubûbiyye Allahümme esrara Kur'an. Deyin.. Türkçe de deseniz Allah her dili bilir. Allah'ım Kur'an'ın esrarın aç! Allah'ım rubûbiyetin esrarını aç bana! Allah'ım ulûhiyetin esrarını aç bana! Duyayım derinlemesine onları deyin. Allah'tan isteyin.. sığlıktan sıyrılmanın, basitlikten sıyrılmanın yolu, o esrar dünyasına açılmaya bağlıdır. Yoksa doğduğumuz gibi yaşar, yaşadığımız gibi sığ olarak öbür tarafa yuvarlanır ve sığ insanlarla beraber orada haşru neşr oluruz. Allah o su-i akıbetten muhafaza buyursun. Amin.. Unutma ve İlahî Esrâr December 17, 2012 https://herkul.org/bamteli/unutma-ve-ilahi-esrar/ Metni Detaylı Yorumlama 1. Kulluğun Derinleşmesi ve Tevazu Metindeki Ana Fikir: İnsan, ne kadar ibadet ederse etsin, Allah'a karşı tam anlamıyla hakkını veremez. Bu bilinç, kişinin tevazu içinde olmasını sağlar ve onu sürekli Allah'a yönelten bir farkındalığa ulaştırır. Yorum:
2. Tesadüf Yoktur, İlâhî Tasarruf Vardır Metindeki Ana Fikir: Hayatta hiçbir şey tesadüf değildir; Allah'ın kudreti ve iradesi her şeyde tecelli eder. Yorum:
3. Bismillah ve Allah İçin Yaşamak Metindeki Ana Fikir: Her işe “Bismillah” diyerek başlamak, o işi Allah adına yapmak demektir ve bu da o işe bereket katar. Yorum:
4. Gaflet ve Farkındalık Arasındaki Fark Metindeki Ana Fikir: Eşyaya ve olaylara gafletle bakan bir insan, her şeyi rastgele ve anlamsız görür. Ama iman gözüyle bakıldığında her şeyin Allah'ın kudretiyle gerçekleştiği fark edilir. Yorum:
5. Duanın Önemi Metindeki Ana Fikir: Allah'tan, ulûhiyet ve rubûbiyet sıfatlarının derin anlamlarını kavramayı istemek, iman yolculuğunda önemli bir adımdır. Yorum:
6. Sonuç: Yüzeysel Hayattan Derin Kulluğa Geçiş Metindeki Ana Fikir: Kişi, imanını derinleştirmezse yüzeysel bir hayat sürer ve gaflet içinde yaşar. Ama Esrâr-ı Ulûhiyet ve Esrâr-ı Rubûbiyet'i anlamaya yönelen kişi, hakikate yaklaşır. Yorum:
Genel Değerlendirme Bu metin, insanın iman yolculuğundaki derinleşme sürecini anlatıyor. İman sadece bir inanç değil, aynı zamanda farkındalık ve idrak meselesidir. Hayatı tesadüf gibi görmek yerine, Allah'ın düzeni içinde görmek; gaflet içinde olmak yerine her şeyde O'nun varlığını hissedebilmek, insanı daha bilinçli ve huzurlu bir kul yapar. |
| 2 | 29 | Yüce Rabbimiz! Bizim için de nezdindeki hazinelerin kilitlerini açmanı ve esrar-ı rubûbiyetinin perdelerini aralamanı dileniyoruz. Bize ulûhiyetinin esrarıyla teveccühte bulun.. azamet ve kibriyanla öyle tecelli et ki, gönül gözlerimiz Seni unutup da kendimize ve masivaya takılmaktan kurtulsun.. nurunun şualarıyla bütün cismanî meyillerimizi siliver, siliver de hayvaniyetimize bakan yönüyle keyfiyet ve kemiyet darlığına dûçar kalmayalım. Ey Rabbimiz! Biz âciz, zayıf, garip ve muhtaç kullarına rahmaniyetin, rahîmiyetin, inayet ve riayetinle nazar kılmanı istiyoruz. Ne olur, Senin ulu dergâhına yönelen şu derbeder gönülleri boş çevirme! Ya Allah, ya Allah, ya Allah! Bu bendeni de nur deryalarına daldır. Kalbini esrâr-ı ulûhiyet ve rubûbiyetinle doldur. Nezdindeki yerini sağlam kıl ve dileklerini gerçekleştirmek için imkânlar lutfet. Kendisinden dolayı akılların dehşete düştüğü o sırra beni de ulaştır. İlahî! Makamını zirvelere, zirvelerin de ötesine yükselttiğin, alem ve işaretlerini esrâr-ı Ulûhiyet mahzeninin üzerine vurduğun nur-u Muhammedî hürmetine bize bir fethi Samedânî, bir ilm-i Rabbanî, bir tecellî-i Rahmanî ve bir feyz-i ihsanî lutfet. Allahım! Nurundan bütün nurların fışkırdığı, cihanların nurlandığı, varlığın çehresindeki zâhirî sis ve dumanların silindiği.. sırrından bütün sırların saçıldığı.. ilahî esrâr hazinelerinin anahtarını elinde tutan.. hakâikin Kendisiyle ortaya çıktığı.. esrâr-ı ulûhiyetin bütün vuzuhuyla Kendisiyle bilinir olduğu.. Allah, bu kâinatları bilerek ve dileyerek yaratmıştır; yaratmış ve haricî vücud giydirerek var ettiği canlı-cansız, kesiflatîf, arzî-semavî her varlık ve her nesneyi değişik hikmetlerle, maslahatlarla donatmış; belli gayelere bağlamış ve belli hedeflere yönlendirmiştir. Ayrıca, farklı bir tecelli dalga boyunda, Kendini, kendi olarak bildirme, bu mânâda varlığından herkesi haberdar etme, hususiyle de şuur sahibi varlıklara, niçin yaratıldıklarını, neye ve nereye namzet olduklarını, sorumluluklarının neden ibaret bulunduğunu duyurma yolunda, esrar-ı ulûhiyet ve nizam-ı ubûdiyete tercüman olmak üzere özel donanımlı bazı kimseleri birer elçi olarak gönderip , bize yarattıklarının renk, desen, şive, ahenk, mânâ ve muhtevasıyla varlığını anlattığı gibi, bu seçkin kimselerle de tenezzülat perdesinden tenzîlî beyanıyla, beşerin idrak, his ve şuur seviyesine göre, aynı zamanda zâtı, sıfatları, esmâsı arasında bulunan sağlam tenasübü de gözeterek ulûhiyet ve rubûbiyetin esrarı nı, hilkatin gayesini, fıtratın neticesini, insanoğlunun yeryüzündeki konumunu, varacağı son noktanın keyfiyetini ruhlarımıza duyurmak istemiştir. O istediğine hikmet verir; kime de hikmet bahşedilmişse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. fehvâsınca, bir kısım yüce pâye ve mansıpla serfiraz kılmış; sonra da bu seçkin şahsiyetler vasıtasıyla “ esrar-ı ulûhiyet ”ve “ esrar-ı rubûbiyet ”ini başka vicdanlara duyurmuş, onları da aydınlatmıştır... Gaybın Son Habercisi O'nunla esrâr-ı ulûhiyet bütün vuzûhuyla bilinir olmuş; O'nunla cihanlar nurlanmış ve varlığın çehresindeki zâhirî sisler-dumanlar silinmiş; kâinatın öbür yönündeki hakikatler ayan beyan ortaya çıkmış ve Âdem Nebi'ye icmâlen bildirilen her şey O'nda tam tafsîle ulaşmıştır. Bütün varlığın, Cenâb-ı Vacibü'l-Vücud'un kudret eliyle yaratılıp ortaya konması açısından, yaratılanların Yaratan'a nisbet edilmeleriyle alâkalı sırlara “ esrar-ı rubûbiyet ”, kalbte tecellî-i evvelin inkişafıyla meydana gelen ve bütün ilâhî isimler arasında ehadiyet buudunu izhar eden, dolayısıyla da, her şeyde her şeyi müşâhede zevkinin zuhurundaki sırlara da “esrar-ı tecellîyât” denir. Bütün varlık, esrar-ı ulûhiyeti insan-ı kâmilde duyup hissettikleri gibi, Hazreti Zât da, başka aynalardaki tecellî ve zuhuru, has bir mânâda bu mir'ât-ı mücellâda temâşâ buyurur. Bu itibarla da insan-ı kâmil, fâniler arasında Bâkî'yi gösteren câmi öyle bir aynadır ki, onu gören Hakk'ı görmüş, onu seven Hakk'ı sevmiş, ona uyan Hakk'a ubûdiyet neşvesine ermiş olur. Aslında bütün bunlar, asliyet planında ve külliyet çerçevesinde hakikî insan-ı kâmille alâkalı hususlardır. Zılliyet dairesinde ve cüz'iyet çizgisinde kemal sahiplerine gelince onlar, bittebeiye bu pâyeyi ihraz ederler. Bunlar, ilim, irfan, muhabbet, aşk u şevk, cezb u incizab hususunda hakikî insan-ı kâmilin mirasçılarıdırlar ve mevhibeleri, misyonları itibarıyla da aynı sofranın davetçileri ve davet edilenleri sayılırlar. Kâmil mânâda vilâyet, kulun, nefis ve cismaniyet itibarıyla fenâ bulması, mârifetullah, muhabbetullah, Hak müşâhedesi ve esrar-ı ulûhiyetin inkişafıyla “kurb” ufkuna ulaşıp yeni bir vücud-u câvidânî kazanmasından ibarettir. Mağriplerin ayn-ı maşrık olduğu, hazanın bahara dönüştüğü, fenânın bekâ hâline geldiği böyle bir zirveye ulaşmış hak eri nazarında, artık her şey O'nunla başlar, O'nunla biter; O'nunla doğar, O'nunla batar ve O'nun ziya-i vücuduyla varlığa erer. Hak yolcusu için ilk duyulup hissedilen sıfât-ı sübhaniye ve esmâ-i ilâhiye ile alâkalı bâtın mücerret bir bâtındır ki; buna izafî bâtın da denir. Bunun ötesinde vicdanda inkişaf edip müntehînin iç dünyasını saran âlem-i zâta ait bir bâtın vardır ki, o da “ebtanu'l-bevâtın” diye anılagelmiştir. Bu itibarla da, bâtın ufkuna ulaşan bir hayli kimse olmasına karşılık, esrar-ı ulûhiyete vâkıf insan sayısı oldukça azdır. Aydınlanmış aklıyla âlem-i mülk ve âlem-i şehadeti doğru okur, doğru yorumlar ve sürekli O'na yürür; tasaffî etmiş kalbiyle âlem-i melekûtu temâşâ eder, ruhanîlerle atbaşı hâline gelir; sır ufkuyla bütün eşyanın verâsına yönelir, esrar-ı ulûhiyeti avlamaya çalışır ve meleklerin “hayhuy”unu duyar gibi olur. Aslında, esmâ ve sıfât ötesi envâr u esrardan gayri bir şey görmeyen hakikî ârif, eğer vâkıf olduğu esrar-ı ulûhiyeti söylemeye kalkışsa; kendi medhûş olduğu gibi işitenlerin ruhlarına da dehşet ve hayret salar. Bu itibarla o, aşk u iştiyakını bir namus bilip sinesine gömdüğü gibi, ötelere ait esrarı da kendini aşamamış nâmahremlere kat'iyen fâş etmez; etmeye de mezun değildir. Eğer mezun olsa kim bilir neler söyler ve ne dehşetâmiz hakikatlerden bahisler açar. Bazı hak dostlarına göre ruh, Cenâb-ı Hak'la bir alâka ve muhabbet unsuru, kalb, bir mârifet mahzeni, sır O'nun inayetiyle bir müşâhede sistemi, hafî ise esrar-ı ulûhiyet atlası, ahfâ da “kenz-i mahfî”nin esrarlı bir anahtarı kabul edilmiştir. Ne var ki, ilâhî inayet olmayınca bunların hakikatine muttali olmak da mümkün değildir. Her mü'min potansiyel olarak sırrı, hafîsi ve ahfâsıyla sıfât, Zât, esrar-ı ulûhiyet ve kenz-i mahfîye açıktır ama, Hak tecellî etmeyince beşerî iradenin bu güçleri harekete geçirmesi de imkânsızdır. Hafî, vücud ve adem âlemlerine mahrûtî bakabilen bir ufk-u tarassud, seçkinler için özel teveccühlere bir âhize, esrar-ı ulûhiyet ve ilmî vücudlara nâzır kalbin hususî bir derinliği ve Zât-ı Ehad u Samed'in insana müstesna bir vedîasıdır. Hafî ufkuna ait mezâhir, benlikten tecerrüde bağlanmıştır. Bu itibarla da mecazî varlıktan vazgeçememiş mübtedîler, asla vücud-u hakikînin tecellîleriyle cilvesâz olamazlar. Kendini kendine malik görenler de hafî ufkuna ulaşamadıkları gibi esrar-ı rubûbiyeti temâşâ zirvesine de yetişemezler ve hele “kenz-i mahfî”nin râyihasını bile kat'iyen duyamazlar. Kenz-i mahfî esrarı ahfâ ufkuna nâzırdır. Burası sırlar ötesi sır âlemi ve asaleten Hz. Akrabu'l- Mukarrabîn'e (sallallâhu aleyhi ve sellem), bittebaiye de o kapının diğer bendelerine has bir ufuktur. Sırrı zevk etmeyen ve hafînin kâsesinden bir şeyler yudumlamayan, bu şahikaya da asla ulaşamaz. Mü'minler, seyr u sülûk-i ruhanî disiplinleriyle, ruhtan kalbe, kalbden sırra, sırdan hafîye, hafîden ahfâya, her mertebede farklı bir temâşâ ile mârifet yudumlaya yudumlaya yürür; yer yer ruhanî zevklerin en engin ve en nefisleriyle banyo yapa yapa serinler; ef'âlin esrarıyla ayrı bir sermestî yaşar, esmâ ufkunda daha değişik tecellîler müşâhede eder; sıfât-ı sübhanî atmosferinde üst üste sürprizlerle karşılaşır, esrar-ı ulûhiyetle tamamen değişir ve farklılaşır, neticede gider kendi arş-ı kemalâtına ulaşır... Şeriat, din gerçeğinin herkes tarafından anlaşılan, yaşanan, umumun mükellef bulunduğu esasların bütünü; tarikat, bir kısım özel yol ve sistemlerle şeriatın kalb ve ruh derinliklerini duyup zevketme yöntemi; hakikat, esrar-ı esmâ ve hafâyâ-i sıfât-ı sübhaniyeyi belli cehd ü gayretlerle keşf ve müşâhede mazhariyeti; mârifet, şuûn-u zâtiye ve esrar-ı ulûhiyet ... gibi nâkabil-i idrak hususları farklı mertebelerde duyma, bilme, talep etme donanımı, zâdı, zahîresi ve mevhibesidir. Diğer bir yaklaşımla, şeriat, Cenâb-ı Hakk'ın ibâdına bir teklifler mecmuası; hakikat ise, onda esrar-ı ulûhiyetin görülüp okunmasıdır. Evet, kâinatları kaplayan bir Kürsî vardır.. ve bu Kürsî tasavvurlar üstü müteâl bir taht-ı Rahmân u Rahîm'dir. Bütün eşya ve şuûn orada tecellî eden ilâhî emir, irade, kudret ve meşîetle varlığa ermekte ve mevcudiyetlerini sürdürmektedirler. Ancak biz kat'iyen o Kürsî'nin hakikatini bilemediğimiz gibi arka planındaki esrar-ı ulûhiyete de akıl erdirmemiz mümkün değildir. O'nunla duyulup bilindi, bilinebildiği kadar esrar-ı lâhût, O'nunla fasl u inkişafına şahit olundu esrar-ı rubûbiyetin . Cenâb-ı Hak, Kendi Zâtını yine Kendi bilip Kendi gördüğü ve zâtında zâtını müşâhede ettiği gibi, ayrıca Efendimiz ve arkasındakilerle yâd edilme imtiyazıyla serfiraz kıldığı bir mir'ât-ı mücellâ ile de, O'na ve O'ndan herkese bir tafsil iltifat ve tecellîsinde bulundu. Ârif; bilen, tanıyan, anladığını doğru ve derince anlayan, görüp hissettiklerini uzun boylu düşünmeye ihtiyaç duymadan hemen kavrayabilen, değişik ağyâr mülâhazaları karşısında fikir kaymalarına düşmeyecek kadar da sâbit-kadem olan hak eri demektir ki; bilineceği olduğu gibi bilme, varlık, insan ve hâdiseleri “mahiyet-i nefsü'l-emriye”lerine uygun anlama, eşyanın perde arkasına muttali olma, hatta bunların ötesinde keşif ve ilhamlarıyla esrâr-ı rubûbiyet ve esrâr-ı ulûhiyeti en yüksek ufuktan görme ve duyma.. dahası ilm-i tevhide hakkıyla vâkıf olma mânâlarına gelen “irfan” sözcüğü; beceri, hüner ve eskilerin “mârifet-i akliye”, sofilerin de tefekkür, tedebbür, tezekkür ve keşf ü ilham yoluyla keşfedilip hakikatine ulaşılacağını vurguladıkları, şeriat, tarikat, hakikat güzergâhının “muhabbetullah”, “aşkullah” ve “şevk ilâ likaillâh” ufku sayılan “mârifet” kelimesi de aynı kökten gelmektedir. Aslında hafâ, kendi ufku açısından ruh ile Hazreti İlâhiye beyninde –bî kem u keyf– öyle bir latîfedir ki, o, insan-ı kâmilde bir mehbit-ı esrar-ı rubûbiyet aynası ve görülmezleri gösteren bir dürbündür. Hafânın ihâtalı bu hususiyetine nispeten sır, sadece neş'e-i ûlâya nâzır bir temâşâ aleti ise, ona mukabil hafâ, neş'e-i uhrâya bakan bir teleskoptur. Melekler yapıları itibarıyla emre itaatteki inceliği anlar, esrar-ı ulûhiyeti bilir, melekût âlemine açık yaşar ve bir anda bin yerde bulunabilirler. Fakat onlar maddî âleme ait hususiyetleri tam duyamazlar. İşte bu sebeple de insan gibi garip bir varlık karşısın da şaşırmış ve أَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَۤاءَ “Orada bozgunculuk yapacak, yeryüzünü fesada verecek, kan dökecek birisini mi yaratacaksın?”94 demişlerdir. Zira insan, fokur fokur şehvet, bencillik, fahir, gazap ve rasyonellik kaynayan ve bu yönüyle de mesâvîye açık yaratılan bir varlıktır. Dünyaya ait bazı işleri müzakere ederken bile, öncelikle ilim ve irfanımızı artıracak, içimizde ihsan şuurunu canlı tutacak meseleler hakkında konuşmalı; diğerlerini birer istidrâdî mevzu hâline getirmeli ve esrâr-ı ulûhiyet paketine sarılı dolaylı konular olarak değerlendirmeliyiz. Bu şekilde davranıp sürekli Cenâb-ı Hakk'a teveccüh ederek mânevî yanımızı güçlendirirsek, bazı evliyanın denizde batmadan yürüdükleri gibi, Allah'ın izni ve inayetiyle, biz de zamanımızın günah deryalarına batmadan ahirete yürüyebilir. Kur'ân diyor ki; نَسُوا اللَّهَ فَأَنْسَاهُمْ أَنْفُسَهُمْ “Onlar Allah'ı unuttu, kulak ardı ettiler; Allah da onlara kendilerini unutturdu.”2 Böylece kimlik bunalımına girdi, ruhlarını kaybetti, yürüdükleri yörüngeden çıktı ve başkalaşma sürecine kapılıp gittiler. Öyleyse bir araya geldiğimizde: “Arkadaş! Buraya geldik, oturduk, birçok meseleden bahis açtık ama bütün o meselelerin özü-esası, balı-kaymağı olan esrar-ı ulûhiyet ve rububiyet e dair meselelerden bahsetmedik. Allah aşkına, bu, Rabbimize karşı ne büyük bir vefasızlık! Şimdiye kadar hiçbir mü'min Allah'a karşı bu ölçüde vefasız olmamıştır.” diyerek çok rahatlıkla bu hususları birbirimize hatırlatabilmeliyiz. İşte bu ruhu koruyabildiğimiz ölçüde aşk u vecd içinde imana ve Kur'ân'a hizmet edecek, yol yorgunluğuna düşmeyecek, heyecan yorgunluğu yaşamayacak ve Allah'ın izniyle, son nefesimize kadar küheylanlar gibi şevk u iştiyakla koşturup duracağız. Esasen aynı durumu, bütün büyüklerin ahval ve etvarında görebiliriz. Meselâ, esrar-ı ulûhiyet ve esrar-ı rububiyet gibi derin meseleler hakkında çok rahat konuşan, bu ulvî hakikatlerin gönüllerde duyulup hissedilmesi adına peygamberane bir azim ve ceht ortaya koyan ve netice itibarıyla bizim derinliğini takdirden aciz kaldığımız İmam Rabbanî, mürşidi Muhammed Bakîbillâh Hazretleri'ne yazdığı bir arîzasında kendisinden sâdır olan bütün hayırlı işlerde nefsini itham ettiğini, herkesi kendinden üstün kendisini ise insanların en şerlisi olarak gördüğünü ve amel defterinin hayırlı ef'âl açısından bomboş olduğunu ifade eder. Demek ki bu büyük insanlar gurura, kibre, içten içe kendini beğenmeye giden yolları ta baştan kapatmış, bariyerler koymuş ve bu istikamette nefislerini yerden yere vurmuşlardır. Tabiî bunun neticesinde, kendilerine gösterilen hürmet, iltifat ve takdirlerden hoşlanmak bir yana, arzulamadıkları, beklenti içinde olmadıkları böyle bir muameleye maruz kalınca tepeden tırnağa terleyecek ölçüde ciddi mânâda rahatsızlık duyacak hâle gelmişlerdir. Kültür ortamının mirasyedisi olan bu zavallı insan, sahip olduğu inanç ve malûmatını kendi ceht ve gayretiyle teyit etmediği, bunlar üzerinde ciddi bir fikir sancısı çekmediği ve iradesinin hakkını vermek suretiyle duygu, düşünce ve akide dünyasını yeniden bir kere daha inşa etmediği için takılıp yollarda kalmış ve kaybedenlerden olmuştur. Bazı tefsircilerin ifadelerine göre, ism-i âzamı bilmesi, esrar-ı ulûhiyet ve esrar-ı rubûbiyete vâkıf olması dahi ona bir fayda sağlamamıştı. Çünkü bu bilgiler onun içine oturmadığından kendisine ait değildi. Esasen Allah'tan (celle celâluhu), Efendimiz'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve İslâm'dan razı ve hoşnut olma öncelikle onları çok iyi tanımaya vâbestedir. Çünkü bilen bildiği ölçüde sever, bilmeyen de bilmediği şeye karşı alâkasız kalır. Bu itibarla Cenab-ı Hakk'ı azamet ve ululuğuyla, esrar-ı rubûbiyet ve esrar-ı ulûhiyetiyle bilmeyince rıza ufkuna eremezsiniz. İnsanlığın İftihar Tablosu'nu kendi hususiyetleriyle tanımadıkça peygamberliğine lâyıkıyla rıza gösteremezsiniz. Aynı şekilde İslâm dinini kendi enginlik ve derinliğiyle, usûl ve fürûuyla bilmeyince de ondan razı olamazsınız. Allah, bu kâinatları bilerek ve dileyerek yaratmıştır; yaratmış ve haricî vücud giydirerek var ettiği canlı-cansız, kesiflatîf, arzî-semavî her varlık ve her nesneyi değişik hikmetlerle, maslahatlarla donatmış; belli gayelere bağlamış ve belli hedeflere yönlendirmiştir. Ayrıca, farklı bir tecelli dalga boyunda, Kendini, kendi olarak bildirme, bu mânâda varlığından herkesi haberdar etme, hususiyle de şuur sahibi varlıklara, niçin yaratıldıklarını, neye ve nereye namzet olduklarını, sorumluluklarının neden ibaret bulunduğunu duyurma yolunda, esrar-ı ulûhiyet ve nizam-ı ubûdiyete tercüman olmak üzere özel donanımlı bazı kimseleri birer elçi olarak gönderip, bize yarattıklarının renk, desen, şive, âhenk, mânâ ve muhtevasıyla varlığını anlattığı gibi, bu seçkin kimselerle de tenezzülat perdesinden tenzîlî beyanıyla, beşerin idrak, his ve şuur seviyesine göre, aynı zamanda zâtı, sıfatları, esmâsı arasında bulunan sağlam tenasübü de gözeterek ulûhiyet ve rubûbiyetin esrarını, hilkatin gayesini, fıtratın neticesini, insanoğlunun yeryüzündeki konumunu, varacağı son noktanın keyfiyetini ruhlarımıza duyurmak istemiştir. O'nunla esrâr-ı ulûhiyet bütün vuzûhuyla bilinir olmuş; O'nunla cihanlar nurlanmış ve varlığın çehresindeki zâhirî sisler-dumanlar silinmiş; kâinatın öbür yönündeki hakikatler ayan-beyan ortaya çıkmış ve Âdem Nebi'ye icmâlen bildirilen her şey O'nda tam tafsîle ulaşmıştır. Ene'yi, nefis yerinde kullananlar da olmuştur ki, bu yönüyle o, insanın gerçek kimliği, hakikati, daha da önemlisi kendi mahiyeti dahil pek çok hakaiki ölçüp belirlemede mühim bir unsur (vâhid-i kıyâsî), sınırlılığıyla sınırsızlığa ışık tutan bir projektör, tenâhîsi içinde Nâmütenâhî'ye bakan doğru sözlü bir şahit ve açılmaz gibi görülen mânevî kapıları açabilecek sihirli bir anahtardır. Bu anahtarı kullanmasını bilenlere Allah, varlık, eşya ve esrar-ı ulûhiyete ait öyle derin sırlarını açar ki, bu sayede “ene” –ben ve ego da diyebilirsiniz–insanın en nuranî derinliği hâline gelir ve “Kenz-i Mahfî”nin lisan-ı fasîhi olur. Peygamberlik ufku itibarıyla “ene”nin bir kulluk unvanı ve esrar-ı ulûhiyetin de bir aynası olduğunu söylemek mümkündür. Öyle ki, bu yörüngede “ ene ” kendini bir abd bilir, Yaratan'ın hizmetinde olduğunu düşünür; O'na karşı hâlisâne kulluğa yönelir ve hemen her zaman O'nu hoşnut etme arkasından koşar. Aklına aldanıp nefsine yenik düşenler, güzeli, çirkini birbirine karıştırıp egoyu sabit bir hakikat şeklinde mütalaa edenler, dolayısıyla da, Hakk'a kul olacaklarına değişik mâlihülyalara dalarak cismanî hazlarından başka bir şey düşünmeyenler, varlık ve hâdiselere insanca bakıp onu muhteva enginliğiyle duyamayanlar, duyamayıp kendi bencilliklerinin darlığında heba olup gidenler egoizm gayyaları içinde boğuladursunlar, “ene”deki sırrı anlayanlar yürürler Hakk'ın inayet gölgesinde O'nun rıza ufkuna doğru… Kâinat simasında, arz simasında ve insan simasında birbiri içinde birbirinin nümûnesini gösteren üç Rubûbiyet sikkesi vardır ve Bismi'llâhi'r-Rahmâni'r-Rahim bunlara işaret eder. Allah'ın Rabb olması veya Rubûbiyet'i, bütün varlıkları yaratılış maksatları istikametinde terbiye etmesi, koruması, onları hedeflerine yöneltmesi, zerrelerden galaksilere kadar kâinattaki her bir şey ve bütün kâinat üzerindeki mutlak hakimiyeti demektir. Bu noktada, içindeki her bir şeyle beraber bütün kâinatı kabza-i tasarrufunda tutması noktasında Ulühiyet de Rububiyet'e dâhildir. İşte, kâinata baktığımızda birbiriyle iç içe üç büyük Rubübiyet sikkesi, yani Cenab-ı Allah'ın Rabb oluşunu veya Rubûbiyet 'in manâsını gösteren üç sikke veya mühür görürüz. Bunlardan biri, kainatın tamamında müşahede olunan dayanışma, kucaklaşma ve yardımlaşmadan tezahür eden en büyük Ulühiyet sikkesidir ki, Bismillah buna bakmaktadır. Yani, bütün kâinat Cenab-ı Allah'ın emrindedir ve emrinde hareket etmektedir. Allah Lâfz-ı Celâl'i bütün İlâhî İsimleri'i içine alır, yani O'nda Rahmân, Rahim, Cemîl, Razzak, Muhyi, Mümît, Kayyûm, Kerîm, Ĥâliq, Musavvir vb. bütün İsimler vardır. Kâinatın yaratılması ve hayatını devam ettirmesi bütün bu İsimler'in tecellisiyle olmaktadır ve bütün kâinat, bu İsimler'in Sahibi'ne ibadet ve itaat etmektedir. Bundan dolayı, bütün kâinatta tam bir denge ve muhteşem, asla aksamayan bir düzen ve intizam sözkonusudur. Kâinat'ın bütün İlâhî İsimler'i kapsayan Allah has ismiyle anılan İlâhî Varlığa itaati, tek bir Allah tarafından yaratılıp O'nun tarafından idare ediliyor olması, onu âdeta bütün parçaları, unsurları birbiriyle iç içe, birbiriyle tam bir yardımlaşma, kaynaşma ve dayanışma içinde bir organizma kılmıştır. Kâinatta her bir şey, her bir şeyle ve her şeyle, her şey de her bir şeyle aynı anda münasebet, yardımlaşma, dayanışma ve kucaklaşma halindedir. İşte kâinatın bu birliği, bu evrensel vahdet, bu iç içelik, onda tecelli eden ve bazıları yukarıda zikredilen İsimler'in Sahibi Allah'ı göstermektedir ve Bismillah, bu hakikate işaret eder; onun kaynağına parmak basar. Ikinci Rubûbiyet sikkesi veya mührü yerkürenin simasındadır ki, bütün bitkilerin ve hayvanların yaratılması, büyütülmesi, gıdalarının muntazaman gönderilmesi ve idarelerindeki benzerlik, uyum, intizam, lütuf ve merhametten tezahür eden büyük Rahmâniyet sikkesidir. Bismillahi'r-Rahman, bu sikkeye bakar. Yeryüzünde sayısız denebilecek türde bitki ve hayvan vardır. "Bitkisel hayat" dediğimiz ve solunumdan ibaret hayata sahip olan bitkilerde irade bulunmadığı için onlar, Allah'a tam teslimiyet içindedirler . Zemine kök salıp yerlerinde dururlar ve yaratılıştan kendilerine verilen vazifeleri kusursuz yerine getirirler. Cenab-ı Allah (c.c.), toprağı , suyu / yağmuru , güneşi onların yardımına koşturur ve tam teslimiyetleri sebebiyle gıdalarını muntazaman ayaklarına gönderir. Bitkilerin yanısıra, onlarla içli dışlı bir hayat süren belki milyonlarca türde hayvanlarda çok kısmi irade ve kuvvet bulunduğundan Cenab-ı Allah'ın kendileri için takdir buyurduğu rızkı kendileri tedarike çalışırlar. Içlerinde meyve kurtları, karıncalar ve bakteriler gibi en zayıfları en iyi beslenirken, aslanlar, kurtlar gibi en güçlüleri daha zor beslenir. Ama "tabiat"in kucağında hepsine rızıkları verilir. Bitkilerle hayvanlar arasında yardımlaşma ve işbirliği de vardır. Bitkiler hayvanlara hizmet ettiği gibi, hayvanlar da bitkilere hizmet eder. Meselâ, bir karıncaya kış boyu belki birkaç buğday danesi yeteceği halde, karıncalar koloniler halinde buldukları bütün daneleri yaz boyu yuvalarına taşırlar. Böylece, bir danenin bile israf edilmemesine mâni olur ve ayrıca yeryüzünü de temizlerler. Yuvalarına taşıdıkları o daneler bahar geldiğinde sünbül verir ve çıkar. Arıların ürettiği balı, bütün bilgilerine, güçlerine ve imkânlarına rağmen tüm insanlar bir araya gelse gramını üretemezler; aynı şekilde, ipek böceklerinin yaptığı ipeği yine insanlar yapamaz. Kısaca, bitkilerin ve hayvanların hayatları bütün boyutları ve özellikleriyle Rahmâniyet'in tecellisi dir. İşte, Besmele'nin Bismillahi'r-Rahman'ı buna bakar. Bahis mevzuu üçüncü sikke, insanın Cenab-ı Allah'a en kapsamlı ayna olan mahiyetinin simasındaki en ince, en derin şefkat, merhamet ve acımadan tezahür eden büyük Rahimiyet sikkesidir ki, Bismillahi'r-Rahmâni'r-Rahim buna bakmaktadır. Insan, yeryüzünün halifesi, kâinat ağacının meyvesi, yer ve göğün içlerindeki her şeyle hizmetine sunulduğu varlıktır. Bu da, onun kabiliyet ve kapasitesi değil, fakr ve aczinden dolayıdır. O, kendi başına, gücüne ve ilmine kaldığında hayatını bir serçe kuşu seviyesinde dahi yaşayamaz. Bütün hayvanlar, insandan daha mutlu bir hayat yaşar. Çünkü hayvanlar, ne dünün elemlerini , ne geleceğin endişelerini taşıdıklarından ve sadece ânı yaşadıkları için gayet rahat bir hayat sürerler. Dünyaya hayatları için gerekli bilgiyle donatılmış olarak gönderilir ve çok kısa sürede hayata adapte olurlar. Buna karşılık insan ise, hiçbir şey bilmeden dünyaya gönderilir; ancak ortalama bir yaşında yürümeye başlar ve belli bir zamana kadar başkalarına tamamen muhtaçtır. Ve en zayıf, en muhtaç olduğu dönemde tam bir şefkat halesi içinde rızkı ayağına gelir. İnsan, " ben " demeye başladıkça, bilgi ve gücüne dayandıkça hayat kendisi için zorlaşır. Bütün bunlar gösteriyor ki, asıl rahat hayat, Cenab-ı Allah'a tam teslimiyette yatmaktadır. Insan buna bütünüyle muvaffak olamadığı için öğrenmek mecburiyetindedir; o, öğrenerek ve ibadetle tekamül etmek mevkiinde bir varlıktır. Cenab-ı Allah insana karşı öyle merhametlidir ki, ona verdiği öğrenme kabiliyetine ve his , irade , zihin ve kalb den oluşan vicdan mekanizmasına rağmen, dünyada nasıl yaşamaları gerektiği, hem dünya, hem Åhiret ve hem ferdi, hem içtimai saadetleri için onlara sürekli rehberler göndermiş ve kitaplar indirmiştir. Kısaca, insanın simasındaki onun hayatını kuşatan şefkat, merhamet ve sonsuz yardımdan müteşekkil sikke de, yukarıda arzedildiği üzere, büyük Rahîmiyet sikkesi olup, Bismillahir-Rahmani'r-Rahim buna bakmaktadır. Peygamberlik, tevhid ve imanın gözü, Allah'ın birligi, Ahiret ve Uluhiyet üzerindedir, eşya ve hadiseleri bu açıdan görür. Felsefe ve bilim ise doğrudan eşyaya, sebeplere ve tabiata bakar, ona göre görür. İkisinin bakış açısı ve dolayısıyla ulaştıkları hakikatler, birbirinden çok uzaktir. |