| Günün Öne Çıkan Tefekkür Yazısı |
|---|
|
Teheccüd Namazı
Teheccüd, gecenin namazla ihya edilmesi demektir. Gece, melekût âleminin kapılarının aralandığı, semavî birtakım menfezlerin açıldığı ve ötelerin müşâhede edildiği bir zaman dilimidir. Bediüzzaman'ın tespitiyle, teheccütle gecenin ihya edilmesi, berzah âlemini aydınlatan bir projektördür. Gece ibadeti bir ölçüde, inziva, halvet, teveccüh ve tebettül mânâlarını da ihtiva eder. Kur'ân, وَتَبَتَّلْ إِلَيْهِ تَبْتِيلاً yani “Allah'tan başka her şeyle bir mânâda alâkanı keserek kendini tamamen O'na ver! Ve sadece O'nun mârifeti, O'nun muhabbeti, O'nunla alâkalı zevk-i ruhanîler ve O'nun tecellîleri ile otur-kalk.” tarzındaki bir üslûpla bu önemli hususa işaret etmektedir. Bu ise ancak insanın kendini o işe hazırlaması, iradî olarak uykusunu, sıcak döşeğini terk etmesi ile gerçekleşebilir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), peygamberlik öncesi de belli ölçüler içinde inzivada bulunarak, her zaman Rabb'ine yakınlaşma yollarını araştırıyor.. iç âlemini, zaten temiz olan duygularını ve sürekli Hakk'a açık gönlünü, tıpkı günebakan çiçekleri gibi, mukabele arayışlarına bağlı götürüyor ve rasat ufuklarında gezdiriyordu. Yine o, rüyalarla berzahî derinliklere açılmanın, ledünnî düşüncelerle baş başa kalmanın yanında, ukbâ hayatının kapılarını aralayarak, Rabb'ine kurbetini hızlandıracak ve akdes-mukaddes feyizlerin sağanak sağanak üzerine yağmasına vesile olabilecek her şeyi değerlendiriyor ve farklı bir düşünce haritası çiziyordu. Yukarıda verdiğimiz âyetin geçtiği Müzzemmil sûresinde açık iki önemli husus vardır: Birincisi, İnsanlığın İftihar Tablosu'nun, bir sevk-i ilâhî ile inzivaya yönelmesi. İkincisi de, ileride dava-yı nübüvvet adına önemli bir misyonu ifa edebilmesi için bir ruhî hazırlıkta bulunması. Bunları biraz daha açacak olursak; Allah (celle celâluhu), başta Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmak üzere, hemen her büyük insanı, sevk-i rabbânîsiyle yönlendirmiştir. Bu durum bütün enbiya ve mürselîn için söz konusu olduğu gibi, bütün asfiya için de söz konusudur: Mesela İmam Gazzâlî, belli bir dönemde kendini ulûm-u âliye-i İslâmiyeye vermiş, ömrünü tekye ve medreselerde geçirmiş.. ve derken İhyâu ulûmu'd-dîn gibi feyyaz bir kaynakla hayatının gayesini noktalamıştır. Keza İmam Rabbânî, senelerce, Hindistan'ın değişik kesimlerinde gezmiş-dolaşmış, okumuş-düşünmüş, riyazet yapmış, ötelere açılmış, Müslümanların itikatlarını sağlam zemine oturtma istikametinde ciddi faaliyetlerde bulunmuş ve yepyeni bir düşünce sistemi kurmuştur. Bediüzzaman'ın hayatı da onlardan farklı değildir. O, –kendisinin de Lahikalar' da “tahdis-i nimet” nev'inden anlattığı gibi– ömrünün ilk yıllarını tekye ve medreselerde geçirmiş; o üstün dimağ ve zekâsı ile medreselerde okutulan metinler arasında dolaşmış, dinî ilimler ve fennî bilgilerle haşır neşir olmuş, tekyenin ruhunu yudumlaya yudumlaya yetişmiş ve bir gün gelmiş kendini, beyan-bürhan-irfan çizgisinde imana hizmet zemininde bulmuştur. Yani o, kendi döneminde, birbirinden kopuk gibi gözüken malumatı yoğurarak, tefekkürle besleyerek mahz-ı mârifet hâline getirmiştir. Bu arada, şartların gereği ülke müdafaasına koşmuş, cephelerde mücadele etmiş ve aynı anda talebeleriyle ders okumuş, derken hapishane, mahkeme ve zindanlarda ömür tüketerek hep bir yüksek iradenin sevkine bağlı yaşamıştır. İşte Allah Resûlü de (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu hazırlık döneminde sürekli, lâhut âleminin dilini öğrenmeye çalışmış, berzah âlemiyle diyaloğa geçmiş, iç murâkabe, iç müşâhede ve bir nevi riyazetle, eşyanın perde arkasına nüfuz edebilme menfezlerini araştırmış ve bu uzun hazırlığın arkasından da peygamberlik vazifesiyle serfiraz kılınmıştır. Şimdi bu ölçüde ciddi ve fevkalâde önemli bir göreve getirilen birinin bütün gece uyuması, böylesine önemli vazifenin gerektirdiği sorumlulukla uyuşmasa gerek. Öyleyse bu vazife ile muvazzaf olan kimse, geceleri kalkıp Rabb'ine ibadet etmeli, hem öyle bir ibadet etmeli ki onun Yaratanı karşısındaki tavırları vazife ve misyonuna muvafık düşsün. İşte bütün bunlara işaret sadedinde Kur'ân diyor ki : يَا أَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ قُمِ اللَّيْلَ إِلَّا قَلِيلًا نِصْفَهُ أَوِ انْقُصْ مِنْهُ قَلِيلًا أَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلًا “Ey örtüsüne bürünmüş yatan! Kalk, bir kısmı hariç bütün geceni ibadetle geçir, namaz kıl. Gecenin yarısı ya da biraz daha az ya da çoğunu. Kur'ân'ı da tane tane, teemmülle oku!” Neden? Zira böylesi bir misyon, insanî normları aşan bir fevkalâdelik ister ve böylelerinin hayatları hep fevkalâdelikler içinde cereyan etmelidir. Oysaki bu konuda, eğer bizim gibi düz insanlara bir şey denecekse şöyle denir: Yatsıyı –vitir namazı dâhil– kıldıktan sonra, sabah namazına kalkma niyeti ile yatınız. O zaman uykudaki soluklarınız bile ibadet olur. Peygambere ise, “Gecenin pek azı müstesna, kalk, Rabb'in huzurunda kemerbeste-i ubûdiyet içinde dur.” deniliyor; çünkü yüklendiği misyon O'nun öyle olmasını gerektirmektedir. Âyet-i kerimedeki نِصْفَهُ gecenin yarısı demektir. Âyetin devamında ise, bunun biraz azaltılması veya çoğaltılması emri yer alıyor. Gece şöyle hesaplanır: Mesela Güneş saat 6'da batıyor, sabah da 6'da doğuyorsa, bu, bütün gecenin 12 saat olduğunu gösterir. Öyleyse gecenin yarısı 6 saattir. Ondan biraz azı 4-5 saat, ondan çoğu da en az 6,5-7 saat olur. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), vahyin ilk tayflarıyla sonsuza yöneldiği ilk günden, yaşlandığı dönem, hatta hayat-ı seniyyelerinin sonuna kadar bu ölçüdeki ibadet hayatına devam etmişlerdi. O, geceleri ayakları şişinceye kadar namaz kılar; şayet herhangi bir mazereti sebebiyle, bu şekildeki gece ibadetini aksatacak olsa, bu defa onu gündüz katlayarak kaza ederdi. “Kur'ân'ı tane tane oku!” şeklinde mealini verdiğimiz, Kur'ân'ın tabiriyle “tertil” e gelince; Kur'ân harflerinin hakkı verilerek ve kalb, ruh ufku itibarıyla duyularak okunması demektir. Bediüzzaman Hazretlerinin Mesnevî 'sinde belirttiği gibi, Kur'ân'ı, Allah'tan dinliyor, Cibrîl'den işitiyor veya Allah Resûlü'nden alıyor gibi okuma ve anlama, Allah Resûlü'nün veya bizlerin kıraat adına memur olduğu üç ayrı buuttur. Bir başka ifadeyle tertil; insanın Kur'ân'ı kendi düşünce, tasavvur ve tahayyül mekanizmalarının üstünde, vicdanında duyarak, lâhûtîliğin yamaçlarında gezerek ve hissederek okuması demektir. Öyle ki insan, okuduğu âyetin her kelimesini telaffuz edişinde, susuz bir insanın suyu yudumladığı zaman hissettiği şeyi hissetmelidir. Ne var ki bu bir seviye işidir ve herkese de müyesser olmayabilir. Bugün çoklarının okuduğu şekilde Kur'ân okuma, tertil değildir ve onun insan vicdanında ürpertiler meydana getirmesi mümkün değildir. Böyle bir okuyuşla, Kur'ân âyetlerinin insana yeni yeni şeyler ilham etmesi, duygu ve düşüncede ya da amel ve aksiyonda bizleri yenileştirmesi de mümkün değildir. Öyleyse Kur'ân'ın hakkını vermek için bizler de bir ölçüde onu, –peygamberlikten tecrit düşüncesi içinde– kendimize nazil oluyor gibi okumalıyız. Abdullah İbn Ömer'in (radıyâllahu anh) rivayet ettiği bir hadis ve bir hâdise bu mevzumuza ışık tutar. Abdullah İbn Ömer Hazretleri diyor ki: “İnsanlar rüya görür ve gelir Allah Resûlü'ne anlatırlardı. Ben de kendi kendime, “Keşke berzah âleminin kapıları bana da aralansa, ben de bir kısım şeyler görsem ve gördüğüm şeyleri gelip İnsanlığın İftihar Tablosu'na anlatıversem; O da bunları tabir etse.” derdim. Derken bir gün rüyamda gördüm ki, iki zat beni kollarımdan tutup derdest ederek, derin ve alevli bir kuyunun başına getirdiler. O derince kuyunun içinden âdeta bir hortum gibi döne döne alevler yükseliyordu. Anladım ki bu, Cehennem'dir. Beni başına getirdiklerinde, oraya atacaklar diye çok korktum. Allah'a sığınıp, “Yâ Rab!” diye yalvarmaya başladım. Birisi bana dedi ki: “Korkma! Senin için endişe edecek bir şey yok. Sen oraya girmeyeceksin.” Sonra uyandım ve ablam Hafsa'ya rüyamı anlattım ve bunun tabirini Resûlullah'a sormasını istedim. Ablam sorunca Allah Resûlü buyurdular ki: “Abdullah ne güzel bir insan, ah bir de geceleri ihya etse!” Burada berzah âleminin dehşetinden kurtulma yolunun gösterildiği açıktır. O da geceleri ihya etmektir. Evet, gönüllerin diri ve canlı olması, bir yönüyle gecelerin canlı olmasına bağlıdır. Bu hakikate hayatında erken uyanmış ve o engin ansiklopedik kültürüyle hemen herkesin dikkatini üzerine çekmiş, pek çok alanda söz sahibi İbrahim Hakkı Hazretleri bu konuda ne hoş şeyler söyler: “Ey dîde, nedir uyku, gel uyan gecelerde Kevkeblerin et seyrini seyran gecelerde Bak hey'et-i âlemde bu hikmetleri seyret Bul Sâni'ini ol âna hayran gecelerde Çün gündüz olursun nice ağyâr ile gafil Ko gafleti dildârdan utan gecelerde Az ye, az uyu, hayrete var, fani ol andan Bul bekâ ol âna mihman gecelerde Gafletle uyumak ne revâ abd-i hakire Şefkatle nida eyleye Rahman gecelerde Cümle geceyi uyuma Kayyûm'u seversen Tâ hay olasın Hayy ile ey cân gecelerde Âşıklar uyumaz gece hem sen uyuma kim Gönlün gözüne görüne Cânan gecelerde Dil, beyt-i Hudâ'dır onu pâk eyle sivâdan Kasrına nüzul eyleye Sultân gecelerde Az ye, az uyu, hayrete var fani ol ondan Bul cân-ı beka, ol O'na mihmân gecelerde Allah için ol halka mukarin gece gündüz Ey Hakkı, nihân-ı aşk oduna yan gecelerde.” Eşyanın melekût cihetine vâkıf olma, insanlığın irşadıyla yakından alâkalıdır. Aslında bu, “Kulum Bana bir karış yaklaşırsa, Ben ona bir arşın yaklaşırım, o Bana yürüyerek gelirse, Ben ona koşarak giderim.” kudsî hadisi zaviyesinden de değerlendirilebilir. Evet, insanlığın kurtuluşu mesajıyla gelen Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi iradesiyle Allah'a yaklaşmaya azmetmiş, Allah da kendi azamet ve rahmetinin enginliği ölçüsünde O'na yaklaşmıştır. Ama burada dikkat edilecek bir husus var ki, o da, her zaman insanlığın kurtuluşunu arayan Allah Resûlü bunu, ötelere açılmakta ve eşyanın melekût cihetine vâkıf olmada aramış ve onun için de her gece ayrı bir gece yolculuğuyla hep Allah'a (celle celâluhu) yürümüştür. O, her işinde olduğu gibi bu konuda da yapması gerekli olanı yapıyordu. Evet, madem O'nun yükü herkesten fazlaydı, öyleyse O her gece ayrı bir “isrâ” (gece yolculuğu) yaşamalı ve Kur'ân'ı da duya duya ve doya doya okumalıydı. O'nun yükü çok ağırdı; Kur'ân devamla O'na, إِنَّا سَنُلْقِي عَلَيْكَ قَوْلًا ثَقِيلًا “Senin üzerine çok ağır bir söz yükleyeceğiz.” diyordu ki, buradaki ağırlıktan kastın peygamberlik misyonu olduğunda şüphe yoktu. Allah O'na, muhatapları anlasa da anlamasa da anlamak istemese de hep anlat diyordu. Böyle bir hizmette müessir olmak da her zaman Rabb'le irtibatın kuvvetli olmasına bağlıydı. Kur'ân, gece kalkışının hikmeti adına şu değerlendirmeyi yapar: إِنَّ نَاشِئَةَ اللَّيْلِ هِيَ أَشَدُّ وَطْئًا وَأَقْوَمُ قِيلًا إِنَّ لَكَ فِي اَلنَّهَارِ سَبْحًا طَوِيلاً “Şüphesiz gece kıyamı, daha tesirli ve sağlam bir kıraat adına da daha elverişlidir. Hâlbuki gündüz Seni meşgul edecek yığınla iş vardır.” Evet, geceler, o büyülü enginlikleriyle, insanın ayağını yere sağlam basması, dediğini duyması, yaşadığını hissetmesi adına önemli bir ortam ve gönüllerin Allah'a (celle celâluhu) açılacağı birer halvet koyu gibidirler.. ve mutlaka değerlendirilmelidirler. İnsan, gündüzleri değişik işlerle meşgul olur, zâhirî duygularının dünyasında dolaşır ve onların tesirinde yaşar. Böyle bir şey, İnsanlığın İftihar Tablosu için, hele bizim anladığımız mânâda asla söz konusu olmasa da, bizim gibi sıradan insanlar için her zaman bahis mevzuu olabilir. Öyle ise, burada âyeti şöyle yorumlamak yerinde olur zannediyorum: Allah, Resûlü'nün şahsında bize, “Siz gündüz şununla bununla meşguliyet içinde gafilane yaşıyor, kendi iç derinliklerinize yönelemiyor ve ötelerle irtibat kuramıyorsunuz; kuramazsınız da. Zira bu hususta esas olan gecelerdir. Yani hiç kimsenin olmadığı bir zemin ve zamanda, insanın Allah'a yönelerek hicranla yanıp yakılacağı ve seccadesine baş koyup, gözyaşı dökeceği bereketli zaman dilimi gecelerdir. Siz içinizi dökerken sadece O bilecek ve siz de O'nun bilip görmesine göre bir tavır alacaksınız.” Dava-yı Nübüvvetin Vârislerinin Gece Hayatı Peygamberlik, Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile son bulmuştur. Ama O'nun davası, ilelebet devam edecektir. Kimlerle? Dava-yı nübüvvetin vârisleriyle. Nebilerin eda ettiği misyonu eda edebilmek için, onların geçtiği köprüden geçmek gerekir. Bu bir vecibe ve bir zarurettir. Öyleyse geceler ihya edilecek, melekût âleminin kapıları aralanacak ki, o yüce söz ve beyanlar beyanı etrafında dönüp duran bu ağır yük hakkıyla taşınabilsin. Her zaman kayma zemini üzerinde bulunan, beşerî hırslarının, kaprislerinin, nefretlerinin ve kinlerinin tesirinde olan kimseler, bu olumsuz huylardan sıyrılarak değişik sahalardaki imtihanlara karşı mukavemet edebilsin; edebilsin ve kazanma kuşağında kaybedenlerden olmasınlar! Evet, Allah, peygamberlerle temsil edilen bu davayı ve bu kudsîler hizmetini, öteden beri hep yeni, ter ü taze insanlara temsil ettirmiştir; ölmüş ya da pörsümüş ruhlara değil. Yani hep işin önünde göründüğü hâlde bir türlü önde olamayan –olma ile görünme arasında yer-gök farkı var– insanlara değil. Keza bazı şeylere karşı tepki gösterse de aksiyon ve hamle insanı olamamış kimselerle de değil; kalb ve ruh kahramanlarıyla temsil ettirmiştir. Aksine bu dava kalbsizlere, ruhsuzlara kalınca, Allah (celle celâluhu), مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ ... “Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, (onların yerine) sevdiği ve kendisini seven bir toplum getirecektir.” ve, إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ “Allah dilerse sizi yok eder ve yerinize yeni bir halk getirir.” âyetleriyle ifade buyurduğu gibi, onları alır-götürür ve yepyeni, gecesi ve gündüzü ile bu işi hayatının gayesi yapmış, gözlerini her açıp kapayışında insanlığın irşadını düşünen nesiller getirir. İnşâallah bugün böylelerinin sayısı binlerce hatta milyonlarcadır. Öyleyse dava-yı nübüvvetin vârisleri gece ibadetlerini, Müktedâ-i Küll, Rehber-i Ekmel Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi yapmalı ve herkes kendi vicdanında; “Çün gündüz olursun nice ağyar ile gafil Ko gafleti dildârdan utan gecelerde” (İbrahim Hakkı) demeli ve şayet geceyi ihmal etmişse, o günü kaybedilmiş bir gün saymalıdır; saymalı ve Hz. Âdem'in, cürüm işlediğini zannettiği andan itibaren yaptığı gibi, hep aşağıya bakmalı..süt dökmüş kediler gibi iki büklüm olmalı ve “Kalkıp bu geceyi ihya etmedim, öyle ise sırtımda ölü bir gece var.” demelidir. Böyle birkaç gece daha geçirecek olursa, “Galiba ben de ölüp gidecek ve ölülerden bir ölü de ben olacağım.” düşüncesinde olmalıdır. Biraz ürpertici olsa da, benim, Allah'ın (celle celâluhu) en sevgili kuluna söylediği bu sözleri, Kur'ân hadimlerine karşı söylemem fazla görülmemelidir. Barla'daki o yaşlı kadının sözünü hep hatırlarım, Üstad Hazretlerinin evini ziyarete gittiğimizde o kadın aynen şöyle demişti: “Ah Hocaefendi, ah Hocaefendi! (Üstad'ı kastediyor) Sabahlara kadar o çınar ağacının başında arı gibi vızıldar dururdu. Biz sabaha kadar onun uyuduğuna şahit olmazdık.” Ve son bir husus: Bin bir tecrübe ile sabittir ki, gecelerini ihya edenler, gündüzleri de küheylanlar gibi koşarlar. Benim şimdiye kadar bu vasıflarıyla hiç çizgi değiştirmeden hayatlarını sürdüren, tanıdığım dünya kadar insan oldu. Senelerdir başlarını bu eşikten hiç mi hiç kaldırmadı ve gece hayatlarını hiç mi hiç aksatmadılar; tabi, millete hizmetten de hiç geri kalmadılar. Aksine, gece hayatında zikzak yapanlar, gündüzleri de Hizmet hayatlarında hep zikzak çizdiler. Böyleleri bazen Hizmet'te önde koşar gibi gözükseler de zorluk ve sıkıntılarla karşılaşınca hemen geri durmuşlardır. Evet, bunlar tazyik, meşakkat ve sıkıntının en küçüğüne bile dayanamamışlardır. Diğerlerine gelince, onlar tanıdığım günden beri, geceleri hep engin bir ruh hâli içinde, ırmaklar gibi çağlamış, gündüzleri de küheylanlar gibi çatlayıncaya kadar koşmuşlardır. |