Sizin dua ikliminiz... Türkçe-Arapça binlerce dua
Tefekkür ve Dua Gündemi
Yazı Boyutu:
Günün Öne Çıkan Tefekkür Yazısı
Ülfet

Ülfet Nedir ve Menfî Tesirleri Nelerden İbarettir?

Ülfet; alışıklık, dostluk, muhabbet karşılığı bir kelimedir.

Burada kastedilen mânâ ise, az çok bunlarla alâkası bulunmakla beraber, daha geniş ve daha şümûllüdür. İnsanın eşya ve hâdiselerle münasebeti, böyle bir münasebetten hâsıl olan mânâlar ve bu mânâların vicdan derûnunda bırakacağı akisler, esintiler

ve daha sonra insanın davranışlarında beliren farklılıklar.. bir düzine vak'alardır ki, birbirini netice veren bütün bu şeinlerle, ruh canlı, dinamik ve duyarlı kalır.

Evet, varlığın güzellik ve cazibesi ne karşı insanın duyacağı hayranlık , kezâ bir saat gibi işleyen umumî nizam a karşı onun içinde uyanan merak ve tecessüs , keşfettiği her yeni şeyle vasıl olduğu irfan ve daha derinlere inme arzusu ; nihayet bu bilgi parçacıklarını bir araya getirerek derli toplu düşünme ye ulaşması, onu her hâdise karşısında duyarlılığa , zihnî cevvâliyete , ruhî faâliyete ve daima uyanık bulunmaya sevk eder. Aksine, etrafındaki bin bir güzellik cümbüşünü duyup görmemesi ve birbiriyle uyum içinde olan kombinezonlar karşısında hissiz ve alâkasız kalması ;

gördüğü şeylerin sebep ve hikmetlerine inememesi ; gördüğü şeyleri görüp geçmesi ; ruhunda bir türlü irfana erememesi , onun duygusuzluğun un,

ruhî ölgünlüğün ün ve gözleri kapalı yaşamasının ifadesi dir ki; böylelerine, ne kâinatın esrarlı kitabı , ne de her gün gözleri önünde enfüsün yaprak yaprak açılması hiçbir şey anlatamayacaktır.

"Üzerine uğrayıp geçtikleri nice mucize (ve hârikalar) vardır ki, ondan yüz çevirip durmuşlardır." [1]  Yararlanamamışlardır olup bitenlerden; ibret alamamışlardır doğup batanlardan!..

Etrafında olup bitenleri sezen bir insanın, varlığa karşı duyduğu hayranlık ve tecessüs , onun için, önü sonu olmayan nâmütenahî denizlere açılma gibidir.

Bu seyahatin her merhalesinde kendisine esrarlı sarayların altın anahtarları verilir. Dupduru gönlüyle, kanatlanan duygularıyla , terkipçi zihniyle , ilham esintilerine hazır ruhuyla teveccüh edip yürüdükçe ve emip hazmettiği şeyleri vicdanına duyurdukça " her taraf bağ-ı irem olan düşünce dünyasında cennet bağları serpilip gelişmeye başlar .

Bu ruh ve bu anlayışa eremeyenler ise, etraflarını çepeçevre saran alışkanlıklar çeperi nden bir türlü dışarıya çıkamadıkları için, eşya ve hâdiselerin monotonluğu ndan şikâyet eder dururlar.

Bunların nazarında her şey kaos, her şey karanlık ve mânâsızdır. "Her mûcizeyi de görseler yine  ona  inanmazlar ." [2] Dimağlarında zincir, ruhlarında bukağı ve  "Kalblerine mühür vurulmuştur, anlamazlar. " [3]  

Böylelerinden hiçbir hayır ve semere beklenemez, bunlardan bir şeyler ümit etmek beyhûdedir. Bir de bilip duyduktan, görüp anladıktan veya öyle olduğunu zannettikten sonra, alışkanlığa dönüp gömülme vardır ki; her hâlde sualle öğrenilmek istenen de budur. Yani, bir parça görüp bildikten, az buçuk inanıp irfana erdikten sonra, değişen dünyâlar, yenileşen güzellikler; derinleşmeyi, buûtlaşmayı gerektirdiği hâlde alâka ve duyarlılığını yitirip hiçbir şeyden ders almama vardır ki, maâzallâh, bu hâl insan için bir sukut ve duygularının ölümü demektir.

Böyle bir duruma dûçar olan, eğer tez elden gözünün çapaklarını silip, eşyadaki hikmet inceliklerini anlamaya koşmaz ve koşturulmazsa; kulağını açıp mele-i a'lâ'dan gelen ilâhî mesajları dinleyip anlamaya koyulmazsa, içten içe yanıp karbonlaşma sı ve devrilip gitmesi mukadderdir.

Bunun içindir ki, kâinatın nâzımı Yüce Yaratıcı, dâima değişik ses ve soluklarla ders ve ikazlarda bulunup, hep yeni yeni, açık dilli ve açık mûcizeli sâfî mürşitler göndererek, ezelî nutkunu tekrar ettirip gönüllere fer, bakışlara da aydınlık getirmiştir. Ve, yine onun içindir ki, insanların alışkanlık peydâ ettikleri şeyler e karşı, daima onların vicdanlarını uyarmış ve aklın eline verdiği tablolar ın tekrar tekrar gözden geçirilmesini istemiştir.

Evet, O kitabında, insanoğlunun yaratılıp yeryüzüne yayılması; bir hayat arkadaşıyla huzur ve itminana kavuşması; göklerin ve yerin hilkatindeki azamet ve ihtişâmı; dillerin; lehçelerin ihtilâfı gibi düşünmeyi gerektiren hususları, gece ve gündüz deverânının getirdiklerini, şimşek ve yağmurla gelen rahmet gibi şeyleri, değişik ifadelerle o kadar çok zikretmiştir ki, düşünen, bilen, duyan ve aklını kullananlar için, hiçbir alışkanlık ve ülfete mahâl bırakmamıştır. 

"O'nun âyetlerinden (kudretinin mucizelerinden) biri de, sizi topraktan yaratmasıdır. Sonra siz yeryüzüne yayılan insanlar oluverdiniz. O'nun âyetlerinden biri de, kendileriyle kaynaşıp itminana ermeniz için size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum, için ibretler vardır. O'nun âyetlerinden biri de göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır. O'nun âyetlerinden biri de geceleyin uyumanız ve gündüzleri O'nun lütfundan rızık ve nasibinizi aramanızdır. Şüphesiz bunda işiten bir toplum için ibretler vardır. O'nun âyetlerinden biri de, size korku ve ümit dolu şimşeği göstermesi, gökten su indirip öldükten sonra onunla yeri diriltmesidir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir kavim için ibretler vardır." [4]  

Semavî beyan, daha yüzlerce ikaz ve irşatlarıyla, yanından geçip yüzünü göremediğimiz, binlerce hârika ve mucizeye dikkatimizi çekerek, ülfeti dağıtmaktadır. Ama yine de her biri bir bülbül gibi şakıyan hâdiseler i görüp hissedemezler. "O mâhiler ki, derya icredür, deryayı bilmezler."  (Hayalî) [5] Bundan başka bir de, düşünce ve tasavvurdaki ülfetin, insanın davranışlarına, ibadetlerine aksetmesi vardır ki, ferdin aşk, vecd ve heyecânının ölümü demektir. Bu duruma düşen fertte, ibadet aşkı, mes'uliyet duygusu, mâsiyetten nefret, günahlarına ağlama gibi şeyler bütün bütün zâil olur gider. Bundan böyle onu eski hâline ircâ da, oldukça zordur. Çok temiz soluklar, dupduru hatırlatmalar gerektir ki, o, yeniden kendini bulsun; etrafını görsün ve gönlüne inip çıkana nigehbân olsun. İnsanoğlunda, yepyeni bir ruh mayalamak için gelen her yeni nefes, ona bu mânâyı fısıldamıştır. Evet, insanlık için eskime ve kadavralaşma mukadder dir; ama, kendini yenilemek de imkânsız değildir. Elverir ki katılaşmasına karşı ruhuna neşter çalan el e saygılı olunsun.  "Hâlâ insanlar için vakit gelmedi mi ki, kalbleri Allah 'ın (c.c.) zikrine ve inen hakikate saygılı olup da, bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun bir zaman geçmesiyle kalbleri katılaşmış ve çoğu da yoldan çıkmış kimseler gibi olmasınlar." [6]

Hulâsa olarak diyebiliriz ki, ülfet, insanoğluna musallat büyük bir musîbettir . Ve çokları da, bu musibete giriftâr olmaktadır. Bu duruma düşen kimse, etrafında olup biten şeylere karşı gâfil; kâinat kitabındaki güzelliklere karşı kör ve hâdiselerin hak söyleyen dillerine karşı sağırdır . Bu itibarla da,inancında sığ ve yetersiz, ibadetinde aşksız ve vecdsiz, beşerî muamelelerinde de muhasebesiz ve haksız dır. Onun bu durumdan kurtarılması, kuvvetli bir inâyet elinin uzanmasına; kulağını işitir, gözünü görür kılması na vâbestedir. Bunun için de, ülfete düşenlere âfakî ve enfüsî sağlam bir tefekkür imkanı sağlanması; ölüm ve âhirete ait levhaların düşündürülmesi ; çeşitli müesseselerin gezdirilip gösterilmesi; dinî ve içtimâî bir kısım faaliyetlerde bulunmalarının teşvik edilmesi... ayrıca mâzînin altın sayfaları sık sık mütalâa ettirilerek şanlı geçmişlerimizin nazara verilmesi; düşünce ufku aydın, vecd ve heyecan insanlarıyla karşılaştırılmaları gibi vesilelerle böylelerinin kendilerini yenilemelerine zemin hazırlanmalıdır. Kısaca arz edilen bu altı husus gibi, yapılacak ve söylenecek başka hususlar da olabilir; ancak biz, bir fikir verebildiğimiz kanaatiyle bu kadarını kâfî görüyoruz. Kalblerin anahtarı elinde olanın, ülfetimizi gidermesi dileğiyle... Âfakî: Dış dünyaya ait Cevvaliyet: CanlılıkEnfüsî: İnsanın iç dünyasına ait Giriftâr olmak: Tutulmak, yakalanmak Hilkat: YaratılışKombinezon: Tertip, düzenleme, tedbir Mele-i a'lâ: Yüce topluluk Ülfet: Alışma, kanıksama Vecd: Coşku, İlâhi aşkın insan benliğini bütünüyle sarması

[1] Yûsuf sûresi, 12/105

[2] En'âm sûresi, 6/25; A'râf sûresi, 7/146

[3] Tevbe sûresi, 9/87

[4] Rûm sûresi, 30/20-24

5] Banarlı, N. Sami, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, 1/574.

[6] Hadîd sûresi, 57/16

Sızıntı, Mayıs 1981, Cilt 3, Sayı 28

Göreneğe Bağlı Taklîd Hastalığı ve Ülfet Marazı

İnsanlar, hemen birden bire

“tahkîk”e adım atamayacaklarından/atamadıklarından dolayı,

Usûlüddîn ulemâsı “taklîd”i kabul etmişler. Fakat üzerinde çok münakaşa yapılmış. Görenekten gelen “inanma”, görenekten gelen “Müslümanlık”, görenekten gelen “namaz”, “oruç”, “hac”, “zekât”. Bunlarda taklîde takılıp kalmak , bugünkü İslam dünyasının problemleri!.. Evet, İslam dünyası,göreneğin ötesine geçemeyince ve bir de daha sonra işi, özüyle, ruhuyla, derinliğiyle edâ edemediği nden dolayı göreneğe ülfet ve ünsiyet virüsleri de musallat olunca , bütün bütün her şeyini kaybetmiş. Oysa bir şey olabilmek için -esas- o görenekten ve o gelenekten de öteye yürümek lazım.

Bu, gelenekleri nefiy değil, öyle anlaşılmamalı. Fakat sadece Allah'ın vaz' ettiği disiplinlerle -bir yönüyle- rafine edilmiş,o süzgeçten geçmiş gelenek, görenek, örf ve âdet , tâli derecede edille-i şer'iyye'den sayılmış. Yani, bunların tali derecede birer delil olmaları dinin temel disiplinlerindeki referanslara bağlanmış. Onun için en önemli olan husus, taklîd'den sıyrılıp adım adım tahkîk'e yürümek ve onda derinleşmektir.Sadreddîn-i Konevî ifadesiyle “marifet şerbeti”ni içmektir.

Ülfete Neşter

Soru: 1) “Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhâb Sensin Sen!” (Âl-i İmrân, 3/8) mealindeki ayet-i kerimede, kendisinden Cenâb-ı Hakk'a sığınılan “kalb kayması”na ülfet ve ünsiyet de dâhil midir?

-Kuşatıcı bir dua olarak hem namazda hem de namaz haricinde çokça okuduğumuz, Âl-i İmrân Sûresi'nin 8. âyeti şöyledir:

رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ

-Rabb ism-i şerifi, sâhib, mâlik, seyyid, besleyen, yetiştiren, terbiye eden, mürebbi manalarına gelmektedir ve her âlemi doğrudan doğruya Rubûbiyyeti ile tâlim, terbiye, tedbir ve idâre eden Cenâb-ı Hakk'ın ismidir. (02:15)

-Kalb ne zaman kayarsa kaysın, o bir hüsran ve haybettir. Fakat, kaymanın en acısı hidayetten sonra olandır. Hazreti Üstad'ın da ifade ettiği gibi, samimi ihlası kıran adam, ihlas kulesinin başından sukût eder ve ihtimal, gayet derin bir çukura düşer. Zira bir insan ne kadar ilâhî lütuflara mazhar kılınmış sa, içine düşeceği çukur da o ölçüde derin olur. (03:00)

-Türkçe'de kat, huzur, nezd sözcükleriyle karşılamaya çalıştığımız, bir mânâda “ınde” lafzının da müteradifi sayılan “ ledün ” kelimesi, Cenâb-ı Hakk'a izafe edildiğinde,

Nezd-i Ulûhiyetinden hususi ve sürpriz bir ihsan, mağfiret ve inâyet ” talebini ifade etmektedir. (04:30)

-Vehhâb, mübalağa sigasında bir kelimedir; bol bol hibede bulunan, çok bağışlayan ve sınırsız ihsan eden manalarına Cenâb-ı Hakk'ın bir ism-i şerifidir. (05:23)

-Aslında, “ ülfet ” kelimesi alışma, dost olma, muhabbetle dolma ve paylaşma demektir; insanın eşya ve hâdiselerle münasebetini ,böyle bir münasebetten hâsıl olan manaları , bu manaların vicdanda bırakacağı tesirleri , neticede insanın davranışlarında beliren farklılıklar ı ve bütün bunlar neticesinde ruhun canlı, dinamik ve duyarlı kalmasını akla getirmektedir. (06:30)

-Olumlu manasının yanı sıra ülfet kelimesinin bir de olumsuz tarafı ve duyguda düşüncede matlaşmayı ifade eden bir yanı da vardır: Bilip duyduktan,görüp tanıdıktan, düşünüp anladıktan veya öyle olduğunu zannettikten sonra, sıradan görme ve alışkanlığa gömülme gibi manalar da ülfet kelimesiyle ifade edilmektedir. İşte, bir parça görüp bildikten , az buçuk inanıp irfana erdikten sonra alâkayı yitirip, derinleşmeyi gerektiren meselelere karşı bütün bütün duyarsızlaşma ve hiçbir şeyden ders almama manasına gelen ülfet, insan için bir sukut ve duyguların ölümü demektir. (08:28)

-Son dört beş asırdan beri Kur'an-ı Kerim, ülfet ve ünsiyetten dolayı bizim elimizde bir gurbet yaşıyor. Şikâyet etmeye kalkarsa, yandık; Allah şikâyet ettirtmesin, “Bana bakmadılar, beni görmediler, anlama cehd ü gayreti göstermediler!” diye şikâyet ederse, ne berzahta ne mahşerde ne de mizanın başında kurtulabiliriz. (09:26)

-İmana ve iman esaslarına karşı da ülfet söz konusudur. Şayet bir insan, iman hakikatlerini zikrederken, mesela ahiret ve likâullah ile ilgili bir mevzudan bahsederken kalbî ve ruhî hayatında bir tesir meydana gelmiyor ve vicdanında bir hareketlenme hâsıl olmuyorsa, o da ülfet hastalığına tutulmuş demektir. (11:45)

-Bir de, düşünce ve tasavvurdaki ülfetin, insanın davranışlarına ve ibadetlerine aksetmesi vardır ki , bu, ferdin aşk, vecd ve heyecânının ölümü demektir.

Namaz, oruç, hac ve zekât sırf anne babadan ve seleflerden görüldüğü için ve kültürün bir parçası gibi eda ediliyorsa, bunlar da ülfet ve ünsiyete kurban gitm iş sayılır; geriye sadece “ kültür müslümanlığı ” kalır. Bu duruma düşen fertte, ibadet aşkı, mes'uliyet duygusu, mâsiyetten nefret ve günahlarına ağlama gibi faziletler birer birer zâil olur gider. (14:12)

-Mü'minlerin içine düştükleri ülfet, doğrudan doğruya bir zeyğ (kalb kayması) sayılmaz. Fakat, insan duygu, düşünce ve amelde o kadar donuklaşırsa , bir kısım fırtınalar karşısında devrilip kayabilir. Bir Hak dostu bu hakikati şu sözlerle ifade etmiştir: “Eğer Cenâb-ı Hakk'ın kahrından korkuyorsan dinde sâbit-kadem ol; zîra ağaç, şiddetli rüzgârlara karşı ancak kökleriyle yere muhkem tutunur.” Bu itibarla denebilir ki, ülfet ve ünsiyet, kalb kaymasına açılan birer menfezdir . (17:00)

Soru: 2) Ülfet ve ünsiyet hastalığının çarelerinden biri olarak sunulan “format değişikliği” çerçevesi Allah Teâlâ (celle celalühu) ya da Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından belirlenmiş hususlarda nasıl uygulanabilir? (20:26)

-Dine ve imana hizmet için kullanılan vesilelerde bir kısım yeniliklere gidilebilir; çağa, şartlara ve konjonktüre göre bazı şeylerin formatıyla oynanabilir. Şayet,

yer yer format değişikliği yapmaz ve mesajınızı sunmak için farklı farklı şekiller kullanmazsanız, zamanla hem kendiniz ülfetten kurtulamazsınız hem de muhataplarınızın bıkkınlık yaşamalarına mani olamazsınız. (20:44)

-Allah Rasûlü'nün (aleyhissalâtü vesselam) doğumu ve yeryüzünü şereflendirmesi insanlığın yeniden dirilişi sayılır; O'nun doğduğu gün bizim için bir kutlu bayramdır. Çünkü, biz, Rabbimizi O'nunla tanıdık.

Nimete minnet ve şükran duygusunu O'ndan öğrendik. Yaratan ve yaratılan arasındaki ilişkileri , kul ve Mâbud münasebetlerini O'nun mesajlarıyla duyup anladık. Evet, getirdiği mesaj vesilesiyle bütün varlığın çehresine nur saçan , nazarları ahiret yamaçlarına çevirerek topyekün insanlığa Cennet ve Cehennem'i tanıtan ve ebedî saadet yollarını aydınlatan Allah Rasûlü'nün (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) doğumu, bütün insanlığın ve kâinatın bayramıdır. (22:18)

-Son senelerde “Kutlu Doğum” adı altında yapılan programlar “ef'âl-i mükellefîn” arasında değildir. Yani, Kutlu Doğum'la alâkalı olan faaliyetler farz, vacip ve sünnet gibi yapılması dinen istenen sorumluluklar kategorisinde mütalaa edilemez. Ancak, o mübarek gün ve geceler münasebetiyle bir kere daha Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'i (sallallahu aleyhi ve sellem) yâd etme, O'nun viladetini hatırlama ve nûrefşan mesajını anlayıp başkalarına da anlatmaya çalışma çok değişik hayırlara vesile olabilir. (24:05)

-Hira'da tehannüs, Sevr sultanlığına çıkış, Hicret ve Bedir gibi her hadise bir vesile olarak değerlendirilmeli; Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, her dönemde bir kere daha hemen her yönüyle anlatılmalı; belki insanları ülfete boğmamak için anlatış formatıyla biraz oynanmalı ama mutlaka O herkese tanıtılmalıdır. (24:23)

-Hem mevlid okurken hem de daha geniş ve muhtevalı mevlid programları düzenlerken monotonluktan mutlaka kurtulmak lazım. Bugün, genel itibarıyla, mevlid merasimleri o kadar monotonlaşmıştır ki, avamdan kimseler bile onları dinlerken sırada neyin olduğunu, neden sonra ne geleceğini bilirler. Okuma üslubu ve o birbirinden güzel makamlar bile monotonluğun, ülfetin kurbanı olmuştur. Bu şekilde başlayıp devam eden ve aynı tonda biten bir mevlid, hele bir de kalb heyecanlarıyla icra edilemiyor ve aynı coşkuyla dinlenmiyorsa, bütün bütün sıkıcı ve monoton bir hal alacaktır. Oysa, o sözler çok güzeldir; anlatılan mevzular çok derindir; ama maalesef üslup eksikliği mananın önüne geçmektedir . Onları o şekliyle besteleyenler çok güzel ve faydalı bir iş yapmışlar, makamları Cennet olsun. Fakat, kanaat-i acizanemce, bu türlü şeyler aylık ya da en fazla senelik olmalı. Aynı şeyler tekrar edilmemeli, her defasında o işe ayrı bir buud ve zenginlik katılmalı . Bildiğiniz gibi, güzel bir güfte, belki yirmi insan tarafından yirmi türlü besteleniyor ve farklı farklı icrâ ediliyor. O bestelerin her biri de güfteye ayrı bir mana katıyor ve böylece, o sözleri bir kere daha, ilk günkü tazeliğiyle insanlara sunmak mümkün oluyor. İsterseniz, o farklılıklara da bir “tasrif” nazarıyla bakabilirsiniz; onları, bazı mana ve muhtevaları yeni bir ses, yeni bir söz, yeni bir eda, yeni bir üslûb ve yeni bir icrâ ile ortaya koyma şeklinde yorumlayabilirsiniz. (26:11)

-İbadetler “taabbudî”dir; yani, onları Allah emrettiği için, O'nun istediği zamanda, O'nun gösterdiği şekilde ve O'nun rızasını kazanmak niyetiyle yaparsak ya da sırf Allah yasakladığı için bazı şeylerden sakınırsak, işte o zaman o amelimiz ibadet hükmüne geçer .

Kur'an nasıl getirmiş, Peygamberimiz nasıl göstermişse aynen öyle koruyup uyguladığımız, onlarda değişikliklere, artırma ve eksiltmelere girmediğimiz, Peygamberimiz tarafından öğretilen şekline dokunmadığımız sürece ibadetlerimiz ibadet olarak kalır. Evet, format Allah ve Rasûlü tarafından ortaya konmuş ise o bir kıymet ifade eder. Yoksa, kendi mantığınıza göre, bir ibadetin şekil olarak daha ağırını ve daha müşkilini ortaya koysanız da onun bir değeri yoktur. (28:28)

-Taabbudî olan ve asla değiştirilemeyen ibadetlerde ülfet ve ünsiyeti kırmak ise, onlara iç derinliği itibariyle bazı buudlar kazandırmak suretiyle mümkün olabilir. Bir defasında İzz ibn Abdisselam, bir defasında İmam Gazali ve bir başka defa da Hazreti Bediüzzaman gibi büyük insanların duyuşları zaviyesinden yola çıkıp namaz, oruç, hac ve zekata onların ufukları açısından yaklaşan bir insan, böylece o taabbudî amellerin özlerindeki usare ,

bal ve kaymağı dışarı çıkarmaya ve ülfetten kurtulmaya muvaffak olabilir . (32:55)

Gaflet Ve Ülfete Yenik Düşmemiş Dua

Soru: Duada ülfet ve ünsiyet perdesini yırtma adına neler tavsiye edersiniz?

Cevap: Dua etmek isteyen bir insanın, huzur-u ilâhîde bulunuyor olma şuuruyla ellerini kaldırması, ağzından çıkan kelimeleri şuurluca telaffuz etmesi

ve lağv u lehvden uzak durması çok önemlidir. Zira Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, إِنَّ اللهَ لَا يَقْبَلُ دُعَاءً مِنْ قَلْبٍ غَافِلٍ لَاهٍ

Allah, ne dediğini bilmeyen, söylediğinden habersiz olan bir kalbin duasını kabul etmez. ” (el-Hâkim, el-Müstedrek 1/670) buyurmak suretiyle,

gaflet hâlinde ve şuursuzca yapılan duaların Cenâb-ı Hak katında makbul olmadığı uyarısında bulunmuştur. Bu açıdan ülfet ve ünsiyetin duanın taravet ve halâvetini alıp götürmemesi ve ağızdan çıkan kelimelerin partal bir söz hâline gelmemesi içinöncelikle duanın dindeki yeri ve öneminin iyi bilinmesi gerekir.

Dua: İbadetin Omuriliği

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), اَلدُّعَاءُ مُخُّ اْلعِبَادَةِ Dua, ibadetin omuriliğidir, özüdür. ” (Tirmizî, daavât 2) buyuruyor. Nasıl ki omurilik, bünye için hayatî bir öneme sahiptir; onda bir sakatlık meydana geldiği zaman insan felç olur ve yatağa düşer; hatta bazen de ölür.

Aynen öyle de dua, Allah'la insan arasındaki kulluk münasebetini ayakta tutan bir omurilik gibidir.

İnsan, Allah'a hakikî kul olup olmadığını ancak dua ile ortaya koyar. Dua, aynı zamanda Cenâb-ı Hak'tan sebepler üstü talepte bulunma demektir. Bu da hakikî tevhid şuuruna erme adına çok önemlidir. Zira bir insan ellerini kaldırıp Allah'a teveccüh ettiği zaman, artık onunla Allah arasında herhangi bir sebep yoktur . Sebepler Cenâb-ı Hakk'ın izzet ve azametine bir perdedir.

Fakat dua eden bir insan, bütün bu perdeleri aşarak doğrudan doğruya Hazreti Aziz ü Cebbar'ın kapısının tokmağına dokunur , isteyeceğini yalnız O'ndan ister ve böylece halis tevhid ufkuna yelken açmış olur . İşte sebepleri arkada bırakıp Allah'ın huzurunda bulunuyor olma şuuru yla dua eden bir mü'min, dilinden dökülen bütün sözlerin kalbinden de vize almış olması na dikkat etmeli; ağzından çıkan her bir kelimeyi kalbin ifadesi hâline getirme lidir.

Diğer bir tabirle o, gönlüyle dili arasında bir çelişkinin yaşanmasına meydan vermemelidir. Dili ne söylüyorsa, kalbi de aynı mânâyı tefekkür etmeli dir.

Mesela o, “Allah'ım ne olur beni rıdvanına ulaştır ve rızanla serfiraz kıl!” dediği zaman, kalbin ritmi de bu sözlere ayak uydurmalıve kalb ona göre atmaya başlamalı dır. Şayet bu ikisi arasında bir tenakuz meydana gelir de dil başka söyler kalb de başka düşünürse, bunlardan hangisine cevap verileceği mevzuu muallakta kalır. Bu itibarla insan, Allah huzurunda dururken düalistçe hareket etmekten kaçınmalı ve dil ile kalbinin ikilem yaşaması na meydan vermemelidir. Aslında insan, sadece duada değil, diğer ibadetlerini eda ederken de hep şuurlu bir şekilde hareket etmelidir. Mesela namaz kılan bir insan, kalbin kastı olan niyetiyle amelin içine girmeli ve elden geldiğince bu ibadetini kalbî amel hâline getirme lidir. Çünkü insanın ortaya koyduğu ameller, kalbindeki iz'an ile yakînin ve Allah'a bağlılığın dışa vurması ölçüsünde O'nun nezdinde bir mânâ ifade eder.

İman ve Dua

Esasında böyle bir şuur derinliği, her meselede olduğu gibi duada da, öncelikle Allah'a sağlam inanmaya bağlıdır. Bir insan Allah'a ne ölçüde inanıyorsa , yapmış olduğu dua da o ölçüde derin ve keyfiyetli dir. İnanmada problemi olan

ve yakîn zaafı yaşayan bir insan ise

kalb ve dil bütünlüğüne asla ulaşamaz.

Bu açıdan diyebiliriz ki,

eğer bir insan söylediklerini içten söyleyemiyor,

duanın heyecanını dolu dolu gönlünde duyamıyorsa,

ortada önce iman, yakîn ve mârifet problemi var demektir.

Dahası bir insan,

küfür seylaplarını umursamıyor;

insanların dalâlet ve tuğyanı karşısında rahatsızlık duymuyor;

onların iman etmesini,

en az bir yuvaya kavuşma veya bir çocuk sahibi olma ölçüsünde önemsemiyor;

ellerini kaldırıp,

Allah'ım! Ne olur yeryüzündeki bütün insanların kalblerini İslâmiyet'e karşı feth u neşr eyle! Bahtına düştüm Allah'ım! Gerekirse benim canımı al ama insanların kalbine imanı koy!

demiyorsa, bir açıdan o, iman problemi yaşıyor demektir. Böyle bir insanın evvelâ iman esasları hususunda ciddî bir rehabiliteye ihtiyacı vardır.

Vâkıa, hepimizin iman esasları konusunda ciddî rehabiliteye ihtiyacı vardır; zira biz farkına varsak da varmasak da, Hazreti Pîr'in ifadesiyle -maalesef günümüzde-

fen ve felsefeden gelen dalâlet ve küfür, zihinleri ciddî ifsat etmekte

(Bkz.: Bediüzzaman, Mektubat s.20 (Beşinci Mektup));

işlenen her bir günah,

kalbe giren her bir şüphe ve tereddüt

kalb ve ruhta yaralar açmaktadır.

(Bkz.: Bediüzzaman, Lem'alar s.9 (İkinci Lem'a))

Nifak, cehalet ve enaniyet çağında tahkik bütün bütün yıkılıp gittiği gibi,

taklit bağları da çözülmüş durumdadır.

Evet, eskiden insanlar,

önlerindeki bir rehberi veya kanaat önderini görüyor,

onun yaptığını yapıyor ve

böylece hiç olmazsa taklitle iman serasının içine giriyor ,

kendilerini muhafaza altına alıyorlardı. Maalesef günümüzde insanların pek çoğu böyle bir imkândan dahi mahrum bulunmaktadır.

Aslında bir insan, kendisini dinlese, çevresinde cereyan eden hâdiselerin çehrelerine baksa sonra da onları doğru okusa, her şeyde O'nu duyacak-hissedecek ve Cenab Şehabeddin gibi, “Varsın İlâhî! Yine varsın, yine varsın! Aklımda, hayalimde, hissimde hep varsın!” diyecektir.

Her aynada O'nun cemâlini müşahede eden bir insan

yeri geldiğinde ağaca koşup onu öpecek,

çemenlere sarılacak, toprağa yüzünü gözünü sürecek,

bazen O'nun Nur isminin kesif bir gölgesi olan Güneş 'e teveccüh edecek

ve bir yönüyle deli gibi yaşayacaktır.

Böyle bir insan ise

O'nun varlığı karşısında ihsan şuuruna sahip olacak ,

O'nu görüyor gibi davranacak

ve O'nun tarafından görülüyor olma mülahazasıyla hareket edecektir .

İşte ancak böyle bir yakîn ufkuna ulaşan insan ,

ellerini kaldırdığında, ülfet ve ünsiyetin hakkından gelecek, sebepleri aşacak,

O'nun tarafından görülüyor olma şuuruyla Cenâb-ı Hakk'a yalvarıp yakaracaktır.

İç Heyecan ve Titreyişlerin Sesi

Evet, ihsan şuuru içinde duada huzur, hudu ve huşu çok önemlidir.

Öyle ki insan, derin bir konsantrasyonla Allah'a yönelmeli

ve dua ederken kendisinden geçmelidir . Ben, Hazreti Pîr'in talebelerinden Tahiri Mutlu Ağabey ve Ahmed Feyzi Ağabey'i gördüm. Onlar,

dua ederken iç heyecanlarını dile getirir,

âdeta kıvranır ve kendilerinden geçerlerdi.

Aslında onlar, Üstatlarından gördükleri tavrı sergiliyorlardı.

Burada sizin için de bir mazeret sayılabilecek bir hususa bir kez daha dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Maalesef biz, doğru dürüst namaz kılan, samimî dua eden, gönülden Cenâb-ı Hakk'a teveccühte bulunan insanları tekyede de, medresede de, camide de görmedik.

Bu konuda bize öncülük yapacak,

ufkumuzu açacak,

kapıyı aralayarak

hakikatin dırahşan çehresini gösterecek rehberler imiz olmadı.

Her birimiz birer ümmî olarak kaldığımız yerde kalakaldık. Seyyid Kutup, bu türlü mülahazalara girdiğinde, “Biz, Müslüman mıyız?” diyerek hâl-i pürmelâlimizi ifade ederdi.

Fakat her şeye rağmen, hakikî imanı elde etmeyi ağır bulmayın ve elde edilmez sanmayın.

Siz, hele bir dertlenin ve ızdırapla O'na yönelin.

İşte o zaman bakın, Mevlâ görelim neyler,

neylerse güzel eyler

ve size ne tür sürpriz kapılar açar .

Öyleyse gelin,

içimizdeki katılıkların izale olması,

kulluğun içimizde bir inşirah hâsıl etmesi

ve imanda derinleşebilme adına gece kalkalım,

dört rekâtlık bir hacet namazı kılalım; ardından da,

“Allah'ım! Sen'den bu gece beni ihsan şuuruna ulaştırmanı istiyorum.

Senden,

ne keramet,

ne ikram ne şu ne de bu,

başka bir şey istemiyorum.

Tek isteğim,

Seninle münasebette derinleşebilmek.

Sen aklıma geldiğinde başka şeylerin gözümden silinip gitmesi

ve Senin mârifetinle meşbu yaşamaktan başka bir şey istemiyorum!”

diyelim. Bunu derken de,

ağzımızdan çıkan her bir kelimenin şuur damgası taşıması na dikkat edelim.

Israrla geceleri Allah'tan bunu isteyelim. Bir gece, iki gece, üç gece.. kalkalım,

delice Allah'a yalvaralım.

Ben, burada sizi itham edercesine bir tavırla,

“İçinizde,

Allah'tan mârifet,

muhabbet ve aşk u iştiyak isteme adına

hayatında bir hafta

peşi peşine gece kalkıp

hâcet namazı kılıp

arkasından da böyle bir istekte bulunmuş olan var mı?”

diye sormak istemem. Çünkü böyle bir soru karşısında olumlu cevap alacağım insanın çok fazla olmayacağı kanaatini taşıyorum. Bu da bizim, meseleye verdiğimiz önemi gösteriyor. Fakat unutmamak gerekir ki, مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ وَجَدَ “Bir şeyi talep eden, talebinde ciddî olur ve gereken gayreti de gösterirse istediğini elde eder.”

Bazen hac için Kâbe, Arafat, Müzdelife ve Mina'da bulunan insanların hâline bakıyor ve uzaktan bu şuuru arıyorum.

İçlerinde delice Allah'a dua eden,

heyecanla köpüren birileri olup olmadığına bakıyorum.

Eğer orada bin tane insan samimî olarak elini açsa

ve bin ağızdan âli mülahazalar Cenâb-ı Hakk'a yükselse, külliyet kesbeden böyle bir duanın geriye çevrilmesi mümkün değildir.

Hatta benim bu konudaki inancım şudur: Şayet orada bulunan üç milyon insan ellerini kaldırsa ve “Allah'ım bu arzı değiştir!” deseler, ayaklarının altındaki arz birden bire değişikliğe uğrar ve farklı bir âlem olur. Heyhat! Âlem-i İslâm'ın var olduğu günden bu yana günümüzde olduğu kadar derbeder ve perişan olduğuna, bu kadar dağıldığına şahit olunmamıştır.

Ama demek ki insanlar,

bu felâketleri,

bu zillet hâlini bütün fecaatiyle duyamıyorlar.

Şayet duysalardı, en azından bir dua ölçüsünde bundan kurtulma cehtleri olurdu.

İnsanlar bu ızdırabı hissetmedikleri gibi etraflarındaki küfür dalgalarının darbelerinden rahatsızlık da duymuyorlar. Dolayısıyla da küllî bir duaya yönelme lüzumunu hissetmiyorlar.

Son bir husus olarak şunu ifade edeyim:

Böyle bir ızdırap ufkuna bir anda ulaşılmazsa da,

insanın kendini zorlaması,

bu istikamette ciddî bir ceht ve gayret ortaya koyması gerekir.

Ellerini kaldırdığında, “Verirsen verirsin, vermezsen vermezsin.” tavrıyla dua etmesi ise Allah karşısında küstahlık ve terbiyesizliğin ifadesidir.

Hâlbuki insan,

dua ederken âdeta bir dilenci gibi olmalı,

hâli ve tavrıyla, “İstiyorum Allah'ım, bahtına düştüm,

kurban olayım istiyorum! Lütfet Allah'ım!

Öldür beni ama isteklerimi kabul et!” demelidir.

Evet, mü'min, nazarını hep yüksek zirvelere dikmeli

ve bu isteklerini içinden gelerek dillendirmelidir ki,

Cenâb-ı Hak da ona lütfuyla cevapta bulunsun.

Çünkü bir insanın teveccühü ne kadarsa,

ona o kadar teveccüh edilir;

nazarı ne ölçüde ise, ona o ölçüde nazar edilir .

İnsan, akîde, ibadet veya Hizmet açısından durağanlığa düştüğü zaman kendisini bir gayyaya salmış olur; durağanlıkla malul insanların hazan vurmuş yapraklar gibi savrulup gitmeleri kaçınılmazdır.

Kur'an-ı Kerim, çok yerde الَّذِينَ آمَنُوا “iman edenler” dedikten hemen sonra وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ “imanları istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapanlar” vasfını nazara veriyor. İman ve sâlih amel . Biz, kendi dilimiz ile “amel” diyoruz fakat Üstad Necip Fazıl, konferansında “İman ve Aksiyon” demişti. Aksiyon kelimesi “amel”i tam karşılar mı; yoksa “fiil”in karşılığı mı? “Fiil” ile “amel” birbirinden farklı şeylerdir; “fiil”, bir iş yapma demektir; “ amel ” ise, meselenin şuurunda olarak bir mükellefiyeti yerine getirmektir. Şimdi, Allah'a iman ettikten sonra, insanın, imanını teminat altına alması onun hareketine/aksiyonuna bağlıdır.

Aksiyon olmadığı takdirde, iman zamanla solar; bir yönüyle taklit yollarına gidilir, bir yönüyle şekle gidilir, bir yönüyle surete gidilir. Nitekim günümüzde “sizin” demeyelim de “benim” gibi çoklarında mesele tamamen şekil, suret ve taklit vadilerinde bocalayıp durmaktan ibaret bir hal almıştır. Ancak “ amel ” ile, “ hâlis amel ” ile, “ ihlasa iktiran eden amel ” ile, “ rıza hedefli amel ” ile, “ aşk u iştiyak -en son gaye, aşk u iştiyâk-ı likâullah- hedefli amel ” ile insan canlı kalabilir.

Onun için insanda ister “iman” adına, isterse de “İslam” adına bir durağanlık olduğu zaman, bu durağanlık sebebiyle o insanın hazan vurmuş yapraklar gibi savrulup gitme si kaçınılmaz olur.

Ağacın başında salınıp durma,

şebnemlere bağrını açma,

aynı zamanda bülbüllere karşı tebessüm etme

var iken - savrulup giden yapraklar gibi - insan da toprağın bağrına savrulur, gübre olur !

İnançta, duyguda, düşüncede “amel” ile “iman”ın böyle bir münasebeti olduğu gibi.. onda meselenin durağanlığa tahammülü olmadığı gibi.. iş, durağanlığa gittiği zaman, gidip taklide incirâr ettiği gibi.. aynı zamanda hizmet-i imaniye ve Kur'aniye adına da durağanlık bir felakettir.

Bu durağanlık, bazen ülfetten, ünsiyetten dolayı olur. Hazreti Pîr, ona da temas ediyor: Ülfet ve ünsiyet bazen insanı köreltir; o alışkanlık, bazen “Böyle de oluyor!” dedirtir. Oysaki insan, sürekli taşan bir bardak gibi -Akif ifadesiyle- sürekli bir “ lebrîz ” içinde olmalı; sürekli bir şey dolmalı oraya ve sürekli o taşmalı. Ve taşanlardan da başkaları istifade etmeli , sürekli. Sürekli taşıp duran bir insan olmalı; his ve heyecanı, herkese yetecek kadar taşıp durmalı sürekli . Hizmet-i imaniye ve Kur'âniyede de öyle…

Bir, böyle olur; ülfetten ve ünsiyetten dolayı insan, farkına varmadan durağanlığa girer; ülfet ve ünsiyete yenik düşer. Kalb, bunlar ile renk atar; “ latife-i Rabbâniye ” artık fonksiyonunu edâ edemez hâle gelir. Bakarsınız bunların gözyaşları da kupkurudur. O konuda “Allah'ım, yaşarmayan gözden Sana sığınırım!” buyurmuş İnsanlığın İftihar Tablosu. Vakıa İmam Gazzâli, “Ağlayan da bazen kaybeder, ağlamayan da!” demiş. Ama bence ağlayıp kaybedenler, işin içine riya katanlar, gözyaşlarını “Âlem görsün!” diye dökenlerdir. Fakat

aşk u iştiyaktan dolayı ağlayanlar,

âkıbetinden endişe edip ağlayanlar,

Cehennemden endişe edip ağlayanlar,

“Allah'tan uzak düşeceğim!” diye korkup ağlayanlar,

her an onu yürekten hissetmeme,

kalbinin ritimlerinde hep “Allah, Allah, Allah!” sesi duymama endişesinden korkup ağlayanlar da vardır. Bunlar kazanır; öbürleri kaybeder. Kazanma da var, kaybetme de var orada. O mevzuda bile durağanlık öldürücü bir zehirdir esasen, kahreden bir zehirdir. Nefis, bunları kullanır; bir yönüyle şeytanı istikbal eder ve şeytan da onun araladığı kapılardan senin latife-i Rabbâniyene -senin değil, yani insanın latife-i Rabbâniyesine- nüfuz eder , hâkimiyet kurar orada. Orası -esasen- Cenâb-ı Hakk'ın tecelligâh-ı Sübhâniyesidir: “Dil, beyt-i Hudâ'dır, anı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzul eyleye Rahman, gecelerde.” diyor Hak dostu.

Hakiki mü'min bin türlü bela sarmalı içinde bile olsa yine de durağanlığa düşmemeli; kendi cehd ü gayretini basit bir sebep görmeli , damlasına deryaların bahşedileceği inanç ve ümidiyle aksiyondan aksiyona sürekli yürümelidir.

Evet, ülfet ve ünsiyet durağanlığa sebebiyet verdiği gibi, Hizmet'te durağanlığın bir başka sebebi de musibetler karşısındaki tavırdır . Şöyle ki: Belâlar/musibetler sağanak sağanak başınızdan aşağıya geldiği zaman, “Ee ne yapalım!” diye kalır seyretmeye durursunuz.

Öyle değil esasen… Belki gelen, tepenize balyozlar gibi inen şeyler karşısında dişinizi sıkıp sabretmeniz lazım. Şu kadar var ki, terminolojimizde çok iyi bildiğiniz gibi, “ aktif sabır ”da bulunmak lazım. Yani, şimdi kuyunun dibine atıldık, Yusuf aleyhisselam gibi; balık tarafından yutulduk, Yunus İbn Mettâ gibi. “Burada ne yapılır acaba!” Balığın karnını mı gıdıklarsın, “Beni dışarıya atsın!” diye?!. Parmaklarınızla çıkabileceğiniz basamaklar mı yaparsınız, Hazreti Yusuf gibi?!. Siz, kendi elinizdeki bütün himmeti kullanırsanız, bu -bir yönüyle- nûr-i tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyetin tecelli etmesi ne bir davetiyedir, bir çağrıdır. “Sebepler bütün bütün sukût etti; ben, bu kuyudan/sarnıçtan dışarıya çıkamam, attılar beni buraya. Fakat bir şey yapmam lazım!.. Beni burada Promete (Prometheus) gibi kayalara bağlasalar da bir şey yapmam lazım!.. En azından kafamı, böyle yapmam (sallamam) lazım; maruz kaldığım durumu kabul etmediğimi ortaya koymam lazım!”

Bir de öyle bir durağanlık var. Böyle bir durağanlığa girerseniz, hiç farkına varmadan kendi kendinize kastetmiş olursunuz. Durmamak lazım!.. Sürekli bir cehd ortaya koymak lazım, en kötü durumlarda bile; Hazreti Yusuf gibi kuyu dibinde, Hazreti Yunus gibi balığın karnında, Hazreti Eyyûb gibi tepeden tırnağa yara-bere olduğunuz hallerde dahi… Kalbinizin, o yaraların sarmalı içinde bulunduğu, yaraların -Üstad'ın ifadesiyle- dilinize bile sirayet ettiği anda dahi durmama… “Duygu-düşünce dünyam, Latife-i Rabbâniyem yaralandı; Seni Sana layık anamıyorum! مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ، مَا ذَكَرْنَاكَ حَقَّ ذِكْرِكَ، مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ

‘Sana gerektiği gibi kullukta bulunamadık,

Seni azametine yakışır şekilde zikredemedik,

Sana hakkıyla şükredemedik!.. ' ölçüleri ile aczimi ifade ediyorum.

Kulluğumu tam, Sana göre soluklayamayacağım!

Çünkü o işin kaynağı kalb idi, tercümanı da dil idi; ikisi de yaralandı!” deyip arz-ı halde bulunma !.. Hazreti Üstad, Hazreti Eyyûb'un menkıbesine bağlı olarak meseleyi bu şekilde ele alıyor.

Evet,

ne olursa olsun durmamalı; insan,

bin türlü bela sarmalı içinde olduğu zaman bile,

mutlaka bir şey yapma cehd ve gayreti içinde bulunmalı .

Siz çok küçük şeyler ile cehd ve gayretinizi gösterirseniz , bir “aksiyon” sergilerseniz; Cenâb-ı Hak, kudretiyle öyle bir mukabelede bulunur ki onlara!.. Zaten insanın yapması gerekli olan şeylerde ortaya koyduğu “irade” şart-ı âdîdir . Kat'iyyen orada tenâsüb-i illiyet prensibine göre bir münasebet yoktur.

İrade ne ki, insana Cenneti kazandırsın?!.

İrade ne ki, insanı, insanca yaşama ufkuna ulaştırsın?!.

İrade ne ki, insanı evliyâ yapsın, asfiyâ yapsın, ebrâr yapsın, mukarrabîn yapsın?!.

İrade, bir damladır; fakat siz o damlayı yerinde kullanırsanız,

“İşte benden bu kadar yâ Rabbi! Gücüm, bu kadarına yetiyor!”

derseniz, Kudret-i Nâmütenâhî, İrâde-i Nâmütenâhî Sahibi, Meşîet-i Nâmütenâhiye Sahibi, İlm-i Muhît Sahibi o Zât (celle celaluhu) da Kendine göre, büyüklüğüne göre tecellide bulunur. Birden bire bakarsınız ki

“damla” olan o iradenize koskocaman “okyanuslar” bahşedilmiş;

“zerre” gibi iradenize mukabil “güneşler” sizin bağrınıza gelmiş.

Bela sarmalından sıyrılmanın ilk şartı durağanlıktan kurtulmak, onun da en önemli vesilesi akl-ı selim sahibi mefkûre insanlarıyla istişare yapmak tır.

Bu açıdan, durağanlık çok tehlikelidir; ölümcül bir hastalık gibidir. Ne olursa olsun, dört bir yandan sarılsak, musibetler/belalar sarmalı içinde kalsak da yapmamız gerekli olan şey harekettir. Bu cümleden olarak mutlaka “ meşveret ”e, akl-ı selime müracaat etmek lazımdır. Aklı başında olan, o işin tecrübesini edinmiş ve bir yönüyle işleye işleye onu geliştirmiş bulunan insanlarla oturup, “Genel durum şudur, tablo şudur; acaba bundan sıyrılmanın yolu ne ola?!.” diyerek konuşursunuz. Başkalarının düşüncesine saygı mülahazasıyla oturursunuz, “Dediğim dedik!” değil. “Benim dediğim olmazsa, ben öyle meclislere iştirak etmem!” düşüncesi, şeytanî mülahazadır. Ona değil, Peygamber mülahazasına tâbi olmak lazımdır.

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Uhud'a çıkarken, “İçeride kalalım biz, tabiye harbi yapalım, müdafaa harbi yapalım!” dedi mi, demedi mi?!. Ama Bedir'de bulunmayan bir hayli sahabî, “Yâ Rasûlallah, çıkalım; biz de Bedir'deki ağabeylerimiz gibi orada -Allah'ın izni ve inayetiyle- onların pâyesine ulaşmak için sergilenmesi gerekli olan kahramanlığı sergileyelim!” dediler. O istişareye Efendimiz iştirak buyurdu; O (sallallâhu aleyhi ve sellem) ki, “vahiy ile müeyyed”, “fetânet-i a'zâm” sahibi; neyin, ne zaman, nasıl yapılacağını milimi-milimine bilen insan-ı kâmil. Hani derler ki, “Dâhiler için intihap söz konusu değildir!” Onlar bir şey diledikleri zaman, şıp-şak hemen yerine oturturlar. Dehanın ne kıymeti olur Peygamber fetâneti yanında?!. O fetânete rağmen, o engin görüşe rağmen, o vahiy ile müeyyed olmaya rağmen, orada meşverette kendisinden çok küçük gençlerin sözüne uyuyor, çıkıyor.

O büyük müfessirin sözünü de daha evvel tekrar etmişimdir; bir kere daha tekrar ediyorum; “O meşveretin hatırına, bilseydi ki, kendi ile beraber çıkanların hepsi orada şehit olacaktı, yine çıkardı!” Çünkü meşveret, dinî bir kuraldır; bugün olmazsa yarın o kuralı kullananlar aldanmayacaktır . “Benim dediğim!” değil esas burada. Ben haklıyım; yüz de yüz kendimi haklı görüyorum ve haklılığımı Kitap ve Sünnet ile de test ediyorum. Fakat baktım ki dört arkadaşla iştirak ettiğimiz zaman, üç tanesi “şöyle” diyor. Ama bakıyorum yüzlerine, gözlerinin irislerine bakıyorum; o meseleye inanmışlık dökülüyor her hallerinden. Bana düşen şey, “Ben, düşüncelerimden vazgeçiyorum, sizin dediğiniz doğru!” demesini bilecek kadar insan olmaktır. Bağışlayın, burada onu kullanmadım, aksi, “hayvanlık”tır. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), nasıl meşveret etti ve nasıl bir tavır sergilediyse, öyle yapmak lazımdır.

Şimdi, bu sarmaldan sıyrılmanın yolu; birincisi: Akl-ı selim sahibi, gerçekten bu davaya gönül vermiş insanlarla istişare etmektir. Allah'ın (celle celâluhu) lütfuyla bu Hizmet, bir yönüyle bir asırdan beri, bir yönüyle de kırk elli seneden beri, “renk” değiştire değiştire, “şekil” değiştire değiştire, “desen” değiştire değiştire bu güne kadar geldi. Belli bir dönemde beş-on tane insan ile bir yerde, bir “ev”de oturup kitapları okuyordunuz. Belli bir dönem geldi, ev sayıları arttı. Belli bir dönem geldi, bir sıçrama oldu; daha kalabalık insanları -işin toptancılığını yapıyor gibi- “yurt”larda barındırmaya başladınız. Şartlar elverdi, “okul”lar açmaya başladınız. Şartlar elverdi, eleman yetiştirdiniz -yetişildi, yetiştirildi- “üniversite”ler açmaya başladınız. O elemanlar ile dışarıya gittiğimiz zaman, “Belli çatılar oluşturur, kendi ülkemizde yaşadığımız şeyleri, Allah'ın izniyle oralarda da yaşarız!” dediniz. Şartlar elverdiği ölçüde öyle açılmalar oldu. Belki durağanlık da olmuştur bu mevzuda; belki Cenâb-ı Hakk'ın bize bahşettiği imkânlar tam değerlendirilememiş de olabilir. Ama yine “damla”yı “derya” yapmıştır Allah, “zerre”yi de “güneş” yapmıştır; onu, O'na (celle celâluhu) vermek lazım. Bu itibarla, şu anda içinde bulunduğumuz bu bela/musibet atmosferinden, zâlimlerin tasallutu sarmalından sıyrılmanın yolu, birinci derecede “meşveret”tir; “Buradan nasıl çıkarız? Nasıl sıyrılırız bu işin içinden?” diyerek akl-ı selim sahibi mefkûre insanlarıyla sürekli istişare etmektir.

İkincisi: Herhalde bu imtihana istihkak kesp ettik, müstahak olduk ki, Allah (celle celâluhu), böyle bir bela ile bizi imtihan ediyor. İhtimal, bazı imkânları tam değerlendiremedik. İmkânı değerlendirememe, imkânı israf etme demektir. Acaba niye biz o zamanlar on beş saat mesai yapmadık? Neden bazen evimizin yolunu unutmadık? Neden bazen eşimizin adını unutmadık? Neden en yakınlarımıza karşı “Yahu sen kimdin, Allah'ı seversen?” demedik, bir Alzheimer'li insan durumuna düşmedik? Meselenin buraya kadar yolu vardı. Demek ki biz, bu mevzuda o işin istediği ölçüde bir kıvam sergilemediğimizden/sergileyemediğimizden dolayı Cenâb-ı Hak ikazda bulundu: “Aklınızı başınıza alın; Ben size bu kadar imkân bahşettim; ne hakla Benim verdiğim imkânları israf ediyorsunuz?!. Size Ben yirmi dört saatlik bir zaman bahşettim.. size hayat bahşettim.. sizin yetiştiğiniz yerleri size lütfettim.. ve aynı zamanda size ışık tutan, enbiyâ-ı ızâmın izinde, Peygamberler yolunda gelenleri rehber olarak ihsân ettim! Çağın başında önemli bir simayı, size rehber olarak gönderdim. Neden siz, bu imkanları israf ettiniz, rantabl olarak değerlendirme diniz?!.” Kulak çekme, bu!..

O zaman, meselelere böyle bakarak, geçmişte eğer ihmallerimiz olmuşsa, “bir”i “bin” etme imkânı varken ihmal etmişsek, meseleyi katlama imkânı varken onu ihmal etmişsek, bundan sonra aynı hatayı yapmamak için gayret etmeliyiz. “Madem böyle bir ikazda bulunulduk, durağanlığı terk ederek, vitesi değiştirerek, “dört”ü “sekiz” yaparak, “sekiz”i “on altı” yaparak, “on altı”yı “otuz iki” yaparak, daha hızlı, uçak hızı öncesi bir hız ile, Cenâb-ı Hakk'ın murad buyurduğu şeye doğru azm-i râh etmeliyiz . Azm-i râh, eskilerin ifadesiyle; “yola revân olmalıyız” tabiri de kullanılır. Yola revân olmalıyız; “yol” bizim dilimize ait, “revân” da Farsçaya ait. Evet, yola revân olmalıyız, madem bize bu lütuflarda bulunmuş, bu imkanları bahşetmiş!..

Muvakkat tahribata maruz kalan yerlerde de Cenâb-ı Hak bir hayli “güzlük” var etti; karın kışın bağrında mayalanan bahar o güzlüklerle ayrı bir renge bürünecek; el verir ki siz “hareket”ten dûr olmayın!..

Diğer bir husus: Şimdi, gittiğiniz bazı yerlerde kafa karışıklığından dolayı bir kısım engellerle karşılaşıyorsunuz. Ama inanın, bu güne kadar oralarda yetişen, sizin duygu ve düşünce dünyanıza bağlı yetişmiş olan bir hayli insan var. Sadece binaları kapadılar, bazı yerlerde. O talihsizlik/bahtsızlık da İslam dünyasında oldu; başka yerlerde olmadı. Onlar da bir şeye aldandılar: Fitne ve fesadın temsilcisini/temsilcilerini, zulmün temsilcilerini “hakiki Müslüman” zannettiler; “fâsık”ı, “zâlim”i, “münafık”ı, Müslüman zannettiler. Bir yönüyle, “Belki Âlem-i İslam'ı derleyecek/toparlayacak, bir çatı altında bir araya getirecek biri…” vehmine kapıldılar. Ve dolayısıyla oralarda, o müesseselerin kapılarına kilit vurdular, sedd-i ebvâb ettiler. Ama oralarda yetişen insanlar var.

Bugün olmazsa yarın, kafası karışanlar bile diyecekler ki: “Yahu Allah aşkına, bu insanlar geldiler; otuz sene biz bunların nabzını bir hekim gibi tuttuk, kalblerini bir hekim gibi dinledik, hiçbir aritmiye rastlamadık; hep ‘istikamet' diye atıyordu kalbleri, ‘sadâkat' diye atıyordu kalbleri. Bulundukları yerlerde öyle bir entegrasyon sergilemişlerdi ki, kendimizden zannediyorduk onları. Hatta dilimizi bile öğrenmişlerdi, bizim dilimizi kullanıyorlardı. Ve -bizim şarkta kullanılır- kimsenin tavuğuna ‘Kış!' dediklerine şahit olmamıştık!” Diyecekler bunu; “vefa”, söyletecek onu onlara bir gün.

O zaman işte sizin ektiğiniz o tohumlar, belki yine devam edecek; yaptıkları tahribat, muvakkat bir tahribat halini alacak. Sonra yeniden oralarda o “ba's u ba'de'l-mevt” kendisini gösterdiğinde, berikilerin içindeki ukdeler de onlarda beyin kanamasına sebebiyet verecek: “Biz bunca şeytanî gayrette bulunduk, bunlar şeytanı çatlatıyorlar; yazık değil mi, o da Allah'ın mahlûku! Ne diye çatlatıyorsunuz?!.” diyecekler. Çatlatacağız ama… أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ * رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ، وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ * اَللَّهُمَّ اسْتُرْ عَوْرَاتِنَا وَآمِنْ رَوْعَاتِنَا؛ اَللَّهُمَّ احْفَظْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِينَا وَمِنْ خَلْفِنَا، وَعَنْ أَيْمَانِنَا، وَعَنْ شَمَائِلِنَا، وَمِنْ فَوْقِنَا، وَنَعُوذُ بِكَ بِعَظَمَتِكَ أَنْ نُغْتَالَ مِنْ تَحْتِنَا، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ “Allah'a sığınırım lanetlenmiş ve kovulmuş şeytanın şerrinden!..” “Rabbim, (bilhassa vazifemi yerine getirirken inkârcılarla olan münasebetlerimde ins ve cin) şeytanlarının kışkırtmalarından (ve birtakım duygularımı harekete geçirmelerinden) Sana sığınırım. Rabbim, yakınımda bulunup (beni tesir altına almalarından da) Sana sığınırım.” (Mü'minûn, 23/97-98) “Allah'ım, ayıplarımızı setret ve bizi korktuklarımızdan emin eyle. Allah'ım, önümüzden ve arkamızdan, sağımızdan, solumuzdan ve üstümüzden (gelecek tehlikelerden) bizi koru; ayaklarımızın altından derdest edilmekten de Senin azametine sığınırız. Ey Erhamerrâhimîn!..”

Evet, o ekilen tohumlar, biçilen fideler, Allah'ın izni ve inayetiyle, o hazan mevsimi geçince yeşerip boy atacak. “Güzlük” onlar; şimdi kış. Her yerde yoktur belki; sonbaharda tohum atarlar, o tohumlar, uykuya dalar. Sonra ilkbaharın meltemleri esince, onlar zuhur ederler. O sonbaharda, kardan-kıştan önce ekilen tohumlara “güzlük” denir; baharda ekilenlere de “baharlık” denir. Güzlük… Siz, o tohumları birer güzlük, o fideleri birer güzlük gibi görün. Dikildikleri yerlerde kar-kış bastırdı, bir şey oldu. Bilemezlerdi; elektronik levhadaki bir resimde de anlatıldığı gibi, bilemezlerdi. Ama yine bilemiyorlar; kardan-kıştan bir nevbaharın geleceğini bilemiyorlar! Esas karın-kışın -bir yönüyle- bağrında nevbaharı geliştirdiğini de bilemiyorlar. Karın, su olup toprağın bağrına ineceğini ve gelecekte onlara kuvvet kaynağı olacağını bilemiyorlar!.. Böyle bir şey…

Şimdi bu mülahazaları, bu çerçevede yenilersek, Allah'ın izni ve inayetiyle, o yolda -durağanlığı terk ederek- devam etme azmini harekete geçirmiş oluruz; hızımızı işte “otuz ikiye” mi, yoksa “altmış dört”e mi ulaştırırız, neye ulaştırırsak ulaştırırız; füzeler hızına mı, uçaklar hızına mı ulaştırır, Allah'ın izni ve inayetiyle, yürürüz.

Aksi halde, bugünkü durağanlığımız, “Demek ki bir bit yeniği varmış bu işin içinde!” düşüncesini hâsıl eder ki, bu husus sizin ektiğiniz o tohumlarda da durağanlığa sebebiyet verir! Onlar da “Efendim, tahrip edenler demek haklıymış; baksana, bu insanlar meseleye doğrudan doğruya inanmamışlar ki, şimdi durdular burada! Yenik kabul ettiler kendilerini!..” derler birbirlerine. Hâlbuki “Ye'is, mâni-i her kemâldir.” (Hazreti Bediüzzaman) “Ye's öyle bataktır ki; düşersen boğulursun. / Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun! / Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar; / Me'yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar.” (M. Akif Ersoy)

Hep hareket, hep hareket… İman, aksiyon ile beslenmediği takdirde, renk atar, yapraklar gibi savrulur; gülün/çiçeğin, karşısında raksa durduğu şeyler, toprağın bağrında gübre olmaya mahkûm olur. Gübre olmamanın yolu, “iman”dan sonra “aksiyon”dur .

Durağanlığın sisi-dumanını ve tehlikelerini,

“iman” ve “aksiyon” ile,

aksiyonda da “ihlas” ile,

ihlasta da “Hakk'ın rızasını hedefleme” ile,

rızada da “aşk u iştiyâk-ı likâullah” mülahazasıyla aşarak sürekli yürüme, sürekli yürüme, sürekli yürüme… Sürekli yürüme olmazsa, insan, sürekli sürünmeye mahkûm olur! Sürekli yürümek lazım ki, sürekli sürünme mahkûmiyetine düçâr kalmayalım.

Ülfet ve Metafizik Gerilim

Ülfet, insanın bir şeye karşı alışkanlık peyda etmesi, sağında, solunda, önünde ve arkasında gördüğü çok orijinal ve harika şeylere karşı lâkayt ve alâkasız kalması demektir. Bir mesele ilk duyulduğunda canlıdır ve alâka uyarıcıdır; fakat bir müddet geçtikten sonra, kafamızda sadece donuk hatları ve kalıplarıyla bir hikâye olarak kalıverir.. kalıverir de ruhumuzdaki ilk mevcelenmeler, heyecan dalgaları, kalb yumuşamaları ve hatta göz yaşarmaları artık birer hayal olur ve çok ciddî meseleler sadece birer formül olarak îfa edilmeye başlanır . Ruha bir kuruluk, bir hamlık ve kabukta dolaşma hâkim olur; öyle ki artık kalbler, kaskatı hâle gelir ve insan da vurdumduymaz olur.

Metafizik gerilim,

iç coşkunluğu, aşk, heyecan ve şevk potansiyeli,

mânevî duygularımızın daima aktif hâlde bulunması,

bizi dine ve ibadetlere sevkedip koşturacak bir güç kaynağıdır. Kalb merkezimizin daima enerjik bulunması, aksiyon ve hamle ruhuyla şahlanmış, canlanmış bir ruh hâlinin kesintisiz oluşu demektir. Ne var ki, zamanla bu canlılık da ülfet ve ünsiyet tozu-toprağıyla perdelenebilir ; korlar küllenip, duygu ve latîfeler sönebilir . Ve neticede de tamamen sönme, pörsüme, hatta kokuşma devresine girilebilir.

Ülfet ve ünsiyetle metafizik gerilimin kaybolması, aslında fıtrat ve yaratılışımızın gereğidir. Nasıl vesvesenin gelmesi elimizde değilse, aynı şekilde, çok defa ülfete karşı koymak da elimizden gelmez. Hususiyle imanda mertebe kat'edememiş , kalbî ve ruhî hayatını gerçekleştirememiş kimseler için bu fıtrat kanununu aşmak, oldukça zor ve hatta imkânsızdır...

Bir defasında Hanzala, Hz. Ebû Bekir ile Efendimiz'e gelir ve "Hanzala münafık oldu yâ Resûlallah!" der ve "Senin yanında hissettiklerimi dışarıda hissedemiyor ve her an yanındaki gibi gerilim içinde kalamıyorum." şeklinde açıklamada bulunur. "Bir öyle, bir böyle..." der Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve ilâve eder: "Eğer zamanın her parçasında benim yanımda olduğunuz gibi olsaydınız, melekler sizinle musafaha ederlerdi."[1] Her kemalin bir zevali vardır ve kâinatta hiçbir şey kararında değildir.

Dinî hizmetler, ülfete karşı önemli bir sütredir . İnsan hizmetle, sürekli meşguliyetin yanı sıra beklenmedik ilâhî teyidata da mazhar olur ve hep canlı kalır . Böylece, aslında devamı olmayan gelip geçici sarsıntıyı ve ölmüşlüğü aşarak, yeni bir dirilişe muvaffak olabilir. Yoksa bu mânâda bir gayreti olmayan kim olursa olsun, kalbinin katılaşması,

gözlerinin kuruması

ve ülfet ve ünsiyetle iç geriliminin ve canlılığının kaybolması,

dolayısıyla da şeytanın vesvese ve hilelerine kapılıp,

günahlarla sol taraftan vurulması her an muhtemel ve mukadderdir.

[1] Müslim, tevbe 12, 13; Tirmizî, kıyame 59; İbn Mâce, zühd 28.

“Ülfetten nasıl kurtulabiliriz?” diye sorulan bir soruya cevap verirken M. Fethullah Gülen Hocaefendi, meseleyi çeşitli yönleriyle ele alıyor. Bir bölümünde şöyle diyor:

Ülfet, bir hastalık ve bakış zaafına, bağlı MARAZÎ BİR RUH HÂLETİDİR .

Bu itibarla insanın, her şeyden önce

hem şahsî gurur ve kibrini

hem de cemaat enaniyetini bırakması lâzımdır.

Bunları elden bırakmayan ‘Benim' diyen bir insanın öbür âlemden gelen ‘Benim' sesini duyması mümkün değildir. Tasavvufî ifadesiyle önce ‘benlik'ten' vazgeçme sırları kazanılıp, sonra da Rabbin karşısında izafî ve âciz bir varlık ortaya konulmalıdır. Ülfetten kurtulmak için bu birinci şarttır.

Ayrıca, ülfeti yırtmak bir ameliyat-ı fikriye ister .

Okuyan, düşünen ve karşısına çıkan hayat kitabının her safhasını yeni yeni terkipler şeklinde gören, o terkiplerle irfan hayatına yeni yeni derinlikler kazandıran bir insan,

her tarafı çok orijinal şeylerle donatılmış bir yolda yürüyor olacağından daima canlı yaşayacaktır. Dahası, İslâm'a ait her şeyi ter ü taze olarak vicdanında duyacak ve O'nun aşkıyla yaşayacaktır.

Düşünmeyen,

araştırmayan,

tefekkür etmeyen

bir insan ise ülfetten kurtulamayacaktır. Pek çoğumuz itibariyle, okuduğumuz kitaplarla bu hususta ders almışızdır. Ama asıl mesele bu dersi tatbik sahasına koyabilmektir.

Büyüklere ait menkıbeleri okumak da ülfetten kurtulmak için yapılabilecek şeylerdendir. Mesela, bu konuda ashab-ı kirama dair yazılmış kitaplar okunabilir. Zira salih insanlar zikredildiği zaman ölmüş kalbler ihya olur . O büyük örnekler karşısında vicdanlar ürperir ve titrer. Onları tanıyan biri, büyüklükleri karşısında ‘Onlar nerde biz nerdeyiz?' diye soracak ve kendisini çok ciddi bir muhasebeye zorlayacaktır.

Önden çekici, arkadan itici faktörler olmadıktan sonra ülfet denen büyük belânın badiresinden kurtulmak çok zordur.

“Sahabilerden Hz. Hanzala İbn Rebî (r.a.), Efendimizin (S.A.S.) yanında duyduğu neşveyi başka zamanlarda duyamadığından ötürü kendisine ‘Hanzala münafık oldu!' diyor, nifaktan endişe ettiğini söylüyordu. Bir gün yine bu duygular içindeyken Hz. Ebu Bekir'le karşılaştı. Onun böyle kederli halini gören Hz. Ebu Bekir (r.a.) ne olduğunu sordu. Aldığı cevap ‘Hanzala münafık oldu!' Hanzala daha sonra bu duygusunun sebebini de şöyle açıkladı. ‘Resul-i Ekrem'in huzurunda olduğumuzda Cennet ve Cehennem'den bahsediyor sanki onları görmüş gibi oluyoruz. Oradan ayrılıp evlâd ü iyal, çoluk çocuk, bağ ve bahçemize gidince gözümüzün önünden her şey siliniyor. Çarşıya çıktığımız zaman Allah ve Resulullah unutuluyor. Bu ise, münafıklık ve iki yüzlülükten başka bir şey değil.'

“Hz. Ebu Bekir, Hanzala'yı dinledikten sonra aynı duyguları kendisi de hissettiğinden ‘Vallahi, ben de aynı duyguları yaşıyorum' der. Bunun üzerine beraberce gidip hallerini Efendimize (S.A.S.) açarlar. Allah Resulü, ‘Nefsini kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl'e kasem olsun ki, siz, benim yanımdaki hâli dışarıda da devam ettirip o durumunuzu koruyabilseniz, melekler aranıza iner, yollarda sizinle musafaha ederdi. Fakat ey Hanzala, bazen öyle bazen böyle olması normaldir. (Bu münafıklık değildir) der (Ve bu son cümleyi üç kere tekrarlar.) (Müslim)

Allah Resulü, bunu derken sanki, “Ey Hanzala! Bir ekin gibi düşeceksin; düşeceksin ama ürperip kalkacaksın, ‘Ya Rabbi gaflet içine düştüm!' diyecek yine O'na koşacaksın. Başka bir zaman yine bir gaflet seni bastıracak. Ayın, bulutların arkasında kaldığı gibi yine görünmeyeceksin. Fakat biraz sonra yine çıkacak ve koşacaksın. An olacak evlâd ü iyâlinle hemdem olacaksın, an olacak Rabbinle hemdem olarak mest ve sermest yaşayacaksın' diyordur. Beşerin, sürekli o yüksek çizgide kalması zordur. Çünkü onun tabiatı böyledir; bazen ulvî âlemlerde dolaşırken bazen de tanınamayacak hale gelebilir.

“Tâbiîn imamlarından Abdullah İbn Ebî Müleyke diyor ki: Ashab-ı Kiram'dan otuz kadar insan tanıdım, hepsi de kendilerinde nifak alâmeti olduğu şüphe ve korkusunu taşıyorlardı. Bunların içinde Hz. Ömer ve Hz. Âişe (r. anhümâ) gibi büyük sahabiler de vardı. Hz. Ömer ki, Allah Resulü (S.A.S.) onun hakkında ‘Benden sonra peygamber olsaydı, Ömer olurdu”, buyurmuştur. (Tirmizi) Hz. Âişe, dinin bir çok hükmünü kendisinden öğrendiğimiz, ilmiyle bilinen bir sahabiydi.

“Bu zâtlar kendi haklarında endişe yaşıyorlarsa, bizim gibi sıradan müminlerin, kalbinin kasavetinden, gözünün yaşarmayışından, gece hayatının bulunmayışından, Rabbi ile münasebeti olmadan geçirdiği yirmi dört saatin şeytan hesabına geçmiş olacağını düşünmeyişinden endişe yaşaması evleviyetle gereklidir. Şayet bir insanın içinde, en azından ticarî hayatındaki bozulma karşısında duyduğu endişe kadar bir endişe yoksa, kendi münafıklığından endişe etmelidir. Bir mümine ben ‘münafık” diyemem; kendisi de demesin. Fakat Allah Resulü bazı emareleri, münafıklık alâmeti olarak saymıştır. Mümin bunlardan endişe duyup ürperdiği zaman bir bakıma ülfetten kurtulma adına kendisine bir yol ve yöntem arayacaktır.

“Efendimiz (S.A.S.) Hz. Huzeyfe'ye (R.A.) münafıklar hakkında bilgi vermişti. O, münafıkları ve bazı zuhur edecek fitneleri biliyordu. Hz. Huzeyfe, münafıkların cenaze namazlarına katılmıyordu. Hz. Ömer de (r.a.) onu takip ediyor, onun namazını kılmadıklarının namazına katılmıyordu. Bir gün Hz. Ömer'in iyi olarak tanıdığı birisinin cenazesi getirilir. Herkes namaza durmaya hazırlanırken Hz. Huzeyfe oradan ayrılır. Bunu gören Hz. Ömer hemen peşinden yetiştirir ve ona cenazenin münafıklardan olup olmadığını sorar. Cevap vermek istemeyen Huzeyfe'yi biraz zorlayınca ‘Evet' cevabını alır. (İbn-i Esir) Her gün camide müminlerin arasında olan bir insanın İslâm'dan nasıl nasibi olmaz; ama olmamıştı işte!

“Bunu duyan Hz. Ömer'in endişelerini insan daha iyi anlıyor. Hz. Ömer gibi bir kâmet-i bâlâ bile bunu sorarken, acaba biz hayatımızda hiç endişe duyduk mu? Seccadeye başımızı koyup

‘Rabbim! Endişe ediyorum,

ben de onlardan mıyım?

Onlardan olmaktan Sana sığınırım'

endişesini izhar ettik mi?

Ey Kerim Rabbimiz, bize hidayet verdikten sonra kalblerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla. ' diye inledik mi? Allah Resulünün (S.A.S.) durmadan tekrar ettiği

Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Kalbimi dinin üzere sabit kıl' duasıyla yalvarıp yakardık mı?” (Bahar Neşidesi)

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, havf ve recâ arasındaki dengeyi kurmamızı ama hep endişeli yaşamamızı tavsiye ederek bizleri ciddiyete ve dikkate sevk ediyor.